‘Beni gör, beni sev’: Onaylanma ihtiyacının başımıza açtığı belalar

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Bir insanın hayat boyu en temel ihtiyacı diğerleri tarafından görülmek, sevilmek. Bu ihtiyacın karşılanabileceği yegane yer ise kuşkusuz ilişkiler. Her türlü ilişki buna dahil; sevgili, evlat, anne, baba, eş, dost, patron, meslektaş, hatta bir kedi, köpek; ama mutlaka bir ilişki… Bu yüzdendir ki ömür biter ama ilişkilerle meselemiz hiç bitmez.
Hepimizin ilk ilişki deneyimi, bize ilk bakım veren kişilerle oluşmaya başlıyor. Bunlar da şansımız varsa anne ve babamız oluyor. “Şansımız varsa” dedim ama şimdi vazgeçtim çünkü bazı anne-babalarla kurulan ilişki, o kadar da şanslı bir yerden kurulamayabiliyor. O şanssızlığın ardından ne mi oluyor? “Seyreyle gümbürtüyü” tadında bir yaşam olasılığı.
Baby Reindeer, son dönemde üzerine en çok yazılıp çizilen ve tartışılan dizilerden biri olurken pek çoğumuzu da farklı açılardan epeyce sarstı. Dizinin, üzerine düşündürebilecek birçok katmanı var ancak benim niyetim bu yazıda dizinin analizini yapmaktansa ortadaki temaşayı seyreylemek.
Çocukluktaki ilk ilişki deneyimlerinden tahsil edilemeyen sevgi, ilgi, görülme, onaylanma gibi ihtiyaçlar asla unutulmuyor ve bir yere kaybolmuyor. Yani geçmiş, yakamızı bir an bile bırakmıyor. Kişinin ruhsal dünyası da bu eksikliklerle şekillenmeye başlıyor. Sonrasındaysa, karşılanmayan bu ihtiyaçlar ısrarla ve mutlaka başka ilişkilerden alınmaya çalışılıyor; çünkü eksikliği tamamlamak ve kendisini onarmak istiyor. Karşısındakine adeta “beni sev, beni gör ve beni onayla” diyor: Sen bunları yap ki ben tamamlanayım. Belki de bu sebeple bir elmanın iki yarısı olma fantezisinin peşine düşülüyor. Çünkü derdimiz kendimizi bütün hissetmek.
Bu bütünlüğü kendi içimizde sağlayamadıysak–çünkü mayamızda çok ciddi bir eksik var–karşılanamayan bu ihtiyaçlarımızı dışarıdaki birinden alma ihtimalini hissettiğimizde ve o kişi bu açlıktan, açıklıktan istifade edebilecek (“gel sana çikolata vereceğim” türünden) biriyse kendimizi türlü belaların içinde bulabiliyoruz.
Baby Reindeer dizisinin başrol karakterlerinden Donny’nin hayatında da bunu görüyoruz. Donny’nin onaylanma, ilgi görme ihtiyacı o kadar yoğun ve kendisine dair öyle derin bir değersizlik hissi var ki, bunu karşılamak adına olmayacak ilişkilerin, bile isteye kendisini olmayacak belaların içinde buluyor. Öz değersizliğini başkalarının ona “sözde” verdiği değer üzerinden telafi etmeye çalışıyor. Geçmişte karşılanmayan görülme, değer görme, aidiyet ve onaylanma gibi ihtiyaçlarını giderebilmek adına türlü istismarlara, travmalara maruz kaldığı ilişkiler yaşıyor; ve öyle bir gün geliyor ki, ona ayna tutan, o aynada kendi yarasını gören ve bu yaraya denk gelen başka yaralı bir kadınla sapkın bir ilişki döngüsünün içine giriyor.
Bu bence hepimizin bildiği çok tanıdık bir hikaye. Tarikatlardan tutun da uyuşturucu çetelerine, romantik ilişkilerden işveren-çalışan ilişkisine kadar hemen her yerde insanın çocukluğunda karşılanmayan onaylanma, aidiyet, takdir görme ihtiyacı, o ihtiyaçları giderebilmek adına kişiyi içinden çıkılamayan korkunç ilişkilere sürükleyebiliyor. Küçük ya da büyük vaatler uğruna kişi kendinden ödün veriyor, patronu ya da sevgilisi tarafından istismar ediliyor: Sırf öteki tarafından sevilsin, görülsün, onaylansın diye—ve bu öyle bir döngü ki, kişi “bu sefer çıkacağım buradan”, “bu sefer izin vermeyeceğim”, “bu sefer başaracağım” dedikçe çukurun iyice dibini boylayabiliyor.
Yakın ilişkiler kadar kişiye ayna olan başka şey bilmiyorum. O ayna bize tüm çocukluk yaralarımızı, yaralanmalarımızı gösterme işlevine sahip, işte bu yüzden bir ilişkide içinizdeki psikopatla da karşılaşabilirsiniz, içinizdeki mağdurla da, içinizdeki tanrıyla da, bir yerlere gizlenmiş köleyle de… Çok ilginçtir ki, her ilişkide kendinizin başka bir tarafını görürsünüz. Her ilişki başka bir yanınızı açığa çıkarma potansiyeline sahiptir.
“İnsan, kendini insanda tanır” diyen Goethe, ne kadar da haklı. Y kişisiyle yaşadığınız ilişkide epey sakin biriyken, X kişisiyle yaşadığınız ilişkide korkunç birine dönüşebilirsiniz. Bir ilişkinin mağduruyken, başka bir ilişkinin zalimi olabilirsiniz. Bunu ne belirler? Sanıyorum ilişkinin derinliği, ilişkinin hangi ihtiyaçlara denk geldiği ya da gelemediği, hayatınızın nasıl bir evresinde olduğunuz, karşınızdaki kişinin karakter özellikleri ve onunla hangi yaralarınızın birbirine denk geldiği, geçmişteki zorlayıcı yaşantıların bugüne nasıl aktarıldığı vs…
Tekrarlama zorlantısı

