Beyaz Yakalının 1 Mayısı Olur mu?

İşçi kimdir?
Beyaz Yakalının 1 Mayısı Olur mu?

Görsel: Lars Tunbjörk – Alien at the Office (2004)

Bu yazıyı kaleme alma fikri, 1 Mayıs yaklaşırken hazırlanacak bültenle ilgili diğer 20’lik yazarlarıyla beyin fırtınası yaparken doğdu. İşçi ve Emekçiler Bayramı’nda beyaz yakalılarla ilgili bir şey yazmak makul olur muydu? Mesela madenciler, inşaat ustaları, moto-kuryeler işçiyse, yüksek güvenlikli bir plazada şık kıyafetler içinde çalışan bir hesap uzmanına “işçi” demek mümkün müydü? 

Ne Zaman “İşçi” Oluruz?

İşçi dendiğinde sizin de aklınıza iş tulumlu, baretli bir erkek mi geliyor? Bazıları beyaz yakalıların “işçi” veya “emekçi” olarak adlandırılmasını, en basit hâliyle ağır beden işçilerine bir hakaret olarak görüyor. Onlara göre beyaz yakalılar, mavi yakalılarla kıyas kabul etmeyecek kadar ayrıcalıklı bir sınıf. Peki o zaman, her sabah asgari ücretten biraz fazla maaşlı işine gitmek için sabahın 5’inde uyanıp metrobüs sırasına giren plaza çalışanı ne?

Sally Rooney’nin “Güzel Dünya, Neredesin?” isimli romanında bu konudaki iki zıt perspektifi özetleyen şahane bir diyalog geçiyor: (Hepsi yirmili yaşlarında ve üniversite mezunu bir arkadaş grubu bir pub’da muhabbet etmektedirler.)

- (…) Aslında burada kimse işçi sınıfından sayılmaz.

+ Marx seninle aynı fikirde olmazdı ama demek istediğini anlıyorum. 

- İnsanlar işçi sınıfından olduğunu iddia etmeye bayılıyor. Ama aramızda kimsenin ailesi işçi sınıfından değil.

+ Evet ama aramızda herkes geçimini sağlamak için çalışıyor ve ev sahibine kira ödüyor.

- Kira ödeyince işçi sınıfı olmuyorsun. 

+ Doğru ya, bir işte çalışmakla işçi sınıfı olunmaz. Maaşının yarısını kiraya harcayınca, mülk sahip olmayınca, patronun tarafından sömürülünce, o zaman da olmuyorsun. Ne zaman işçi sınıfından oluyorsun acaba, belli bir aksanın falan varsa mı? (…)

*

“İşçi” kavramı sıklıkla iki farklı nüfus grubunu tanımlamak için kullanılıyor: biri, gelirini sermaye birikiminden ziyade emekten elde edilen geniş bir insan grubu. Diğeri ise bu grubun belirli bir kültürel göstergeler dizisine sahip, kentsel, yoksul bir alt bölümü. Bizler çoğunlukla bu alt kümeye odaklanmaya ve büyük kümenin kalanındaki nispeten daha ayrıcalıklı kesimi (yani beyaz yakalıları) işçi olarak adlandırmamaya meyilliyiz. Eminim bu yazıyı okuyan pek çok beyaz yakalı da kendisinin “işçi” olduğunu düşünmeyecek, hatta bu şekilde adlandırılmaktan belki de pek memnun olmayacaktır. Beyaz yakalı çalışan, işçi olduğunu unutuyor - çünkü ayrıcalıklı olduğuna ikna edilerek işçiliği unutturuluyor.

Evet, belki beyaz yakalıların çalıştıkları gökdelenler ve plazalar son derece korunaklı görünüyor. Peki gerçekten öyle mi? Türkiye’de beyaz yakalı gerçekten de ayrıcalıklı mı?

Lars Tunbjörk – Alien at the Office (2004)


Güvencesizliğin Kalbinde: Beyaz Yakalı

Zorbalık, beyaz veya mavi yakalı tüm emekçilerin hayatında yer etmiş durumda. Uğur Şahin Umman, “Çalışma Acısı” isimli kitabında, beyaz yakalı emekçilerin de her ne kadar mavi yakalılara kıyasla çok daha güvenli bir ortamda çalışıyor gibi görünseler de güvencesizliğin kalbinde, her türlü fiziksel ve psikososyal riske açık olarak çalıştığını ifade ediyor. Burada risk, kafaya ağır bir cisim düşmesi veya iskelenin yıkılması ihtimali değil. Riskler daha sinsi ve etkilerini başımıza baret takarak minimize edemiyoruz. Peki bu risklerin bazıları nedir?

Öncelikle, çoğu şirket, kurum kültürünü ve performans yönetimini iki olgu üzerine inşa ediyor: akran rekabeti ve güvencesizlik. Prestijli bir şirkette çalışmanın heyecanıyla işçiler birbirleriyle yarışabilmek için “gönüllü olarak” hep daha fazla çalışmaya hevesli oluyor. Daha doğrusu, işçiler bu fedakârlıkta bulunmaya karar verenin kendileri olduğunu düşünüyor. Çünkü öyle bir şirkette çalışıyor olmak, işçiye bir saygınlık sağlıyor. En uzun saatler gıkını çıkarmadan çalışan, en fazla mesai yapan, en az izin kullanan işçi ödüllendiriliyor ya da ödüllendirileceğini umuyor. Bu şekilde işyerine her şeyini vermeye zorlanan işçiden geriye ise işçinin posası kalıyor.

