Balıklı’daki Panayır
Mehmet Selahattin, 29 Nisan 1933
Yedikule’nin son tramvay durağından biraz ileride, bostanlara sapan yol ağzı kalabalıktan geçilmiyor. Sıra sıra yaylılar, körüklüler, faytonlar, hatta tek beygirli yük arabaları durmadan müşteri taşıyorlar. Ama buradaki yük arabalarını görmeyin! Üstlerine allı beyazlı sözüm ona birer tente germişler, içlerini çuval parçalarıyla, hasırlarla donatmışlar. Ooooh, gel keyfim gel…
Bir arabacı avazı çıktığı kadar bağırıyor:
“Beş kuruşa Balıklı! Balıklı’ya gidiyoruz! Yok mu Balıklı?”
Müşterilerin tereddüt ettiğini görünce teminat veriyor:
“Sarsıldım diyenden para almıyoruz. Beygirin yemine mi, arabacının gündeliğine mi, arabanın tamirine mi? Beş kuruş yahu!”
Yüzde sinekkaydı tıraş, başta lacivert şapka, sırtta nohudî pardösü, elde gül kurusu eldiven çıtkırıldım bir delikanlı beş kuruş sözünü duyunca Balıklı’ya yayan gitmekten vazgeçti. Fakat belli ki o kadar kalabalığın içinde yük arabasına binmeyi de bir türlü nefsine yediremiyor. Aşağı yukarı dolaştığını gören arabacılardan sağlı sollu davetler;
“Gel beyefendi, zevki böyle çıkar bunun!”
“Beş kuruşa Balıklı’ya gideceksin. Daha ne istiyorsun?”
“Bir yolcu daha, hani ya bir yolcu daha! Araba kalkacak. Çabuk olalım!”
Kabak çekirdeği yiyen iki uçarı bu şık delikanlıyı birbirlerine göstererek gülüştüler:
“İçi gidiyor ama kenarları bırakmıyor.”
“Belki ufaklıktan çekiniyor oğlum. Bu arabalarda nah böyle kum gibi kaynar ufaklık!”
Delikanlı nihayet paraya kıydı. Otuz kuruşa pazarlık ettiği arabaya kurularak tek başına Balıklı yolunu tuttu.
Uzatmayalım, bir arabaya da ben atladım. İki tarafı mezarlık, harap ve bakımsız yolun ortasından sarsıla sarsıla gidiyorum. Mezarlıkların içi cıvıl cıvıl insan dolu. Kimi hora tepiyor kimi çilingir sofrasını açmış demleniyor. Kimi cezvesini sürmüş cigarasını tellendiriyor kimi çalı çırpı toplayıp ateş yakıyor kimi gramofonunu kurmuş karşısında halleniyor. Hasılı bir curcuna ki hiç sormayın. Ölüler bu gürültüyü duysalar mutlaka İsrafil Sûr’u çaldı diye hep birden dışarı fırlarlardı.
Arada bir kulağıma telaşlı telaşlı sesler geliyor:
“Çocuklar, birbirimizi kaybetmeyelim!”
“Hu! Abdüsselam! Bu tarafa gel, bu tarafa!”
Koca kavuklu bir taşın dibinde hicaz makamından bir şarkı:
“Kalmadı bende ne arzu ne gönül,
Kime aldanmadı divane gönül?
Yandı hep boş yere pervane gönül,
Kime aldanmadı divane gönül?
Ne çiçek kokladım alemde ne gül,
Takmadım göğsüme tek bir sümbül
Şakladıkça yuvasında bülbül,
Kime aldanmadı divane gönül?”
Artık ‘ah’ların, ‘of’ların bini bir para. Peki ama binbir mesiresi olan koca İstanbul’da insan eğlenmek için bula bula bu yabani otlar bürümüş mezarlığı mı bulur? Ben kendi hesabıma bu manasızlığa şaşar dururum.
Gezilecek yer mi yok? Beykoz Çayırı, Emirgan Korusu, Çamlıca Tepesi, Göksu, Bebek, Paşabahçe, Sütlüce, Fırıldak Bahçesi, Sarıyer’in o canım suları ve daha nereleri, nereleri dururken iki mezar taşı arasında keyif çatmaya bir aklı eren varsa bana cevap versin.