Psikanalizde “tekrarlama zorlantısı” diye çok sevdiğim bir kavram var. Freud bunu kısaca “kişinin başına gelen travmatik bir deneyimi, bir şekilde benzer koşullarda tekrar yaratıp tekrar yaşayarak travmanın yol açtığı nevrotik etkileri gidermeyi amaçlaması” diye tanımlar. Tekrarlama zorlantısı, aslında bilinçdışının kişiyi iyileştirme çabasıdır ama iyi yönetilemezse kişide daha ağır tahribatlar yaratabilir.
İnsanın hayatında kendini yineleyen durumlar bilinçdışının derinliklerine yerleşmiş olduğundan kişi bunu farkına varıp değiştirmek istese bile bu çok kolay olmaz. Mesela ilişkilerde bunu şöyle görebiliriz: Eğer bilinçdışı düzeydeki sevgi/arzu nesnesi ile ilgili temel inancınız çeşitli sebepler ile erken dönemlerde hasar almışsa ya aynısını yaşamak ya da yaşamamak üzerine bir sevme/sevilme biçimi belirlersiniz ve bunu sürekli tekrar tekrar yaşarsınız (Hep aynı kadınlar/adamlar beni buluyor). Burada hissedilen temel duygu ötekine duyulan “sevgi”, “tutku, “aşk” gibi hissedilse de aslında burada esas olan şey "tanıdıklık" hissidir. Bir türlü ayrılınamayan, kangren olmuş ilişkilere bir de bu açıdan bakmayı öneriyorum.
Martha ve Donny’de de bunu görebiliyoruz. Martha’nın Donny’e bu denli takıntılı olması, Gino’nun sapkın narsisizminin Donny’den beslenmesi, Donny’nin Gino’nun takdirine bağımlı olması, onu idealize etmesi ve Martha’nın hastalıklı ilgisinden asla yüz çevirememesi aslında en temelde öz değersizlik gibi kendine dair bir şeyleri, bu ilişkileri hayatında tutarak çözmeye çalıştığını gösteriyor.
Bilinçdışı, bir şekilde Donny’nin çözmek istediği şey her ne ise, farkında olmadan onu kendisinde yaşatacak kişileri bulmasını sağlıyor ve hastalıklı ilişki döngülerini ona tekrar ettiriyor. Bu sebeple de ona daha iyi, daha huzurlu, sağlıklı bir ilişki vadeden kadınlarla ilişkisini sürdüremiyor. O ilişkilere ilk başta çekilse de sonradan onları eksik, yavan, sıkıcı buluyor çünkü kendisinde eksik olanı onlarla kanırtamıyor, onlarla kapatamıyor. Çünkü derin bir yara, yara bandıyla iyileşmez.
Elbette dizide bu vaatte bulunan iki kadının da psikoloji eğitimi alması tesadüf değil, aslında Donny’nin bir yanı kendisini onarmak istiyor ama bir yandan da yeni olandan korkuyor, tanıdık olana çekiliyor. Ve ne yazık ki kendi yarası ona başka yaralar açıyor.
Hayat Donny’e adeta şunu söylüyor: “Geçmişte çözemediğin bir travma vardı, artık onu çözebilecek yaştasın, aynı duyguyu yaşaman için uygun ortam ve koşullar sağlayacağım ve sana aynı sahneyi tekrar yaşatacağım, eğer çözemezsen aynı sahneyi yeniden yaşatacağım, yine çözemezsen yine yaşatacağım.”
Sahnenin her tekrar edilişinde bilinçdışı “geçmişinle temas kur, onu anla ve geride bırak” der; kişi ise “işte yine aynı şeyleri yaşıyorum” der. Geçmiş, bir türlü geçip gidemez. Burada amaç, güncelin ipiyle geçmişe inip, oradaki düğümleri çözmektir.
Martha’nın da kuvvetle muhtemelen tıpkı Donny gibi geçmişte yaşadığı yoğun talihsiz deneyimleri var; zaten bu sebeple Donny’ye saplanıp kalmış durumda. Martha, Donny’i çocukken anne-babasının kavgalarını duymamak için kaçtığı odasında sarıldığı oyuncak geyiğe benzetiyor. Aynı oyuncak geyik gibi Donny de onu sakinleştiren, güven veren bir yerde duruyor. Ancak Donny’deki eksikliğe ve onun yarattığı tatminsizliğe tahammül edemeyip onu alabildiğine hırpalıyor, sonra da korkunç bir suçluluk duygusuyla, kaybettiğini düşündüğü nesneye tekrar sahip olabilmek için bu sefer ona sevimli, şefkatli, ilgili tarafını gösteriyor, döngü bu şekilde devam ediyor.
‘Eksiklik’ kavramı

