Bir köpeğe ölümü anlatmak: Sigrid Nunez’ın Dost'u

Mavi’yle karşılaştığımda henüz 45 günlüktü. 11 yıldır hakkımdaki duygularını, düşüncelerini—evet kendilerine has bir düşünce sistemleri var—gerçekten merak ediyorum. Sokak hayatını gözlemci ciddiyetiyle seyrederken kuşları kovalayamadığında hissettiği boşluğu, sevilmek istediğinde türlü oyunlarla vücuduma sürtünüşünü, küsünce bulunmak istemediği kuytulardaki durgunluğunu, sürprizli şaşkınlık ifadelerini, intikam için doğru zamanı bekleyen sabrını ve aslında acının, kederin, derdin, hazzın, mutsuzluğun dile gelmezliğine dair o büyük sırrı, sükutu anlamlandırmak istiyorum.
Gözlerimi dikip yüzüne baktığımda gözlerini usulca kapatırsa onaylandığını anlıyor; kuyruk hareketleriyle, tabiatın yabanıllığını anımsatan ses titreşimleriyle yetiniyorum. Rüya gördüğünü sandığım anlarda derin iç çekişleri bir şeyler söylüyor ama “dilime” tercüme edemiyorum.
“Hayvanın mağaraların, dağların, denizlerin sırlarına benzemeyen, özellikle insana hitap eden sırları vardır” diyor John Berger. “Hayvanlara niçin bakarız” başlıklı incelemesinde insanın hayvanın bakışında kendini nasıl gördüğünü anlatıyordu. Okurken düşünüyordum: Eğer söylediği gibi dilinin olmaması, hayvanın insandan ayrı kalmasının garantisiyse insan evcilleştirebildikleriyle nasıl “arkadaş” olabiliyordu? Hayvanların insanlara benzeyen ve hiç benzemeyen yanlarının sırları neydi gerçekten?
- Berger’e göre insan, bu sırların varlığını bir hayvanın bakışını yakalar yakalamaz fark etti. Bilimsel yaklaşım bütün sırların, insanla kökeni arasında olan hayvanın evrimleşme süreciyle ilgili olduğunu söylüyor.
Son birkaç yüz yıldır hayattan uzaklaştırılan yabanıl hayvanlar sanılanın aksine huzur getirmiyor insanın yalnızlığını büyütüyor. “Hayvanlarda insan niteliklerini görme eğilimi bizi iki kat daha tedirgin ediyor” diyor Berger. Bugün insanla hayvan arasındaki çelişkili ilişkinin temelinde o tedirginlik ve sırların peşindeki insanın yorgunluğu var. İnsanın öteki üzerinden varlığını anlamlı kılma çabasındaki çaresizlik bâki. Dolayısıyla ortak tepkilerdeki, duygulardaki işaretlerin peşine düşmek, onlara insansı özellikler atfetme eğilimi ürkütücü olsa da doğal. İnsan kendini tarif edilemeyen hakikat üzerinden kavramaya çalışırken hayatın gizemine dair sırları ancak yabani olanla sezebiliyor belki.
İki tür arasındaki farklılıklar ve benzerlikleri bulabilmek için mitler, masallar ve hikayelerle kendini tanrılaştırırken paradoksal biçimde “hayvanlaştıran” insan, hayvanın bakışında kendini daha berrak görebiliyor sanırım. Huzursuz eden duygu karmaşasından sıyrılmak için “insani hikayeler” yazmak hayatın basit bütünlüğüne de hizmet ediyor.
- Hayvanları kendi anlam dünyamıza katarak anlattıkça ebedi sessizliklerine yaklaşıyoruz sanırım. Evrimleşme sürecinde hayvan olmaktan vazgeçip kendini dille yeniden inşa eden “insan” öteki türlerle ilişkisini sorgularken nedense hep en başa dönüp “İnsan nedir?” sorusuna maruz kalıyor. Tabiattan, özünden kopuşunun bedelini düşünsel yeteneğiyle ödüyor.
Edebiyat büyük muammalara kısmen cevap verebilen, çoğu zaman da sadece soruların etrafında dolaşmayı seven, yoruma açık bir disiplin. Derrida asıl muammanın kendi ayna görüntüsüne bakan insanda değil, insanın bakışına karşılık veren hayvanda bulunduğunu söyler. Asırlar boyu hayvanlarla insanların dünyasını mitlerle birleştirmeye hevesli insanlığın arzusu böyle bir şaşkınlıkla şekillenmiş olmalı.
