Balıklar, Balıkçılar ve Sait Faik

Balık, balıkçılar, deniz, martı, vapur, Adalar Sait Faik’in öykülerinin vazgeçilmezleridir, aynı zamanda yaşamının da. Öykülerinin adlarını alt alta sıralasanız hemen anlaşılacaktır balığa ve adaya tutkusu, denize ve denizle ilgili her şeye bağlılığı: Stelyanos Hrisopulos Gemisi, Robenson, Bir Vapur, Mavnalar, Plaj İnsanları, Kaşıkadası’nda, Bizim Köy Bir Balıkçı Köyüdür, Kınalıada’da Bir Ev, Sakarya Balıkçısı, Ermeni Balıkçı ile Topal Martı, Sinağrit Baba, Balıkçısını Bulan Olta, Barba Antimos, Sivriada Geceleri, Sivriada Sabahu Dülger Balığının Ölümü, Kaşıkadası’ndan Mektuplar, Balıkçının Ölümü, Kalinihkta…
Sait Faik ömrünün son on yılını önceleri sadece yazları geldiği Burgazadası’nda geçirmiş, burada büyük şehrin özellikle de İstanbul’un gürültüsünden, çirkinliklerinden arınmış, giderek kötüleşen hastalığına bir çare bulmaya çalışmıştır. Mahcup ve çekingen bir adam olduğu için yeni insanlarla tanışmaktan, kalabalık yerlerde bulunmaktan pek hoşlanmayan Sait Faik için Burgazadası biçilmiş kaftan gibidir. Yaratılışı gereği, kimseyle uzun arkadaşlıklar, derin dostluklar kurabilecek biri değildir Sait Faik, o nedenle Burgaz’da yaşarken de yeni arkadaşlar edinmekte, dostluklar kurmakta zorlanır. Yalnız kalmak istediği bu Ada’da yalnızlık bazen sandığından daha çok sarmalar onu. İşte böyle zamanlarında kıyıya iner ve balıkçılarla sohbet etmeye başlar. Hatta sohbetle yetinmeyip sandala atlar, yalnızlığını ve can sıkıntısını dindirecek bir uğraş bulur kendine: Balık avı.
“Sait Faik, balık tutmaya çok meraklıydı. Benim de bir sandalım vardı. Burada orada lüfer tutulurdu, Kaşıkada’nın yakınlarında sürekli benim sandalımı istedi. Ben de çok bıkmıştım. Sandalın üzerine “Beni sahibimden iste” yazdım. Kıyıya gelirdi. Benim önümde bir reverans yapar; seni sahibinden istedim deyip sandalı alıp giderdi.” (Sait Faik’in Burgazadası’ndaki balıkçı arkadaşlarından Çetin Kayadurmuş)

Giderek ustalaşır Sait Faik balıkçılıkta. Artık İstanbul’dan gelen konuklarıyla da balığa çıkar, onlara ustalıklarını gösterir.
“Zamanla iyi bir balıkçı oldu. Bedri Rahmi gelirdi, yelkenli tekneyle balığa çıkarlardı. Bülent abinin teknesi vardı onunla çıkarlardı balığa. Bedri Rahmi ile Sivriada’ya gitmişler orada yemişler içmişler. Hava bozmuş. Sait dönelim diye inat etmiş. Bedri Rahmi, dönmeyelim demiş, Sait olmaz annem bekler diyerek zorla geri getirmiş tekneyi kötü havada geriye. O fırtınada Sivriada’dan buraya sabaha karşı dönebilmişler.” (Sait Faik’in Burgazadası’ndaki balıkçı arkadaşlarından Hasan Çetinkaya)

Balıkları biraz da kendisine benzeterek sever, onun balıkları “ağzı var dili yok insandan haz eder”. Deniz kenarında, balıkçıları gözleyip tuttukları balıkları dikkatle inceleyerek balıklar hakkında her tür bilgiyi öğrenmeye çalışan Sait Faik, bu uğraşısını öykülerine de aktarmış:
“ ‘Balıkların yüreği var mıdır?’
Sabahattin’in motorundayız. Çaparimizde sopa gibi kolyozlar.
‘Olmaz olur mu be?’
‘Yoktur işte.’
‘Yüreksiz yaşanır mı?’
‘Bizim bildiğimiz manada değildir onların kalbi.’
Kolyozlar sandalın döşemelerini dövüyor. Ben onu alaya alıyorum. Balıkların al kanını gösterip:
‘Bu kan nereden çıkan öyleyse?’diyorum.
‘Sen lâkırdıdan anlamazsın ki...’ diyor.
Birkaç gün sonra Hachette Kitabevinde bir ansiklopedinin balıklar hakkında bir forması elime geçiyor. Daha ilk satırlarda balıkların kan deveranı, sisteminin bizimki gibi olmadığını, yalnız şiryanların yahut veritlerin girip çıktığı iki hücreli bir kalpleri olduğunu öğreniyorum.”
Onunla’dan
Balıkları böylesine seven Sait Faik ürkek, çabucak kaçan ruh hali ve kolayca yakalanmayan başı boşluğuyla balığa benzediğini düşünmek pek de yanlış olmaz. Üstelik arkadaşları da onu balığa benzetirlermiş. Özellikle gözlerinin balık gözü gibi olduğunu düşünenlerin ve bu nedenle ona “Balık Gözlü Adam” diyenlerin sayısı oldukça çoktur.
“Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlı iken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değer.”
Dülger Balığı’nın Ölümü’nden

Her zaman kolay değildir balık avı Sait Faik için. Bazen sabırsızlanır, Ada’ya dönmek ister, bazen sıkılır küçücük sandalın içinde, bazen de yakaladıklarına üzülür. Yine bir gün balıkçılardan biriyle denize açılır, atar oltayı denize, oltasına bir şey gelip takılır: bir karagöz. Oltadan çıkarınca bakar çok küçük, öpüp denize bırakır balığı. Yanındaki balıkçı ne yaptın deyince tüm hazırcevaplılığıyla yapıştırıverir lafı: “Artık denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor.”
İki güzel sesli insan vardır bu adada. Biri benim, buna kimsenin şüphesi yok. Ötekisi de balıkçı Antimos’tur. Dinledin mi hiç onu?
— Hayır, onu da dinlemedim.
— Dinlemişsindir, ama duymamışsındır. Balık ağı örerken, ağları tamir ederken okur o. Yakından dinlersen bu sesin güzelliğinin farkına varamazsın. Bir iniltiden başka bir şey değildir. Öyle hafif söyler ki, ancak işitilir. Onu dinlemek istiyor musun? O, deniz kenarındaki kulübesinde şarkı söylerken sen bir sandala bineceksin. Şöyle bir on dakika kürek çekeceksin. Denizin ortasında duracaksın. İşte o zaman balıkçının sesini duyabilirsin. Yanında iken duyulmayan bu ses denizin ne tarafına gitsen, ne tarafına gitsen duyulur. Hem öylesine duyulur ki... Uzun uzun dinlemelisin. İçine evvela bir eziklik gelir, sinirlenirsin. Sandalı hızlı hızlı çek. Kıyıdan biraz daha açıl. Daha uzaklara git, korkma! Ses seni kovalayacaktır. İşitilmemeye başladığı yerden sese doğru kürek çekmeye başlayacağına kalıbımı basarım. Balık tutmaya çıkmışsın, denizin içini, balıkları, yakamozları, denizin şıpırtılarını avuç avuç etrafına serpilmiş göreceksin, bu ses insanoğlunundur, Allah şarkısı değildir bu. Balıkçı ona söylüyorum sanır ama, ona söylemiyor, denize söylüyor. O, tam seksen yaşında bir adamdır. Kimseye fena muamele etmemiştir. Ömrünü balık ağı ile örmüştür. O, denizden yiyeceğini çıkarmıştır. İki gün balığa çıkmasa aç kalır ama yetmiş senedir her gün balığa çıkar. Her gün tuttuğu balık, yarının ekmeğine yetişecek kadardır. O, öylece bir hazine bulmuştur ki, o defineden her gün aldığı şey o kadardır. Bu kadar almak da kimsenin hakkını yememektir. Onun denize söylediği sevda, şükran şarkısını beğenirim bilir misin?”
Papaz Efendi’den
Sait Faik balıkçıları kendine her zaman yakın bulmuştur, belki koca denizin ortasında bir sandalın içinde yapayalnız oldukları için, belki sandalda sessizce oturup bekledikleri için. Onları öykülerinin kahramanı yapmış, her fırsatta onlara dair bir şey anlatmıştır. Sait Faik pek de karşılık beklemeden duyduğu bu sevginin karşılıklı olduğunu hiç beklenmedik bir zamanda ve yerde öğrenmiş.
Sait Faik’in hastalandığını ve Marmara Hastanesi’nde yattığını duyan Burgazlı balıkçılar “Sait, senin kana ihtiyacın varmış, duyduk hemen geldik” diyerek dalıvermişler odaya. Onları gören Sait Faik çok heyecanlanmış; gelen balıkçılar içinde hayatı boyunca Ada’dan hiç çıkmamış, asker kaçağı olan bir Rum balıkçı da varmış. Sait Faik, çok etkilenmiş bu ziyaretten. Odadaki diğer ziyaretçilerden Nevzat Üstün, bu durumun Sait Faik’i çok etkilediğini ve bu tür heyecanların ona iyi gelmediğini fark edince çat kapı gelen ziyaretçilere bir çözüm bulmaya çalışmış ve kapıya “SAİT’İ SEVEN GİRMEZ” yazılı bir kağıt yapıştırmış.
“Otuz sekiz kulaçta yatan kuzu gibi istavritleri balıkhaneye gönderen balıkçının hiç kimsesi yoktu. Kafayı tütsülerdi, sandalında yatardı. Bir sabah, güzel bir kış sabahı istakoz ağlarını çekmek üzere sandalına atladı. Öğleye doğru bu motör sularda iki tarafına sarhoş sarhoş sallanan sandalda balıkçıyı ağın yarısı elinde baygın buldu. Gözlerini açtı balıkçı:
– Bu dünya kime kalmış ki balıkçıya kalsın, dedi. Gözünü kapadı. Elbetteki bir daha açmamak üzere.”
Balıkçının Ölümü’nden