Acaba ölülere yakın olmak hoşumuza mı gidiyor? Nasıl olsa günün birinde ölüm hepimizi bulacak. O zaman bol bol, rahat rahat, doya doya taksiratlarımızı örten toprağın altında uyuyacağız. Şimdiden acelemiz ne?
Arabacı dizginleri biraz ileride çekti.
“Balıklı’ya geldik beyim.”
Kabından taşan coşkun bir kalabalık Balıklı Kilisesi’ne giden yolların etrafını çepeçevre kaplamıştı. Haddin varsa bir adım ilerle! Ben bir aralık yerimi azıcık genişletmek istemiştim. Kaytan bıyıklı bir madam hiddetle burnuma doğru soludu:
“Hey! Görmüyorsunuz ki ayağıma bastınız?”
“Affedersiniz.”
“Yok affedersiniz. Fena bu!”
“Kalabalık çok da…”
“Elbettem kalabalık. Çünküm bugün yortu.”
Madamın niyeti bozuk gibi görünüyordu. Gerisin geri döndüm.
Kilisenin kapısından içerisini seyrediyorum. Genç Rum dilberlerinin her biri ziyaretçilere bir şey satıyor. Kimi mum kimi çiçek kimi su… Hepsinin önlerinde tepsiler… Gönlünüzden ne koparsa bu tepsiye atacaksınız. Hele içlerinde bir tanesi o kadar güzel ki insanın kalbini koparıp para yerine tepsiye atacağı geliyor.
Panayır şerefine sırmalı elbiselerini giymiş, göğüslerine büyük haç nişanlarını takmış ihtiyar papazlar, başuçlarında kandil yanan tasvirlerin önünde ziyaretçileri takdis ediyorlar.
Arada bir kalabalığın içinden istimdada benzeyen sesler geliyor:
“Bir jandarma, çabuk bir jandarma gönderin!”
Anlaşılan dumanlı havayı seven kurtlar ortada dolanıyor.
Balıklı’nın meşhur bir havuzu var. Suyu her derde deva. Fakat dünyanın en pahalı suyu da bu. Havuzun başından dönenlerin karşısına bir sıra tepsi diziliyor. Yirmişer para verecek olsanız en aşağı yirmi beş kuruşla kurtulursunuz.
Kilisenin buhurdanlı, günlüklü havasında daha fazla duramadım. Salıncakların bulunduğu tarafa doğru yürüyorum. Burası başka bir alem. Hasırların üstünde kuzu içi pilavları yeniyor, darbuka, zurna ve davullar çalınıyor ve tabi kafalar tütsüleniyor.
Çocuğun biri balonunu uçurmuş. Balon havalana havalana yükselirken bir ağacın dalına takılmış. Şimdi üç genç kız bu balonu ağaçtan indirmeye çalışıyorlar. Dikkat ediyorum balonun havalanmasıyla meşgul olan yok. Herkesin gözü havalanan eteklerde. Balon da ne inatçı şeymiş. Bir türlü takıldığı daldan inmiyor. Zurnacı bile zurnasını bıraktı, ağaçtaki kızları seyrediyor.
Kalabalığın hepsini görebilecek yüksekçe bir yerde iki jandarmamız tüfek elde asayişi muhafaza ediyor. Jandarmalar beni görünce evvela “Yasak!” dediler. Sonra gazeteci olduğumu öğrenince yumuşadılar:
“Şöyle bir güzelce donatıverin hemi? Ama bizi de yazın ha!”
Kucağında bir demet sarımsak, kocakarının biri bağırıyor:
“Tuz nerede, tuz? Tuzu bulamadım!”
Ve sesini gürültüden kimseye işittiremiyor.
Yalpalayarak yürüyen bir sarhoş ikide bir yanındakilere “Tüh be! Bir resim çıkartamadık be!” diye söyleniyor. Acaba bu vaziyette çıkartacağı resim neye benzeyecekti?
Balıklı Panayırı böyle vur patlasın çal oynasın akşamın alacakaranlığına kadar sürdü. Dönüşte mezarlık aralarına dağılıp safalarını tamamlamak hevesine düşen çiftler selvi diplerinden başlarını uzatıp yolcuları selamlıyorlardı.
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta 1933'ün sıcak bir bahar günündeyiz. Mezarlığın içine kadar taşan bir panayıra uzanıyoruz.
12 Nis 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