İlk evcilleştirilen hayvanlardan birinin köpek olduğu bilinir. Arkeolojik bulgular 36 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Deniz Gezgin Hayvan Mitosları’nın köpek bölümünde anlatıyor:
“Köpekle insanın başka türlü bir yakınlığı vardır, bunun inanç ve ritüellere yansımasını mitoslarla izleriz. Herodotos, Eski Mısır’da bir evin köpeği ölürse o evde yaşayanların kafalarını ve tüm bedenlerini kazıtarak yas tuttuğunu aktarır.”
Eski çağlardan beri evlerin bekçisi, çobanların yoldaşı olup sadakati temsil eden köpek çok sayıda mit, masal, hikaye ve romanın konusu oldu. Başka mitolojik hikayelerde farklılaştı. Gezgin’in tespiti bugün yaşadığımız kaosu net bir ifadeyle özetliyor:
“Anlatıcının kim olduğuna bağlı olarak mitoslardaki hayvan imgesi de hiç durmadan değişir. Bir hayvanın tüyünü takarak canlılığı duyurmaya gayret edenlerinkiyle, binlercesinin kanını dökerek dünyayı fethe kalkışanların mitleri bambaşka. Dolayısıyla anlattıkları hayvan da aynı değildir ve aslında her şey tek ağızdan söylenir. Sahibinin sesinden.”
Ölüm, yas, aşk ve sanat
Sigrid Nunez’e ABD’de Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandıran, geçenlerde New York Times’ın "21. Yüzyılın En İyi Kitapları" listesine de giren Dost (The Friend) kitabı o “masallardan” biri. Epeydir okunma sırasını beklerken kapaktaki iri Danua cinsi köpek resmiyle kendini hatırlattığını itiraf etmeliyim. Arka kapak bilgisi, romanın isimsiz kadın anlatıcısının aynı zamanda hocası da olan (yazar) en samimi erkek arkadaşının (aslında hayat boyu tutkuyla bağlandığı bir erkek) beklenmedik bir şekilde intihar etmesiyle acılı bir yas sürecine girdiğini ve Danua cinsi yaşlı köpeğini de evine almak zorunda kaldığını söylüyordu.

‘Dost’ - Sigrid Nunez, Çev: Ayça Sabuncuoğlu / Kafka Yayınları
Sadece hayvan-insan-köpek ikilisi üzerine inşa edilen buruk bir hikaye okuyacağımı sanıyordum. Yanılmışım. O isimsiz kadın kendisini yas sürecine taşıyan “çapkın yazarın” eşlerini ve sevgililerini, onlarla çarpık ilişkilerini tarif ederken acıtan yalnızlığının portresini de çiziyordu. Muhtelif sebeplerle kendini yalnızlığa mahkum eden bir kadının, sokağa atılmış, sahibi intihar ettiği için kendini yapayalnız hisseden yaşlı, iri ve uysal bir köpekle beraberliği, ilk bakışta denemeye yakın duran melez romanın esas meselesi gibi görünse de bu temayla sınırlı değil.
Edebiyat camiasına bakışı, değişen kültürel iklim, yozlaşan yazarlık anlayışı, “ayrıcalıklı” yazarlar, yazma eyleminin-kurmacanın doğası ve isabetli edebiyat alıntılarıyla okuru evrensel bir okuma macerasına çağırıyor. Kitabın tamamını okuduktan sonra neden o meşhur listelere dahil edildiğini daha iyi anladım: Yazı dünyasının arka bahçesi okurda, yazarda bir biçimde merak uyandırır.
Beni cezbeden, isabetli alıntılardan ziyade Apollo’yla (köpek) ilişkisine dair samimi tespitleri, eğlenceli mesafesi ve toplumun riyakar bakışlarını ifşa eden ironik anlatımı oldu. Nunez, kurmacanın gerçekliğini eleştirse de hâlâ ona inanıyor.
Tokyo’daki tren garında yıllarca dostunu-sahibini bekleyen meşhur köpeğin hikayesini hatırlatıyordu:
“Hiç kimse Hachikō’ya ölümü anlatamadı. Onu bir efsaneye dönüştürmekle yetindiler, şerefine bir heykel diktiler. Bugün neredeyse yüz yıl sonra, hâlâ ona övgüler düzüyorlar.”
