Beyoğlu Caddelerinde Dolaşanların Seyri De Fena Olmuyor

Mehmet Selahattin, 29 Kasım 1930
Sokaklar hıncahınç. Sinemalar tıklım tıklım. Pastahaneler, birahaneler ağzına kadar dolu. Kapalı olanlar yalnız mağaza ve dükkânlar. Onların da hepsi değil. Mesela berber dükkânları açık, sebzeciler açık, kasaplar açık, fırınlar açık, muhallebiciler açık, şekerciler açık. Cuma günlerine mahsus olan bu yarı kapalılık hoşa gider bir şey değil. Asıl gezilecek günde vitrinlerin göz kamaştırıcı manzarasına hasret kalıyoruz.
Mesela şu dükkâncıkta dün gece geç vakte kadar pırıl pırıl yanan bir akar su gerdanlık vardı ki gördüğüm zaman ağzımın suyu akmıştı. Bugün onun yerinde siyah bir kepenk gözlerime diken gibi batıyor. Yine şuracıkta bir ıtriyat mağazası vardı ki önünden geçerken kendimi binbir çiçek kokan esrarlı bir bahçeye girmiş sanırdım. Kapkaranlık cephesine bakarak onun dünkü hâlini gözlerimin önüne getirmeye çalışıyorum.
Dükkânların kapalı olması bizi etrafımızdakilerle meşgul olmaya sevk ediyor. Bir bakıma bu daha iyi. Çünkü vitrinlerde manken seyredecek yerde caddelerde canlı olmak gibi meziyetleri olan mahlukları temaşa etmek fırsatını buluyoruz.
Ben çok defa bir köşeye çekilip önümden akın akın geçip giden simaları tetkik etmesini pek severim. Sesli ve sessiz hiçbir sinemada bu kadar değişik çehre, değişik kıyafet, değişik manzarayı bir arada görmek imkânı yoktur. Mesela işte şu siyah kürk mantolu genç madam mutlaka bir randevusundan dönüyor. Bakışları söylemese bile bozulan tuvaleti bu günahı ifşa ediyor. Bir kere koyu lepiska saçları belli ki az evvel deste deste dağınıktı.
Mini mini madam bunları uzun uzadıya taramaya bile vakit bulamamış. Sonra elbisesinin bu kadar buruşması, hiç de hayra alamet değil. Haydi hepsini bir kenara bırakalım. Ya yüzünün uçuk rengi, dudaklarının boyasızlığı? Hasılı hiç düşünmeden günah boynumuza diyip yaramaz madamın kulağını çekebiliriz.
Sonra şu kırmızı yüzlü, kırmızı burunlu, donuk mavi gözlü, bastonuna dayana dayana yürüyen kırklık adam da mutlaka akşamlık gıdasını almaya gidiyordur. Hah işte! Bodrum Palas’ın kapısından içeri girdi. Siz bu Bodrum Palas’ı bilmezsiniz. Yine de bilmeyiniz! Çünkü adı üstünde bodrumdan farkı olmayan bir yeraltı meyhanesidir. Mamafih kurtlu baklanın kör alıcısı olduğu gibi yeraltı meyhanesinden hoşlanıp her gece çakırkeyif olmaya gelenler de az değildir.
Cuma akşamları rivayete bakılırsa Bodrum Palas’ın küf kokan mini mini salonunda Pera Palas’a meydan okuyacak bir faaliyet görülürmüş. Müşterileri arasında ehli dil, ehli muhabbet kişiler bulunurmuş ki insan nasıl vakit geçtiğini ve bir iki saat sonra kaç şişe içtiğini fark edemez bir hâle gelirmiş.
Ne ise, orası lazım değil. Biz tekrar önümüzden geçenlere bakalım. Şu beyaz önlüklü çocuğu gördünüz ya nasıl koşuyor? Tanımadınızsa haber vereyim ki bu çocuk Sirkeci berber dükkânlarının birinde çıraktır. Kıyafetine bakarsanız onu hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu zannedersiniz. Karınca kaderince o da eğlenmeye çıkmış olacak. Niçin böyle koştuğuna gelince. Onu ben de merak ettim. Meğer bu acelenin sebebi varmış. Sinemaya tam vaktinde yetişmek istiyormuş da ondan.
Eğer şehirde yeni yeni sinema salonları açılmasına hayret edenler varsa berber çıraklarına kadar sirayet eden bu merakı tetkik ettikten sonra umarım ki bu şaşkınlıkları zail olur. Öyle bir hâle geldik ki mesela birine “Namık Kemal kimdir?” diye soracak olsanız belki yüzünüze bön bön bakacak. Hâlbuki aynı adama Adolf Menju, Klara Bov, Emil Yanings, Moris Şovalye gibi isimlerden birini söyleyecek olsanız nerede doğduklarını, şimdiye kadar kaç temsil verdiklerini size ezberden anlatacağına hiç şüphe etmeyiniz.
Lüksemburg Sineması’nın yerinde açılan büyük bir sinemanın kapısı bir arı kovanı gibi. Fakat dikkat ediyorum birçokları sinemaya gidip film seyretmekten ziyade duvardaki resimlerin temaşasıyla meşgul olmayı daha kârlı buluyorlar. İkinci sınıf sinemaların rağbetkârları pek o kadar müşkülpesent değil. Bir nikel 25’liği toka edip giriyorlar.
Beyoğlu’nun cuma günleri üzerinde işlemeye değer mevzulardan biri de içinde alaturka çalgı çalınan eğlence yerleridir. Bu eğlence yerleri birkaç sınıftır: Kibarcaları, orta hallileri ve nihayet külüstürleri vardır. Kibar sayılabilen yerlerde pek gürültü olmaz. Halk sessizce birasını yahut rakısını içerek saz dinler. Orta hallilerde ara sıra hovardaca eğleniyoruz zannederek hanendelere para gönderen, istedikleri çalgı çalınmadığı zaman masayı yumruklayan aynasızlara tesadüf edilir. Külüstürlerde vaziyet büsbütün başkadır. Evvela duvarlarda kocaman yazı ile ekseriya şöyle bir ihtara tesadüf edilir:
“Çalgıya müdahale edilmez. Hariçten gazel okumak memnudur. Aksini yapmaya cüret edenler zabıta marifetiyle dışarı atılır.”
İyi amma çalgıyı dinlemeyen adamın böyle ihtarlar hiç kulağına girer mi? Arkadaşlardan birinin zoruyla geçen cuma akşamı böyle bir yere düştük. Kapının tam karşısına gelen köşeye bir sedir kurulmuştu. Sedirin üstünde üç çalgı! Biri tef, öteki sözüm ona keman, bir üçüncüsü de güya kanun çalıyordu. Henüz bir iskemleye yerleşmemiştim ki yanımdaki masa devrildi. On kadar bardak, birkaç şişe rakı şişesi şangır şungur kırıldı.
Fakat ne dersiniz? Çalgıcılar hiç oralarda değil, hatta gürültüyü duyunca bir kat daha aşka geldiler. Bağırmaktan âdeta gırtlakları yırtılacak. Derken kemancı kemanını bırakıp hanendeliğe başladı. Tef çalan kemana sarıldı. Kanuncu da eline tefi aldı. Bir âlem ki dokunmayın keyfine!
Burada çalışan garsonlar da pek “evet efendimci” şeyler! Zahir maraza çıkarmamak için müşterinin alışından mana sezerek karşısında el pençe divan duruyorlar:
“Ne emrettiniz beyim?”
“Peki paşam…”
“Rakı mı buyurdunuz efendim?”
“Cızbızınız aza pişmiş olsun mu dediniz?”
Fakat burası adamların nezaketi yerinde kalsın, öyle sıcak bir yerdi ki biraz daha otursak cızbızdan evvel bir pişecektik. Çıkarken böyle sinsi yerlerden hoşlanan akşamcı arkadaşa sordum:
“Sen buraya galiba pek sık geliyorsun?”
“Yo canım. Akşamdan akşama…”
“Demek mekân burası?”
“Ne yapayım kardeş. Dünyada mekân ahrette iman!”
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Beyoğlu, Bodrum Palas, Pera Palas, Adolphe Menjou, Clara Bow, Emil Jannings, Lüksemburg Sineması
29 Kas 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


