Başkalarının hayal gücü: Edebiyat giderek sıradanlaşıyor mu?

Yazı: Sibel Türker
Son zamanlarda iki uç okur tipiyle karşılaşmaya başladım. İlki, “Edebiyat (roman) benim oksijen maskemdir, hayatta onun sayesinde nefes alıyorum” diyen kurmaca bağımlıları, diğeri “Başkalarının hayal gücüne tahammülüm yok” deyip romanlara tümden burun kıvıranlar. Her iki grubun içinde saygı duyduğum isimler olunca konuyu iki ucundan çekiştirip analiz etmek şart oldu.
Başkalarının hayal gücüne tahammülü olmayan taraf, oyuna nasıl dahil edilebilir?
Önce uzmanların edebiyata dair söylediklerine bir göz atalım. Edebiyat kuramı üzerine çalışmalarıyla bilinen Gregory Jusdanis, Kurgu Hedef Tahtasında isimli kitabında şöyle diyor:
“Kolayca bir roman veya filme kendimi kaptırırım ya da bazı resimler karşısında tutulur kalırım fakat bu deneyimin neden önemli olduğunu akademik dilde ifade etmeye gelince sık sık bocalarım.”
Bu kısım edebiyat sayesinde nefes alanlara gelsin. Şimdi ise burun kıvıranlar ile empati kuracağımız bölüm geliyor:
“Bir zamanlar kültürün bizi daha iyi insan yaptığına, sorunlarımızın çözümlerini edebiyatta bulabileceğimize veya sanatın hayatın kusurları, adaletsizlikleri karşısında teselli verdiğine inanırdık. Edebi kültürün daha iyi insanlar yaratacağı düşüncesiyle ilişkilendirdiğimiz temel doktrinlere bugün pek az eleştirmen veya akademisyen katılıyor.”
Ve tüylerimi diken diken eden o cümle ile devam ediyor:
“…pek çok eleştirmen sanatın sıradan bir şeye dönüştüğü gerçeğini kabullendi.”
Biraz ağır olmadı mı? Evet, günümüzde çok sayıda sanatçı ve yazar var, çok fazla yeni kitap basılıyor ve yeni sanat eseri üretiliyor. Bu biraz da artan dünya nüfusu ve bu eserlere erişimin çok daha kolay olması ile de ilintili. Peki bu durum eserlerin kalitesinin azaldığı anlamına mı geliyor?
Kütüphanelerimizin önüne geçip son yıllarda okuduğumuz yeni eserleri inceleyerek bu tespiti somutlaştıralım. İşte size benimkilerden destekleyici üç örnek:
- İlki çok sevdiğim Orhan Pamuk’tan. Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Masumiyet Müzesi gibi kitapları ile bende ayrı bir yerde olan Pamuk, Veba Geceleri ile bulunduğu yeri sarstı. Nerede o Orhan Pamuk yaratıcılığı, keskin zekası?
- Diğeri Zülfü Livaneli’den, daha da vahim bir durum. Serenad, Mutluluk gibi soluksuz okuduğum kitaplarından sonra büyük bir hayal kırıklığı yaratan Balıkçı ve Oğlu kitabı.
- Kapanışı Isabel Allende ile yapalım. Violeta ile yukarıda ilk okuyuşta ağır gelen tespiti, yani sanatın sıradanlığını eşleştirebilirim. Halbuki 2015 yılında yayımlanan Japon Sevgili kitabını epey mutlu bir okur olarak bitirmiştim. Hayal gücümü kullanmama izin veren çok sayıda farklı karakter, duygu, mekan ve olay vardı ki kitap bittiğinde düşünmekten başımın döndüğünü hatırlıyorum.
Şimdi de bu görüşün antitezine bakalım. Okumaktan büyük keyif aldığım kitaplar geliyor: Tara Westover’dan Talebe, Nermin Yıldırım’dan Ev, Matt Haig’den İnsanlar, Amor Towles’den Moskova’da Bir Beyefendi, Vigdis Hjorth’dan Miras, Murakami’den Kumandanı Öldürmek… Liste uzayıp gidiyor. Evet, sanat bende henüz sıradanlığa dönüşmemiş.
