Bahçenin Ötesi

İçimizdeki doğa ile ağaçların doğasının kesiştiği yerde başlıyor çoğu şey; üretme gücü, keşfetmek, yabancılaşmak…
Bahçenin Ötesi

John Fowles, bilincimizdeki, içimizdeki doğa ile olan denge problemimizi sorguluyor aslında. Babası ile olan anlaşma problemini, kuşak çatışma ve temsillerini bahçe kavramıyla gün yüzüne çıkartıyor. Doğadan hareketle varoluşu sorguladığımız birçok noktada doğanın kapladığı alanın ve zamanın çok ötesinde olduğunu hissettiriyor. Üzerine ilk kez araştırma yaptığım bir terimle karşılaşıyorum satın aralarında; “antroposantrizm”. İnsanın her şeyin merkezinde olduğunu öne süren bu düşünce evrendeki her şeyin insan için olduğuna inanıyor. İşte tam bu noktada Fowles, bahçe ile olan ilişkimizi ele alıyor. Kendisinin yabanı, doğanın el değmemiş halini benimsediğini anlatırken babasının bahçe merakını, bahçede ürettiklerini bu bakış açısıyla eleştiriyor. Modern insanı temsilen baba figürünü kullanırken bir yandan da kendimizi “bahçe” kavramının kültürel ve felsefi anlamını sorguluyoruz. Ağaçları budamak, meyveleri toplamak, bitkileri saksılara ekerek evcilleştirme faaliyetlerini doğayı özünden kopararak bireyselleştirmek olarak ele alıyor.

Gerçekten her şeyi kontrol altına alma merakımız için mi bahçeler oluşturuyoruz? Doğaya hükmedebildiğimiz zaman mı iyi hissediyoruz?

Edebi bir metin üzerinden doğa ile olan ilişkimizi sorgulamak, yeni bir edebi perspektifle de karşılaştırmış oldu bizi. “Ekoeleştiri” terimi ekoloji prensiplerinin edebiyata uyarlanması olarak karşımıza çıkıyor. Ekoeleştiri, doğa bilimlerini kültürel değerler bazında ele aldığı için de disiplinlerarası bir terim olarak kullanılıyor. Yüzyıllardır doğa farklı temsillerle karşımıza çıkıyor edebiyatta, bazen duygularımıza zemin hazırlayan bir manzara bazen tasvirlerin merkezine yerleşen bir tablo.

Peki hiç kendimizden bağımsız olarak ele almayı, onu öne çıkarmayı düşündük mü?

 Aslına baktığımızda edebiyat, ekolojik farkındalık yaratmak için kullanılacak en etkili alanlardan biri. İnsanları harekete geçirebilecek, üretim gücünü ve ilhamını kendinde barındıracak bir alana sahip. Bu ilişkide dengeyi tek bozan nokta; insanın ötekini temsil etme merakı ve insan merkezci edebiyat anlayışımız. Doğayı öteki olarak değerlendirmeyi bıraktığımız an bu ilişki düzelmeye başlayacak. Doğa sessiz direnişini sürdürürken ve biz ona zarar verirken, aslında en çok kendimize zarar verdiğimizi bir türlü kabul edemiyoruz maalesef. Sanayileşmenin doğayı yok sayan tavrına karşılık doğanın kendiliğinden değerli olduğunu bize anlatan metinler iyi ki var!

Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer 

Bir Yer: Bahçe

Bu ilişkiyi bambaşka bir açıdan değerlendiren Unutma Bahçesi Projesi, doğanın temsili bu küçük alanı, bir botanik bahçesini unutmak ve hatırlamak üzerine bir mücadele alanı olarak ele alıyor. Dilşad Aladağ ve Eda Aslan bu proje ile İstanbul Üniversitesi Botanik Enstitüsü, Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi’ni olası bir yıkım karşısında Bir mekânı kaydetmek, hafızalardaki yerini diri tutmak, şehrin hafızasında bahçeye bir yer açmak mümkün mü? sorusu üzerinden ele alıyor. Ve onların bu araştırması üzerinden bahçe kavramını farklı bir açıdan bakıyoruz.

“Bahçe tüm duyularımızı uyararak, bizi başka bir evrene girdiğimize daha ilk adımda ikna ediyor. Burası başka bir yer ve biz tüm bu yolu bir geçitten geçmek için katetmiş ve sonunda bahçeye ulaşmış gibiyiz. Yükseltilmiş beton bitki tarhlarında yan yana saksılara dikilmiş bitkilerin biraz göçebe bir hâlleri var, sabit bir yer edinememiş, yerleri her an değişecekmiş gibiler. Belki de biraz buna inat gövdeleri, dalları birbirine dolanmış, kenetlenmiş, yaprakları birbirine karışmış hâldeler.

Bitkilerin bilimsel bir amaçla burada bir araya getirildiği, buranın duvarlarla çevrili, ‘yabaniden ayrılmış bir toprak parçası’, bir bahçe olduğu aklımızın bir köşesinde, yine de tüm bu kargaşada bir yabanilik seziyoruz. Bitkiler adeta bahçeye nüfuz etmiş, mekânın tüm köşelerine sızmış, burada kendilerine ait bir düzen kurmuş gibiler. Bu ilk ziyaretimizin ardından düzenli aralıklarla gelmeye başlıyoruz bahçeye. Ziyaretlerimiz sıklaştıkça bahçenin sessizliği değişiyor, her seferinde biraz daha beklersek bir süre sonra bitkilerin fısıltılarını duyacakmışız gibi hissediyoruz. Ziyaretlerimiz devam ettikçe bahçe bizi daha çok düşündürüyor; hiç mi ziyaretçisi olmaz bir bahçenin, acaba başka bahçeler de böyle unutulmuş mudur?

Bahçenin bugününü kaydetmek bizi bahçenin geçmişiyle buluşturuyor. Merak edip araştırdıkça, bahçenin varlığına vesile olan, bu bahçeyi hayatının merkezine koyan farklı farklı insanların hikâyelerini dinledikçe buranın yalnızca bir öğrenme mekânı olmanın ötesinde bir hafıza mekânı olduğunu keşfediyoruz.”


Voltaire’in “Candide” adlı eserinde hafızamda yer etmiş bir cümle vardır “Il faut cultiver notre jardin.” Kendi bahçemizi işlememiz gerektiğinden bahseden bu cümle, “bahçe” kelimesinin ne kadar derin bir anlamı olduğunun da altını çiziyor. Bahçenin sadece belirli bir sınırla ayrılmış toprak parçasından öte zihnimizi ve ruhumuzu da temsil ettiğini anlatıyor. Bir bahçeyi bakabilmenin temelinde aslında kendimizi geliştirebilmek yatıyor.

Doğayla ilişkimizi farklı açılardan ele alan kitap önerileriyle bitirelim o halde.

  • Major Minor Literature / Özlem Öğüt Yazıcıoğlu
  • Yüzünde Bir Yer/ Sema Kaygusuz
  • Manves City / Latife Tekin
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

1Kitap1Mekan1Kitap1Mekan

BÜLTEN SAYISI

Bahçenin Ötesi

İçimizdeki doğa ile ağaçların doğasının kesiştiği yerde başlıyor çoğu şey; üretme gücü, keşfetmek, yabancılaşmak…

22 May 2021

https://manifold.press/bir-yer-bahce

YAZARLAR

1Kitap1Mekan

Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!

İLGİLİ OKUMALAR