Sadece balıkçıları değil balık satan esnafı, balık pazarlarını, balıkla öyle ya da böyle bir biçimde uğraşan herkesi sever Sait Faik:
“Kendileri balıkçı olmayıp da balık satan esnafı da severim: Geçimini oltasıyla kazanan balıkçılardan daha az elbet. Hele o mermer yalaklı balıkçı dükkânlarının önünde canlı cansız yarım kilo çiğ karidesle, üç beş pavurya, dört beş limon, iki düzine tarak satan posbıyıklı, akşam vakti üç dört kadeh atmak için çalışıyormuş gibi halleriyle fukara Rum satıcıları... Onların sepetleri, karidesleri, pavuryaları, tarakları hiçbir zaman çilekle gülün ettiğini bana etmediler. Hele hele hiç gülmediler. Denizaltı rengiyle titreşen, sepetlerin örgülerine kıldan ince ayakları ile tutunmaya çalışan bu hâlâ canlı deniz dibi hayvanlarının talihine de üzülürüm. Üzülürüm a, yine de bana öyle geliyor ki, bu hayvanlar ekmek parasına çalıştığı halde iki kadeh rakı parasına çalışırmış gibi duruşu şairane bir düşünce veren barbayı bizim kadar seviyorlar da onun için tutuluyorlar...”
İzmir’e’den
Balığın ve balıkçının bir arkadaşı daha vardır Sait Faik’in sevdiği: martılar… Martı sesini hüzün verici bulur ama o sesi duymadığında da hüzünlenir. Martı yumurtası yiyen insanlara kızar, topal bir martının ölümü için yas tutar.
Sait Faik bir gün, arkadaşlarıyla Kaşıkadası’na gitmiş; orada yerlere serili martı ölüleri görünce çok sinirlenmiş ve ağız dolusu küfrederek gözü yaşlı bir biçimde adadan ayrılmış.
“Martıya bir istavrit başıyla, etlerinden sıyrılmış, kuyruğu titreyen bir kılçık iskeleti fırlattı. Küreklere asıldı. Az sonra sis içinde büyümüş Hayırsız Adalar önümüzde idi. Martı susmuştu. Artık konuşmuyorlardı. Balıkçı o zaman bana döndü:
— Ne zaman balığa çıksam sandalı şıp deyi tanır; peşime düşer. Bir de uğurlu kuştur; hiç sorma.
— Neden topal diyorsun Varbet?
— Topaldır da ondan.
— Ne olmuş bacağına?
…
— Nerede topal martı?
— Öldü.
— Nasıl?
— Nasıl olduğunu bilmem. Bir sabah nişana vardım ki tam nişanın üstünde ölüsü yüzer.
— Sen göresin diye mi geldi nişanda öldü dersin.”
Ermeni Balıkçı ile Topal Martı’dan
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Sait Faik'in ürkek, çabucak kaçan ruh hali ve kolayca yakalanmayan başı boşluğuyla balığa benzediğini düşünmek pek de yanlış olmaz.
25 Ara 2022

YAZARLAR

Sevengül Sönmez
Yazar @ Yemek ve Kültür

Yemek ve Kültür
2005 yılından bu yana üç ayda bir yayımlanan Yemek ve Kültür, yemek kültürünü tarih, sosyoloji, antropoloji alanları dâhilinde inceleyen, araştıran, çoğunlukla akademik kaynaklı yazılar yayımlıyor. Dergiden özel seçilmiş yazılar her pazar 13.00'te Aposto'da.
İLGİLİ OKUMALAR