Gelelim başkalarının hayal gücü meselesine. Galiba artık hayatın içinde yaşanan büyük dramları telefonlarımız, bilgisayarlarımız sayesinde anında izleyerek başkalarının hayatlarına o kadar çok maruz kalıyoruz ki bazılarımız için, zihnimiz de ruhumuz da doyuyor. Çoğumuzun artık zaman fakiri olduğu gerçeği de bu duruma eklenince, kurmaca okumak için güzel bir kitap seçmenin hiç kolay olmadığını kabul ediyorum. Onca dikkat dağıtıcı arasında konsantre olup en az beş-altı saat ayırıp, bedenen ve zihnen kendimizi ona teslim etmek büyük bir irade isteyen bir eylem.
Filmi veya dizisi varsa neden kitabı okumakla zaman kaybedelim diyenlerden misiniz?
O zaman sizi 1940'lara götürelim. O yıllarda Amerika’da edebiyat dersleri veren Rus edebiyatının önemli yazarlarından Vladimir Nabokov, Edebiyat Dersleri kitabında, bir yazarın üç şekilde değerlendirilmesi gerektiği anlatılıyor:
- İlki hikaye anlatıcısı olarak; eğlenmek, zihinsel heyecan duymak, zaman ve mekanda dolaşma zevkini yaşamak için.
- İkincisi propagandacı, ahlaki eğitim almak için öğretmen rolündeki yazar olarak.
- Ve işte yazarı yazar yapan özelliği olarak da büyücü yönünü değerlendirmemiz gerektiğini söylüyor.
Büyük yazarların dehasının sınırlarını, sihrini kavramaya, üslubunu, romanlarının örüntüsünü incelemeye çalıştığımızda o muazzam edebiyat zevkine erişebileceğimizi, o büyünün tadını çıkartmak için de akıllı okurun kitabı yüreğiyle değil aklıyla okuması gerektiğini, okurun hayal gücünün, hafızasının ve yazarın dilini deşifre edecek sözlüğünün olması gerektiğini söylüyor.
Hayal gücüne gelince, okurdaki hayal gücünü de ikiye ayırıyor:
- Okudukça bizle özdeşleşen tanıdık, kendimizin ya da çevremizdekilerin yaşadığı duyguları keşfettiğimiz basit hâli, ki Nabokov bu tür hayal gücünü istemediğini açıkça belirtiyor.
- Onun istediği hâli ise sanatsal keyfe dönüşmüş, okurun zihni ile yazarın zihni arasında ahenkli bir denge kuran, her bir ayrıntıda yazarın yarattığı dünyayı keşfetmeye aç, mahir bir dedektif gibi kitabı bir kere değil, birkaç kere okuyup o büyük dehaya ulaşan hayal gücünü istiyor. Yazarı bir örümcek, kitabını da örümcek ağı gibi düşünürsek o ağın çapını, katmanlarının sayısını keşfetmek okura kalıyor.
İşte bu noktada kendisine katılmamak mümkün değil. İncecik bir kitap olmasına rağmen bende tam da bu etkiyi yaşatan eser Stefan Zweig’ın Satranç kitabı olmuştu. 2. Dünya Savaşı’nda Almanların tek kişilik bir otel odasında uyguladığı psikolojik şiddet ile başa çıkmak için çaldığı satranç kitabını ezberleyip, ekoseli battaniyesini satranç tahtası olarak kullanan, kendine karşı satranç oynayan Viyanalı bir avukatın şahane bir dille anlatılan hiçlik duygusu. İşte size kitaba hasret bir okurun Zweig’ın cümleleri ile tarifi:
“Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın art arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar görebileceği; değişik, yeni, ilgi çekici düşünceler okuyabileceği, izleyebileceği, beynine alabileceği bir kitabın düşüncesinde bile hem coşturucu hem de uyuşturucu bir şeyler vardı. Ama bu kitapla cehennemime döndüğüm an nasıl bir andı! Sonunda yalnızdım ama aslında hiç de yalnız değildim! Hemen kitabı kaptığımı, incelediğimi, okuduğumu sanıyor olmalısınız. Kesinlikle hayır! Bir kitabının olmasının tadını çıkarmak istiyordum önce. Bu çaldığım kitabın ne tür bir kitap olduğunu düşlemenin sevinci, özellikle ağırdan almama neden oluyor ve beni müthiş derecede heyecanlandırıyordu.”