Uluslararası bir şirkette çalışan bir arkadaşım şöyle bir şey anlattı: Şirketlerinde düşük performansı nedeniyle işten çıkarılan 20’li yaşlarda genç bir çalışan, gece vakti ekip liderini ağlayarak arar. İşten ayrılırsa hayatının biteceğini söyler ve kendisine bir şans daha vermeleri için yalvarır. Tüm hayatını şirkete adayacağını vaat eder. Bunu söyleyen kişi 20’li yaşlarında, çok iyi eğitimli, muhtemelen orta-üst sınıf bir aileden gelen bir kadın ve hayatının anlamını endekslediği şey, o şirketin bir parçası olmak. Peki kapitalist bir şirkete duyulan bu bağlılığın gerçekten içsel bir kaynağı var mı? Yoksa şirketler çalışanlarını böyle düşünmeye, böyle hissetmeye ikna mı ediyor?

Acaba bir tekstil fabrikasında, yanında çalışan mesai arkadaşıyla rekabet eden, “daha çok kot taşlamalıyım” diye kendi isteğiyle fazla mesai yapan, hayatını o fabrikaya adamayı düşünen bir işçi var mıdır? Pek zannetmiyorum, çünkü mavi yaka iş ortamı bu fikri beslemiyor. Oysa bir bankada kalıcı olabilmek için herkesten fazla çalışmak, diğer çalışanın açığını kollamak, arkasından dolap çevirmek çok normal karşılanan ve hatta beklenen bir tutum. Performans notları, işçinin önüne konan gerçek dışı hedefler ve kurum kültürü adı altında işçi aleyhine ustalıkla düzenlenmiş sözleşmeler ise bunun tuzu biberi oluyor. 

Peki işverenin harladığı bu güvencesizlik ortamı bizi nereye getiriyor? Hak arama yollarına. Çoğu beyaz yaka iş kolunda sendikalaşma ve iş yeri temsilciliği yok. Oysa sendikalaşma, kanunun işçiye sağladığı en önemli hak arama mekanizmalarından biri. Sendikalar sayesinde işçiler örgütlü bir şekilde seslerini işverene duyurabiliyor ve haklarını çalıştıkları sırada arayabiliyorlar. Oysa beyaz yakalılar arasında herhangi bir örgütlülük son derece nadir olduğu için neredeyse tümü kendi bacağından asılıyor. Beyaz yakalı bir işçi, çoğunlukla, kanunun kendisine tanıdığı hak arama mekanizmalarından ancak işten ayrıldıktan sonra devreye girebilecek hükümlerinden (işe iade, haksız fesih vb.) faydalanabiliyor.

Lars Tunbjörk – Alien at the Office (2004)


Beyaz Yakalının Asgari Ücret Kazandığı Ülke: Türkiye

Bir beyaz yakalıyı diğer işçilerden ayıran en büyük farklardan biri de elbette ki kazanç. Oysa Türkiye’de, ekonomik krizin etkisiyle pratikte böyle bir farkın kaldığını söylemek pek de mümkün değil. Asgari ücrete gelen zamlar ücret tabanını sürekli yukarı çekiyor ama özel sektörde zamlar genellikle aynı oranda gerçekleşmiyor. Böylelikle çoğu beyaz yakalı işçi de pratikte asgari ücretli emekçiler hâline geliyor.

Böyle bir tabloda elbette Türkiye beyaz yakalısının bir mavi yakalıdan çok daha iyi ve ayrıcalıklı koşullarda çalıştığını ve bu yüzden “daha az işçi, daha az emekçi” olduğunu söylemek mümkün değil. Ülkede beyaz yakalı da mavi yakalı da ağır yükün altında eziliyor.

Bu yazıyı yazarken aklıma hep şu anekdot geldi: Bir arkadaşım, bir özel üniversitede araştırma görevlisi olan ve emeğine kıyasla çok az kazanan arkadaşımız hakkında “o beyaz yaka değil ki, açık mavi yaka” demişti. Belki de beyazın ya da mavinin kalmadığı; tüm işçilerin farklı şekillerde ama aynı oranda sömürüldüğü günümüz Türkiye'sinde aradığımız kavram budur. 

Mavi, açık mavi, gri, beyaz yakalı tüm işçilerin, emekçilerin 1 Mayıs'ı kutlu olsun!

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

20'lik20'lik

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Sahi biz nasıl çalışıyoruz?

slash working, yaka renkleri ve elmalar.

27 Nis 2023

Di Giacomo’s studio area, Art of the Picture book

YAZARLAR

Ayşe Burçak Tuğrul

Yazar - 20'lik

20'lik

20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.

İLGİLİ OKUMALAR