Bu anlatının benzerlerinden farkı, “sırlara” hayvanların tarafından bakmasıyla sınırlı değil. Keskin ve acımasız bir dürüstlüğü var. Başka bir türe olan bağlılığın tehlikelerini olabildiğince sakin bir anlatımla resmetmesi insan-hayvan ilişkisindeki düalizmi de açığa çıkarıyor.
Hikayede kayıp ve yas duygusu iki tür arasında salınıyor. Ölen bir yakının ardından yaşanan gelecek kaygısının, yıkımın sadece insana has bir kırılma olmadığını vurgulaması önemli. Kadının köpeğe kitap okuma arzusunu ve aslında onun kendisine okumasını istemesindeki incelikli bağı sezebiliyorum. Bir hayvanla hayat paylaştığım için değil, merhametin güce göre değişebilen farklı veçhelerini gösterebildiği için.
Nunez’in Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanından yaptığı alıntı, insan-hayvan arasındaki dengelerin yıkılma potansiyeline dair dair isabetli bir örnek; Tekvin’i yorumluyor aslında:
“Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa ortaya çıkabilir. Kendi merhametine bırakılmış olanlara insan ırkının nasıl davrandığı görülsün o zaman. Bu ahlaki sınava tabi tutulduğunda, insanlık temel bir yenilgi yaşamıştır….o kadar temel bir yenilgi ki, bütün diğer yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.”
Koşullar dayatıldığında hemen herkesin zihnini meşgul eden cevapsız sorular beni de düşündürdü:
- İnsanın en başından beri hayvanlar üzerinde hâkimiyet kurması duygu dünyasını nasıl şekillendirdi?
- Âdem’in yaptığı ilk şeyin—tahakkümün başlangıcı—varlıklara isim vermek olduğunu bildiğimiz için mi hayvanlara isim veriliyor yoksa asıl sebep isimsizliğin boşluğundan korkmak mı? Aborjinlerin “Köpekler insanları insan yapar” yorumunun bir karşılığı olabilir mi?
- Köpekler sahipleri uğruna ölüyorsa tersi neden mümkün olmasın? Bir hayvanın yas tutabileceğine inanmamızı engelleyen asıl sebep ne?
- Köpekler itlaf edilmek için kamyonlarla sürüklenirken insanın ihanetini anlar mı? Hafızaları söylendiği gibi iyiyse ihanete nasıl dayanıyorlar?
- Çocuklar bu gerçeği hissedebildikleri için mi insan olmayanların yaşamadığı bir dünya hayali kuruyor? Hikayelerde başlarına kötü şeyler gelen köpekleri kurtarmak dürtüsüyle onları taklit ediyor olabilirler mi?
- Hayvanların acıya insanlardan daha iyi dayanabildiğini doğru olabilir mi? Birlikte yaşadıkları hayvanları barınaklara, “kimsesizliğe” terk edenler gerçekten birini incitmek için mi yapıyor bunu?
- Neden insanlar hayvanların acı çekiyor olmasını, insanların acı çekiyor olmasına göre genelde daha zor kabullenir?
Soruların farklı cevapları olabilir. Sonuncusun cevabı asla hissiyatlarını tam olarak bilemeyecek olmakla ilgili bir çaresizlik bence. Minnettarlığı ifade edememeleri belki… Ya da adı konamamış kadim bir keder tortusu.
“Kanımca hepimiz, bütün hayatımız boyunca, hayatın o ilk anlarının güçlü hatırasını muhafaza etmeliyiz; insan kadar hayvan da olduğumuz o zamanları, o ezici çaresizliği, kırılganlığımızı ve sessiz korku duygularımızı ve yeterince yüksek sesle bağırabilirsek, içgüdümüzün bize orada olduğunu söylediği korunma özlemimizi… Masumiyet biz insanların içinden geçtiği ve arkada bıraktığı, bir daha geri dönemediği bir şey.”