Yurt dışında neler yazılıp çizildiğini araştırırken Yazarlar Derneği (The Society of Authors) dergisinin editörü ve Telif Hakları Birliği’nin yöneticisi (The Authors’ Licensing and Collecting Society) James McConnachie’nin şu cümlesine denk geldim
“Yayıncılıkta uzun süredir devam eden, ne tür yazarların ne tür kitaplar yazması gerektiği ve bunların hangi tür okuyuculara ulaşabilecekleri konusunda varsayımlarda bulunma eğilimi büyük bir sorundur.”
Bu da yazarlara sipariş kitaplar mı yazdırılıyor sorusunu tekrar önümüze koyuyor. Edebiyat Ölmelidir! kitabında Enver Aysever tam da bu konunun altını kalın kalın çiziyor:
“Allanıp pullanarak, salt paket kalitesiyle rekorlara ulaşan romanlara ne diyelim ki? Kişisel gelişim, satış teknikleri, oynaşma oyunları, komplo teorileri kitaplarının gasp ettiği yayın ortamı, okur türü artık edebiyatın ölmesini emrediyor!”
Bu tespitlerle birlikte, tahammül edemeyeceğimiz hayal güçleri de olduğu gerçeğini kabul ederek, aslında iyi bir kitap ortaya çıkarmanın ne büyük zorluklar içerdiğini, yazarın kendisi ile savaşının ayrıntılarını anlatan denemesinde Elena Ferrante, Virginia Woolf’tan yardım alıyor:
“Ah, elimi torbaya sokuyorum, ne çıkarsa bahtıma onu çekiyorum.”
“Ne hoş. Hep farklı gelir.”
“Evet, ben yirmi kişiyim.” diyen Woolf’u açıyor:
“Hepsi bu: el, torba, yirmi kişi. Ama görüyorsunuz, şu öznel şaka içinde iki önemli veri var: İlki, yazma eylemi saf bir kısmet işidir; ikincisiyse yazının yakaladığı gündelik hayatın içindeki tekil bir benin değil, -af olsun diye atılmış bir sayı olan yirmi kişinin incelemesiyle oluşur. Woolf yazarken kim olduğumu ben bile bilmem, demiştir.”
Ferrante’nin Benim Olağanüstü Arkadaşım serisi bu özete çok güzel uymuyor mu? İşte okur olarak bize düşen içinde birbirinden farklı yirmi kişi barından yazarları bulmak değil mi aslında? Bizim işimiz de hiç kolay değil.
James McConnachie'nin X hesabında bugünlerde yer alan paylaşımların konusu ise hayal gücü konusunun önümüzdeki yıllarda daha da alevleneceğini gösteriyor. AI şirketlerinin bünyelerindeki yapay zekayı eğitmek için pek çok yazarın eserlerini herhangi bir ödeme yapmadan çaldığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Hırsızlığı bir tarafa bırakıp edebiyat dünyasına etkisini düşündüğümüzde yazarlığın yapay zekaya teslim edilmek üzere planlandığını kavramak hiç de zor olmasa gerek. Nasıl komut verecekler acaba?
“Son 30 günde yaşları 35 üstü olup yalnız yaşayan, sosyal medyada 5 saatten fazla zaman geçiren fanilerin konuştukları konuları, trend konuları incele, biraz Agatha Christie, biraz Dan Brown karışımı, içinde köpek, farklı kültürden karakterler olan 300-350 sayfalık bir roman hazırla!”
İyi edebiyatın varlığının hayatımıza kattıklarını somut olarak ölçemesek de yokluğunun etkilerini çok keskin bir şekilde hissedeceğimiz çok açık değil mi?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta bültende sinema üzerine çalışmalarıyla bilinen Prof. Kurtuluş Kayalı'yla bir söyleşi, Esra Yalazan'dan Shakespeare'in müphem belleği ve bir de üzerine düşünmeye değer soru var: Edebiyat giderek sıradanlaşıyor mu?
19 Tem 2024

YAZARLAR

Liber Kültür Sanat Derneği
Liber Kitap Kültür Sanat Derneği'nin temel hedefi toplumda okuma alışkanlığını yaygınlaştırmak, okuma fırsatından mahrum kalan kesimlere erişim imkanı sağlamak, sanatı ve sanatçıları destekleyerek yaratıcı düşünceyi teşvik etmek ve gelecek kuşakların daha aydın bireyler olarak yetişmesine katkı sağlamaktır.

Aposto Kitap
Kitap incelemeleri, edebiyat haberleri, editörden okuma önerileri.
İLGİLİ OKUMALAR



