Bir ihtimal daha var, o da nabüyüme mi dersin: Ekolojik sınırlar içinde refah mümkün mü?

Bugün iktidarlar ekonomilerini sadece büyümek için büyütmeye çalışıyor. Şirketler ise toplumun yararına olan fakat az kâr getirecek toplu taşıma araçları, sosyal konu, sağlıklı gıda gibi ürünlerdense, yüksek kâr marjına sahip zenginlere yönelik ürünlere, örneğin özel jetler, SUV araçlar, havuzlu villalar ve gösterişli takılara yöneliyor. Peki aşırı zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalan herkesin depresif bir hayat sürdüğü bugünkü ekonomik düzene mahkum muyuz?
Bir ihtimal daha var, o da nabüyüme mi dersin: Ekolojik sınırlar içinde refah mümkün mü?

Bir önceki yazıda ekonominin sağlıklı ve güçlü olduğuna ilişkin tek gösterge olarak kullanılan gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) nasıl olup da amacından saptığını anlatmaya çalışmıştım. 1934’te Kuznets’in bulduğu bu ölçeğin, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yıkılmış ekonomilerin toparlanmasına ve insanların temel ihtiyaçlarını karşılamasına hizmet etse de sonrasında bir saplantıya dönüştüğüne dikkat çekmiştim.  

Bugün iktidarlar ekonomilerini sadece büyümek için büyütmeye çalışıyor ve bunu her şeye rağmen yapıyor.

Büyüme saplantısı

Büyüme öyle bir saplantı hâline geldi ve ekonomik çevreleri öyle totaliter bir şekilde domine ediyor ki ne üretildiği ve bu üretim sırasında nelerin feda edildiği asla dikkate alınmıyor. Madenler için eşsiz doğa parçaları, yeni inşaatlar için İstanbul’un su havzaları, daha fazla üretim için iklimin dengesi ve daha fazla tüketim için çalışanların ruh sağlığı yok ediliyor. 

  • Üstelik, bir ekonominin sağlıklı ve güçlü olması için büyümenin gerekli olduğuna dair inanç mantıklı bir gerekçeye de sahip değil. Öyle ki zamanında bizzat Kuznets, ABD Kongresi’ne sunulan bir raporda, ekonomik refahın ölçülmesinde GSYİH’nin kullanılması konusunda uyarıda bulunmuş ve büyümenin niceliği ve niteliği arasındaki bariz ayrımı vurgulamıştı. 

Ekonomik refah için toplam gelirin kişilere nasıl dağıtıldığına da bakılmalı diyen Kusnetz, “büyüme hedeflerinin neyin neden büyümesi gerektiğini de belirtmesi” gerektiğini ifade etmişti. 

Büyümeyle gelen ekolojik ve insani kriz

Bugün neyin nasıl üretildiğine ilişkin toplum olarak bir söz hakkımız bulunmuyor. Şirketler, insanlara ve doğaya ne kadar zarar verdiğini dikkate almaksızın, kendilerine en fazla kâr getirecek ürünleri üretip satıyor. Bu konuda iktidarlar da büyüme yarışında önlere geçebilmek için şirketleri destekliyor, onların önünü açıyor ve hatta üretimi artırmaları için onları maddi yollarla (yatırım kolaylıkları, vergi indirimleri, özelleştirmeler, vb.) teşvik ediyor.  

Bu “özgürlük” içinde şirketler de toplumun yararına olan fakat az kâr getirecek, örneğin toplu taşıma araçları, sosyal konut veya sağlıklı ve ucuz gıda gibi ürünlerdense, yüksek kâr marjına sahip zenginlere yönelik ürünlere, örneğin özel jetler, SUV araçlar, havuzlu villalar ve gösterişli takılara yöneliyor.

  • Bunların topluma hiçbir faydası yok ancak çok değerli madenler, sular ve diğer doğal kaynaklar bunların üretimi için harcanıyor ve iklim değişikliğiyle mücadelede zaten çok az kalan karbon bütçemiz bu gereksiz üretim nedeniyle daha da azalıyor. 

Üstelik bu lüks ürünlerin üretim süreci sıradan insanların omuzlarına binen yükü de artırıyor. İnşaat işçileri sosyal konut yapmak için harcayabilecekleri emeklerini, değil almak, kapısının önünden bile geçemeyecekleri villalara harcıyor; okula gitmesi gereken çocuklar zenginlerin takılarındaki elmasları çıkarmak için madenlerde çalışıyor; geleneksel yöntemlerle tarım yapabilecek çiftçiler, çok-uluslu gıda devlerinin fabrikasında çalışan işçilere dönüşüyor. 