Yazar da farketmiş; Bu yaklaşım bazı insanları nedense öfkelendiriyor. Kendini tanrılaştıran insanın iyileşmeyen yaraları, hayvanla eşit olmayı reddediyor. Coetzee’nin Utanç romanında Lucy’nin istenmeyen köpeklerin kaderi üzerine yaptığı yorum o eşitsizliği tüm çıplaklığıyla yansıtıyordu:
“Bize Tanrı muamelesi yaparak bizi onurlandırıyorlar, bizse onlara eşya muamelesi yaparak karşılık veriyoruz.”
Bilim insanları hayvan davranışlarını duygularla değerlendirmekten kaçınıyor. Ben Nunes’in anlatıcısı gibi hayvanların duygularını insanın düşünme yetisiyle sınırlandırmasına itiraz ediyorum. Karşılaştırılması mümkün olmayan karmaşık bir yapı.
Kadın ölmeyi bekleyen yaşlı köpeğine Rilke’nin mektuplarını okuyordu. Seçtiği mektup, yaklaşımın gerisindeki tedirginliğin nedenini basit bir cümleyle hatırlattı:
“Belki de bizi korkutan her şey, en derindeki özünde, sevgimizi isteyen çaresiz bir şeydir.”
Belki de sahiden kendimizi kaybolmuş hissettiğimizde kitap okuduğumuz hayvanlar, dünya ağrılarını hafifletmenin en iyi yolunun bir kitapla esrimek olduğunu seziyorlardır. Acıyı iyileştirmek için ağrıyan yere yatan, efkarın titreşimini hisseden hayvanlar, bizi bizim onları tanıdığımızdan daha iyi tanıyor olabilirler mi?
“Yazmak acılı bir şey olmasaydı, yazmaya değmezdi” demiş öykücü Flannery O’Connor. Bu yorum, bedelini hırpalayan duygularla ödediğimiz ilişki biçimleri için de geçerli. Bir insanı, bir hayvanı kaybetmeyi göze alamayacak kadar sevmek acılı bir şey olmasaydı, sevmeye değmezdi.
Yaygın bir inanışa göre hayvan öleceğini bilmese de gerçekten ölmek üzere olduğunu o vakit yaklaşırken seziyormuş. Kendilerini bizim gibi ifade edebilselerdi son günlerinde neyi bilmek isterdiniz? Kıskançlık, öfke, pişmanlık, özlem, kaçırılmış fırsatlar, kırgınlık, yas süreci? Hayvanların hangi duygularıyla yüzleşmek iyileştirebilirdi?
- Onlara dair hatıralarınızı saklamak için yazmak ister miydiniz? Yazmak acıyı dindirir mi?
İsimsiz kadın, intihar eden yazar sevgilisinden kalan yaşlı ve suskun Apollo’yla vedalaşıyordu:
“Özlediğimiz şeyler—kaybettiğimiz ve yasını tuttuğumuz şeyler— özümüzde bizi gerçekten biz yapan şeyler bunlar değil mi? Hayatta istediğimiz ama hiç erişemediğimiz şeyler de cabası…Adını söylemek istiyorum ama kelime boğazımda düğümleniyor. Ah, dostum, dostum!”
Kedi dostumla vedalaşma fırsatım olur mu bilmiyorum. Acı verecek olsa da beni hissedeceğini biliyorum. Ona son anında okuduğum kitaptan ödünç aldığım Rilke’nin mısralarını fısıldamak isterdim.
Mavi’yle ben, birbirini koruyan, sınırlayan ve karşılayan iki yalnızlık değilsek neyiz?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta odağımızda gündemden düşmeyen sokak hayvanları yasasından ilhamla, edebiyat tarihinin meşhur köpekleri var. Hızını alamayanlar Esra Yalazan'ın kaleminden Sigrid Nunez’ın "Dost" kitabı değerlendirmesini de okuyabilirler.
02 Ağu 2024

YAZARLAR

Esra Yalazan
1965'de Ankara'da doğan Yalazan, 1989'dan beri haftalık, aylık dergilerde, gazete ve eklerinde, süreli yayınlarda muhabir, editör, yayın yönetmeni, yayın danışmanı olarak çalıştı. 2008’den itibaren periyodik yayınlarda edebiyat üzerine değerlendirmeler yazıyor. "Yasemin Mürekkebiyle" ve "Kelimeler ve Kader" adlı iki kitabı var.

Aposto Kitap
Kitap incelemeleri, edebiyat haberleri, editörden okuma önerileri.
İLGİLİ OKUMALAR