Martha’nın Donny’e olan tacizlerine devam etmesi için kendine gerçeklikler uydurması, çöp evde yaşaması, hukuk fakültesi mezunu olmasına rağmen işlevselliğinin ve gerçeklik algısının bozulması, Donny’i bir öteki olarak kabul edememesi; Martha’nın imgesel düzlemde takılı kalarak psikotik bir yapılanma içerisinde olduğunu gösteriyor. Ayrıca Martha’nın Donny’e gönderdiği mesajlarda sürekli eksik harflerin olması ve bozuk bir dil kullanması beni Lacan’ın eksiklik kavramına götürüyor.
Öznenin eksikliğe yazgılı olduğunu ileri süren Lacan’ın “eksik” olana anlam verirken başvurduğu ilk düşünür Hegel. Eksiklik kavramını formüle eden Lacan’ın söz konusu kavram bağlamında Hegel’de aradığı anlamın, iyi olanın kaybı ve bütünsel olanın yitimi noktasında olduğu ifade edilebilir. Gerçek’in ayrımsanamadığı ya da bir eksiklik yoluyla temsil edilemediği noktada ayrımsız bir bütünlük ya da bir ‘ötekisizlik’ söz konusudur. Bu bütünlük bir anlamda hiçliğin bütünlüğüdür ve bu ‘ötekisizlik’ de aslında hiçbir ötekinin ayırt edilemediği bir durumun sonucundan başka bir şey değildir. Martha’da bu ötekisizliği çok başarılı bir şekilde görebiliyoruz.
Bu dizi hakkında konuşulacak, yazılacak çok şey var. Ama benim en çok dikkatimi çeken masum bir çay ikramının iki kişinin bilinçdışının derinliklerinde kendisine yollar yaratıp denk gelen patolojileri nasıl ortaya çıkardığı ve kişileri nasıl döngülere soktuğu… Bu sebepledir ki aslında yaşanan tüm zorlayıcı ilişkiler bir semptomdur. İyi haber şu; o semptom iyi okunursa kişi kendini onarıp, özgürleşebilir.
Tedavi

Yara, tedavi edilmek ister. Büyük yaralar ise içeriden tedavi edilmeyi gerektirir. Eğer bu mümkün olmazsa dışarıya yönelir, o zaman çoğunlukla da yaraya başka bir yara çağrılmış olur. Bazen sırf bu sebepten dolayı yanlış kişilerden, ilişkilerden çok büyük beklentilere girilir ve var olan o yara daha da kanar, sonrasında enfekte olur. Çünkü tekrarlamak isterim ki derin bir yara, yara bandıyla iyileşmez, yara bandıyla ancak mikrop kapar. Derin bir yara için daha derinlikli çalışmalar yapılmalıdır ve evet o malum klişe; “çocukluğa inilmelidir”.
Özellikle psikodinamik psikoterapi, hem ilişkisel örüntülerimizi fark etmemiz ve bunların neye hizmet ettiklerini anlamamız, hem de yeni bir ilişkisel deneyimin nasıl mümkün olabileceğini görmemiz açısından faydalı bir süreçtir. Çünkü kişi muhakkak ki psikoterapi ilişkisinde de dışarıda yaşadığı ilişkilerdeki davranış kalıplarını terapistiyle de tekrarlayacaktır. O tekrarlar ve farkındalıklar sayesinde terapötik ilişkide yeni bir deneyim yolu açılacaktır. Psikoterapi, kişiyi en çok eski kalıpları bir yana bırakıp yeniye alan açması için cesaretlendirmesiyle çok kıymetli bir süreçtir.
Eğer semptomun attığı çığlık, sağlıklı bir öteki ve sağlıklı bir ilişki eşliğinde kişi tarafından duyulursa, semptomun konuşması ve sessizliği dinlenirse, semptom yinelenmeyi bırakır çünkü artık bir dinleyen olduğu için enerjisini boşaltabilmiştir. O enerji boşalamadığında ise olanları Şükrü Erbaş ne de güzel özetliyor:
“bir gönül üşümesi bu
ısınmak için eğildiğin ocak
külüyle boğuyor seni.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
YAZARLAR

Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

İspanya, Arjantin'i tarihin en tek taraflı finallerinden birinde Ferran Torres'in golüyle yendi ve ikinci kez dünya şampiyonu oldu.

“Ama” bağlacı, dilimizde temel olarak karşıt anlamlı iki cümleyi veya sözcük grubunu birbirine bağlama görevini yapar. Tek başına bir anlamı olmayan bu sözcük, cümleler arasında kurduğu köprüler sayesinde cümleye çok çeşitli anlam ve işlev kazandırır. “Ama” bağlacını karşıtlık ve zıtlık ilişkisi kurmak, koşul (şart) anlamı kazandırmak, anlamı pekiştirmek ve güçlendirmek, dikkati çekmek, uyarı ve ikazda bulunmak, beklenmeyen bir durumu / istisnayı belirtmek için kullanırız.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.