Öte yandan yaşam standartlarını yükseltmeye çalışan orta sınıflar giderek daha fazla çalışmak zorunda kalıyor ve değerli yıllarını patronlarının kârı biraz daha artsın diye ofislerde ve gökdelenlerde geçiriyor. 

Peki çözüm ne?

Madem o kadar kötü, büyüme saplantısından kurtulmamız gerekir, değil mi? Öyle, ama bu o kadar kolay değil. Büyüme kapitalizme içkin bir mantık. Bir başka deyişle, bu mantığa dayanmayan bir kapitalizm mümkün değil. O yüzden önce kapitalizmden kurtulmamız gerekiyor. Ancak Žižek’e atfedilen sözde dendiği gibi, “Dünyanın sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolay.”

Fakat eğer hem dünyamızı hem de kendimizi kurtarmak istiyorsak kapitalizmin sonunu ve sonrasını düşünmemiz gerekiyor. İşte bu noktada gündeme gelen bazı alternatifler var. Türkiye’de çok farkında olmasak da dünyada, iklim değişikliğinin de etkisiyle, post-kapitalist ekonomik sistemler yoğun şekilde tartışılıyor. Hatta bu konuda “her kafadan bir ses çıkıyor” denen kısım aşıldı ve bazı alternatifler olgunlaştı. 

Bir ara sosyal demokratları heyecanlandıran AB’nin Yeşil Yeni Düzeni ne yazık ki artık bu alternatiflerden biri değil. Çözümün kapitalizm içinde olamayacağı hem tartışılarak hem de denenerek anlaşıldı. Eko-sosyalizm ise uzun yıllardan beri gündemde olan ancak kitlesini bir türlü genişletemeyen, kendi yankı odasına sıkışmış bir öneri olarak kaldı. Bununla birlikte, simit (doughnut) ve nabüyüme (degrowth) ekonomik modelleri giderek daha fazla insanı ikna ediyor. 

Ekolojik sınırlar içerisinde refah

Oxford Üniversitesi’nden ekonomist Kate Raworth’ün ortaya attığı simit ekonomisinin adı bu modeli gösteren diyagramdan geliyor.


Raworth’e göre ekonomik düzenimiz herkese “yaşamın temellerini” sunmakla yükümlü. Kimse sağlık, eğitim, gıda, su, konut gibi temel haklarda eksiklik yaşamamalı. Bir başka deyişle, herkesin asgari bir yaşam standardı olmalı. Bu, simidin iç çemberini oluşturmakta. 

Simidin dış çemberi ise ekolojik çatıyı göstermekte. Bu sınırın ötesine geçen bir ekonomik düzen “sürdürülemez ve yaşamı ayakta tutan ekolojik ve iklimsel dengeyi bozan bir düzen” anlamına gelmekte. Aralarında hava kirliliği, biyolojik çeşitliliğin kaybı ve okyanusların asitlenmesinin de olduğu dokuz farklı açıdan bu sınırların aşılabileceğini söyleyen Raworth’e göre sürdürülebilir bir kalkınma, ancak ekonominin iç ve dış çember arasında tutulmasıyla mümkün olabilir.

2017 tarihli Doughnut Economics kitabında GSYİH’yi, ekonomiyi amacından saptıran bir ölçek olması nedeniyle, diğer kuşların yuvalarına yerleşip o yuvadaki kuşları aşağı atan bir guguk kuşuna benzeten yazar, ekonominin gerçek amacına hizmet etmeye geri dönmesi gerektiğini söylüyor. 

  • Öyle ki bugünkü makroekonominin temel dört sorusunun “1. Ekonomik çıktıyı ne artırır veya dalgalandırır? 2. İşsizliğe ne sebep olur? 3. Enflasyona ne sebep olur? ve 4. Faiz oranları nasıl belirlenir?” olduğuna işaret eden Raworth, hiçbir ekonomistin hayatının hiçbir döneminde “GSYİH büyümesinin her zaman arzu edilir veya mümkün olup olmadığını” sorgulamadığına dikkate çekiyor. 

Oysa ekonominin amacı ve sağlıklı olduğunun göstergesi “Ne olursa olsun büyü!” gibi neye hizmet ettiği belli olmayan ve insan refahını ölçmeyen bir GSYİH hesaplaması değil; insanların asgari yaşam standartlarını karşılayabildiği, temel ihtiyaçlarını giderebildiği ve refah içinde olduğu bir ortamın yaratılması olmalı. 

Büyüme değil, ne üretildiği önemli

Ekonomiye benzer bir açıdan bakan ve giderek artan bir destekçi kitlesine ulaşan diğer bir post-kapitalist alternatifse benim “nabüyüme” diye çevirdiğim degrowth ekonomisi. (Orijinali Fransızca décroissance olan bu kelime şimdiye kadar Türkçeye daha çok “küçülme” olarak çevrildi ama bence doğru değil. Nedenini Yeşil Anayasalcılık kitabımda açıklamaya çalıştım.) Bu modelde öne çıkan unsur, genel olarak üretim artışının değil, neyin üretildiğinin önemli olması gerektiğine dair vurgu. 

Daha önce de bahsettiğim gibi, bugünkü ekonomik düzende neyin üretildiği önemli olmadığı gibi, bunun doğaya verdiği zarar ve iklim değişikliğine yaptığı etki de hesaba katılmıyor. İşte nabüyüme ekonomisini savunanlar diyor ki doğaya ve iklime zarar veren üretim ve tüketim azaltılmalı, doğanın ve insanların refahını artıran üretimler devam etmeli ve hatta bunlar artırılmalı. 

Çünkü genel anlamda baktığımızda bazı ürünler topluma hiçbir yararları olmamasına ve hatta zararları olmasına karşın bunların üretim ve kullanımları yüksek oranda karbon salımına neden oluyor. Örneğin özel jetler, SUV araçlar, havuzlu villalar ve tek kullanımlık plastikler. İklim değişikliğini 2 derecede durdurmak için zaten az olan karbon bütçemizi neden aşırı zenginlerin bu gereksiz ürünlerini üretmek için kullanalım? Bunların yerine eğitim, sağlık, sosyal konut ve toplu taşıma gibi toplumun geneline fayda sağlayan ve orta ve uzun vadede karbon salımını azaltan ürünler üretmeliyiz.

Büyüyecekse kamusal alan büyüsün

Tabii bu, ancak serbest piyasanın artık o kadar da serbest olmadığı, planlandığı ve neyin üretilip neyin üretilmeyeceğine toplumsal olarak karar verilen bir ülkede mümkün. Dolayısıyla nabüyümeciler, ekonominin toplumun %1’lik kesimi için değil, geneli için daha yararlı şekilde yönetildiği bir model öneriyor. James Hickel’ın Less is More adlı kitabında da belirttiği üzere bu model, insanların gelirleriyle daha fazla refah sahibi olabilmesi ve hayattan zevk alabilmesi için daha fazla büyümeye değil, üretimin yönetimine ihtiyacımız olduğuna vurgu yapıyor. 

Bu çerçevede, neoliberal ekonomik politikalar çerçevesinde özelleştirilen kamusal hizmet ve ürünlerin yeniden devletleştirilmesi önerilenler arasında. Böylece üretim azalsa da bu bir “yokluğa” sebep olmayacak. Timothée Parrique’in Ralentir ou Périr kitabında vurguladığı üzere, nabüyüme “istenmeyen bir küçülme” değil; bilinçli ve arzu edilecek bir tarzda gereksiz ve fazla üretimin engellenmesi. 

Mutluluk alternatiflerde olabilir

Örneğin suyun, ısınmanın, elektriğin, internetin ve temel gıda ürünlerinin herkese ücretsiz olarak sunulduğu, kaliteli sağlık ve eğitim hizmetleri için para ödenmeyen, haftalık çalışma süresinin—maaşlarda azalma olmadan—dört güne indiği ve şehir içinde metro, şehirlerarasıysa hızlı trenlerle seyahat edilen bir hayat daha kötü değil; bilakis daha güzel bir hayat olurdu. Sevdiklerimize ve kendimize daha fazla zaman ayırır, geleceğimizden daha az endişe ederdik. 

Sorun, neden böyle bir ekonomik düzende yaşamak varken, aşırı zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalan herkesinse zor, mutsuz ve depresif bir hayat sürdüğü bugünkü ekonomik düzene mahkummuşuz gibi davranıyoruz? Nasıl oluyor da çalışanları sömürdüğü gibi doğayı da sömüren, iklimi dengesizleştiren ve çocukların geleceğini çalan bu sisteme isyan etmiyoruz? 

İlla devrim yapmak zorunda değiliz. Kapitalizm tarihin belli bir anında ortaya çıktıysa belli bir anında da ortadan kalkabilir. Bugün artık olgunlaşmış alternatifler var ve belki de nihayet kapitalizmin sonunu ve sonrasını düşünmenin zamanı gelmiştir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Serkan Köybaşı

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Direktörü. 2005 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademik kadrosunda olan Köybaşı'nın ifade özgürlüğü, vicdani ret, hayvan hakları, doğanın hak özneliği ve iklim değişikliği hukuku gibi konularda makaleleri ve tebliğleri bulunmaktadır. 2023 yılında doçentlik eseri olarak “İklim Değişikliğine Karşı Yeşil Anayasalcılık” başlıklı bir kitap yayınlamıştır.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR