Kıvılcım olarak gittiler, alev olarak döndüler: Bir zamanlar ‘beyin göçü’

“Beyin göçü” her zaman “kayıp”la birlikte anılmıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yurt dışına eğitim için gönderilen gençler, Türkiye’nin her alanda çok büyük atılımlara imza atmasına yardımcı olmuştu. Prof. Dr. Selçuk Şirin anlatıyor.
Kıvılcım olarak gittiler, alev olarak döndüler: Bir zamanlar ‘beyin göçü’

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

1981’den beri Türkiye’de meslek dayanışmasını ve saygınlığını güçlendirmek amacıyla kutlanan 24 Kasım Öğretmenler Günü, eğitimle ilgili sorunlar üzerine konuşmak için de bir fırsat sunuyor. Nitelikli eğitime ulaşmanın önündeki engeller ve öğretmenlerin karşılaştıkları zorluklar bir yana; refah, özgürlük, yüksek yaşam kalitesi beklentisi gibi nedenlerle yurt dışına göçen yetişmiş gençleri kaybetmemize neden olan “beyin göçü” de alarm verici boyutlara ulaştı. Oysa “beyin göçü” her zaman “kayıp”la birlikte anılmıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yurt dışına eğitim için gönderilen gençler, Türkiye’nin her alanda çok büyük atılımlara imza atmasına yardımcı olmuştu. 

Bu 24 Kasım’da, yaklaşık yedi yıldır beyin göçü üzerine gönüllü çalışmalar yürüten TMMB Yüksek Öğrenimli Türk Göçmenler (YÖTG) çalışma grubunun (yeni adıyla Bi’ Dünya Kıvılcım Derneği) “Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri” projesi kapsamında bir yazı dizisine başlıyoruz. Proje, 1923-1945 arasında çeşitli kurumların desteği ya da kendi imkanlarıyla yüksek öğrenim için yurt dışına gönderilen 500’den fazla öğrencinin hikayelerini ve Türkiye’ye katkılarını araştırıyor. Dizinin ilk yazısında ise New York Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selçuk Şirin’le cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze yüksek öğrenimi mercek altına alıyoruz.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, pek çok alanda olduğu gibi yükseköğretim alanında da hızla hayata geçirilen çok sayıda yenilik olmuş. Gelecek vadeden, çalışkan gençleri yetiştirmek konusunda adımlar atılmış ve bu sayede birçok genç, cumhuriyetin gelişmesinde kilit roller üstlenmiş. Bir uzman olarak, bu dönemde kısıtlı imkanlarla atılan bu adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mustafa Kemal’in liderlik vizyonunu anlamak için bakılabilecek pek çok nokta var: askerî dehası, devlet kurma sürecindeki ileri görüşlülüğü, cumhuriyete barış içerisinde geçmiş olması… Her biri tek tek Atatürk’ün neden eşsiz olduğunu anlatmaya yeter ama bir eğitim uzmanı olarak sadece eğitim alanında yaptıklarına bakıyor olsaydım dahi, tarih kitaplarındaki yerini açıklayabilirdim. Atatürk’ün eğitime yaklaşımı, başlı başına örnek teşkil ediyor. Hâlâ ne Türkiye ne de dünya tarihinde benzer bir başarı hikayesi görebiliyoruz.

Düşündüğünüz zaman, Mustafa Kemal Atatürk, askerî eğitim almış bir komutan. Böyle bir komutan, Kurtuluş Savaşı’nın tam ortasında, savaş devam ederken, 1921 senesinde Maarif Kongresi’ni topluyor. Bugün bile bütün dünyada sorun çözme mekanizması olarak yuvarlak bir masa toplayıp, o masada sorunun ilgilendirdiği bütün kesimlerin görüşlerini alıp, uzmanlara danışıp, ondan sonra yola çıkmak kolay kolay yapılamayacak bir şey. Aslına bakarsanız bu ortak çözüm arayışı, bizim Orta Asya’dan gelen şura geleneğimizden doğuyor. Mustafa Kemal bir bakıma o geleneği yeniden ortaya çıkarıyor. Bunu test ettiği ilk alanlardan biri de eğitim. Savaş henüz devam ederken savaşı bırakıyor ve aralarında Ziya Gökalp gibi aydınların, önde gelen tarihçilerin ve çok sayıda eğitimcinin yer aldığı bir kongre düzenliyor.

Mustafa Kemal'in savaşı bırakıp eğitime odaklanmasının çok önemli bir sebebi var; daha  kurulmamış cumhuriyetin nüvesini insanın oluşturacak olması. Bizim doğal kaynağımız insan. İnsana yatırım yapmanın yolu da eğitim.

O dönemde 30-40 lise, 200-300 ortaokul var, okur-yazar oranı yüzde 5-6 seviyelerinde. Nüfusun yüzde 80’i köylerde yaşıyor, pek çok yetişkin askerde. Fakat burada asıl önemli nokta böyle bir ortamda, bu istatistiklere bakıyor olmaları. Bu sorun çözme mantığı açısından o kadar kıymetli ve ihtiyaç duyulan bir yöntem ki... Bunu detaylı anlatmak istememin nedeni aslında Mustafa Kemal’i anarken onun sorun çözme ve vizyon geliştirme becerilerinin bugüne de ışık tutacağını biliyor oluşum.

Verileri topluyor, gözlemliyor ve ihtiyaçlarımızı belirliyor. Bu verilere bakınca herkesin görebileceği gibi Mustafa Kemal’in de ilk olarak aklına gelen, köylerde eğitim seferberliğini başlatmak. Köylü nüfusu bu kadar çok olan bir ülkede köye eğitim götürmeden sanayileşmeyi başaramaz ve herhangi bir atılımda bulunamazsınız. Bu noktada ortaya çıkan bir diğer soru da bu nüfusu kimin eğiteceği sorusu. Bu, eğitimcilerin de eğitilmesi ihtiyacını doğuruyor. Yani yükseköğretime bir yatırım yapılması gerekiyor.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk, bizim yetişmiş insanı yetiştirecek, yani bir anlamda  üniversite sistemini kuracak bir kuşağa ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Bunun için, “Her alanda dünyada en iyi eğitim neredeyse, öğrencilerimizi oraya gönderelim; eğitim alsınlar, geri gelsinler ve bize eğitim aldıkları alanlarda sistemler kursunlar.” diyerek bu uygulamayı başlatıyor. Yani Türkiye’nin geleceğine yatırım yapıyor. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kaynakları sınırlı. Bu sınırlı kaynakları nereye harcayacağı konusunda belirli tercihler yapmak zorunda kalıyor. Tıptan sanata, arkeolojiden müziğe çeşitli alanlarda öğrenciler gönderiliyor. Bugün dönüp geçen yüzyıla bakınca, sistemi kuran insanların neredeyse tamamı Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1923’ten sonra yurt dışına gönderilen, cumhuriyetin kurucu kuşağı. Bu, zamanın çok ötesinde bir yatırım ve Mustafa Kemal Atatürk o günün koşullarıyla, o gün yapılacak en doğru yatırımı yapmış.

Söylediğiniz gibi, giden öğrenciler arkeolojiden kütüphaneciliğe çok çeşitli  uzmanlıklarla yurda dönüyor. Bu öğrenciler uzmanlık alanlarını yeteneklerine ya da ilgi alanlarına göre mi, yoksa cumhuriyetin ihtiyaçlarına göre mi seçmişler? Bu konuda  günümüzle karşılaştırıldığında nasıl bir meslek yönlendirmesi yapılmış?

Eğitim, sağlık, mühendislik, sanat... Pek çok konuda pek çok insan yetiştirilmek üzere  gönderiliyor. Tabii cumhuriyetin ihtiyaçları belli ama o ihtiyaçları karşılayacak öğrenciler de mevcut sınırlı eğitim sistemi içerisinden seçiliyor. Mesela heykeltıraş gönderilecek, heykeltıraş olabilmesi için sanata yatkın olması lazım. Eğitim sistemi ve o sınırlı okullar  içerisinde öğretmenler öğrencileri tespit ediyor. Mustafa Kemal Atatürk bu konuya ciddi bir  mesai harcıyor. Bunların pek çoğuyla da kişisel temas hâlinde. Öğrenim için gidenlere tek tek özel mektuplar gönderiyor. O kadar güzel hikayeler var ki…

Biliyorsunuz bizim projemizin çıkış noktası da Mustafa Kemal Atatürk’ün Ord.  Prof. Dr. Sadi Irmak’a gönderdiği telgraftaki “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz. Gür alevler hâlinde dönmelisiniz” cümlesi…

Tabii. Her gidene bir mektup veriliyor. O mektupta diyor ki “Senden beklentim budur.” Şimdi  düşünsenize ülkenin cumhurbaşkanı bireysel olarak tek tek gidenlerle ilgileniyor. O giden  öğrencilerden biri de Mustafa İnan mesela. Mustafa İnan’ı Oğuz Atay’ın romanından çok iyi  tanıyoruz. Yanılmıyorsam Adana’daki öğretmenleri “Bu iyi bir öğrenci, bu öğrenciye yatırım yapabiliriz” diyor. Mustafa İnan’ın ilgi alanı mühendislik. Lise sonrasında Yüksek Mühendis Mektebi’nde leyli meccani okuyor. Devamında yurt dışına gidiyor, doktorasını yapıp dönüyor ve Türkiye’de mühendisliğin gelişmesine, mühendislik fakültelerinin kurulmasına çok ciddi katkılarda bulunuyor.

Mustafa İnan örneğinden yola çıkacak olursak, biliyorsunuz ki eşi Jale İnan, Türkiye’nin ilk kadın arkeoloğu ve kendisi de bir “kıvılcım.” Yurt dışına gönderilen öğrenciler arasında kadınlara da ciddi oranda yer verilmeye çalışılmış. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Mustafa Kemal’in dehası, kadınlara verdiği değerden de anlaşılıyor. O dönemde Türkiye Cumhuriyeti her anlamda kadınların topluma, istihdama, eğitime ve siyasete katılımı bağlamında Avrupa’nın çok ötesinde. Dünyada pek çok ülkeden önce, ülkemizde bu haklar kadınlara bir bir tanınıyor.

1920’lerin 1930’ların dünyasında, bazı ülkelerde üniversitelerin sadece erkeklere açık olduğu, bildiğimiz pek çok köklü üniversitenin kadın öğrenci almadığı düşünüldüğünde bu çok çok önemli bir adım. Örnek vermek gerekirse Harvard Hukuk Fakültesi ilk kadın öğrencisini 1947’de alıyor. Türkiye’de ise kadınlar kimya, resim, müzik, tıp gibi pek çok alanda eğitim için yurt dışına gönderiliyor. Yani tek bir alana hapsedilmiyorlar. En önemli örneklerden biri de sağlık sektörü. Cumhuriyet kuşağı dediğimiz kuşak ve sonrasında sağlıkta “destan yazan” isimlerin pek çoğu kadın.

Bugün baktığımızda ise Türkiye’de kadın vali, kadın bakan, kadın milletvekili sayısı çok az. Ne yazık ki Türkiye bu konuda cumhuriyetin kurulduğu yıllara göre çok geride.

Bir konuşmanızda “Bizim bir-iki mucize isme değil, mucize bir kuşağa ihtiyacımız var”  demiştiniz. Bu örneklerden de yola çıkarak bu kuşağın “mucize” olduğunu söyleyebilir  miyiz?

Kesinlikle öyle. Birkaç güzel fikir, birkaç inovasyon, hayatın doğası gereği ortaya çıkacaktır. Normal dağılım içerisinde bu tek tük isimlerin çıkması zaten doğaldır; fakat bizim ihtiyacımız olan, bir kuşağın tamamının çok iyi yetişmiş olması. Yani ortalama motivasyona sahip, ortalama beceriye sahip bireyleri iyi yetiştirebildiğiniz zaman o sistem ilerler. Yoksa çok iyi olanları çok iyi yetiştirmeye gerek yok, onlar zaten bir yolunu bulacaklardır.

Bu da sanırım kaliteli yüksek öğrenim kurumları sayesinde kazanılır. Geçmişten günümüze, Türkiye’deki yüksek öğrenim kurumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Üniversitelerimizin bilime katkılarını nasıl görüyorsunuz? Bildiğiniz üzere çeşitli üniversite sıralamaları var ve üniversitelerimizin dünya sıralamalarındaki yerleri (her ne kadar tartışmalı olsa da) ne yazık ki çok da iyi değil. Bunu neye bağlıyorsunuz?

O dönemde bildiğiniz üzere ülkenin kaynakları sınırlı. Ülke savaştan yeni çıkmış ve halen  Osmanlı döneminden kalma borçları ödüyor. O koşullarda Mustafa Kemal bir yandan yurt dışına sistem kuracak insanları gönderirken diğer yandan da Hitler’in Almanya’da yaratmış olduğu krizi fırsata çevirerek Almanya’dan kaçan Yahudi bilim insanlarının Türkiye’ye getirilmesi için büyük çaba gösteriyor. Tek tek pek çok kişiye mektup yazıyor, hatta Albert Einstein’a yazdığı mektup meşhurdur. Bu sayede birçok kıymetli bilim insanı Türkiye’ye geliyor.

Mesela, Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi o dönemde kuruluyor ve o dönem için dünya çapında sözü geçen bir fakülte. Gelen tarihçiler, arkeologlar ve felsefecilerle, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi çağının ötesine taşınıyor. Düşünün o dönemde Sümeroloji, Hititoloji gibi bölümler var ve bunların bazılarının dünyada karşılığı yok; ilk buradan çıkıyor. İstanbul Üniversitesi de aynı şekilde çok başarılı bir dönüşüm sürecinden geçiyor.

Devamında ise Türkiye’de eklektik bir yükseköğrenim sistemi kuruluyor. Bunu bir nevi  gecekondulaşma gibi de düşünebilirsiniz. Bir sistemsizlik var ama bunun yarattığı bir avantaj da var: Mesela daha Amerikan tarzı ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi gibi üniversiteler  kuruluyor. Bu bahsettiğim üniversiteler, oradan gelenlerin de etkisiyle daha çok Avrupa  geleneğine dayanan üniversitelerken, bu kez farklı tarzda öğretim kurumları açığa çıkıyor. Her iki tarzın da avantajları var; hatta ikisinin birarada olması da bir avantaj.

Fakat daha sonrasında YÖK’ün kurulduğu dönemdeki baskıcı uygulamalar, karar verme süreçlerindeki hiyerarşik yapı, üniversite ortamlarında özgürlüğün sınırlandırılması ve eleştiri  mekanizmalarının önünün kesilmesi gibi etkenler, ne yazık ki Türkiye’deki üniversiteleri işlevsiz hâle getiriyor. Geldiğimiz noktada, Türkiye’deki üniversitelerin çok önemli bir kısmı diploma verme dışında bir özelliği olmayan, verdiği diplomanın Türkiye dışındaki değeri de sınırlı yapılara dönüşmüş durumda.

Üniversitelerin uluslararası sınıflandırılmasında bakılan tek bir kriter var, o da bilimsel çıktı.  Yani bir üniversitenin kalitesini iyi dergilerde çıkan yayınlarla, o üniversitedeki hocaların  aldıkları atıflarla, yapmış oldukları çalışmalarla, aldıkları patentlerle ve ödüllerle ölçeriz. Türkiye bütün bu ölçeklerde her sene maalesef daha da kötüye gidiyor. Üniversite ve üniversite mezunu sayısı arttıkça, Türkiye’deki ekonomik süreçlerin de iyileşmediğini görüyoruz. Üniversitelerin şu an işlev ve amaçlarından çok uzak bir noktada olduğunu üzülerek söyleyebilirim.

Yükseköğretimin dengeli dağılması amacıyla, özellikle 2006 sonrasında çok sayıda  üniversite açıldı. Bugün ülkemizde 206 üniversite var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz, her ilde bir üniversite olmalı mı?

Sonuçta sınırlı kaynağımız var ve bunu nereye harcayacağımız önemli, değil mi? Biraz önce  Mustafa Kemal Atatürk’ün kısıtlı kaynakları nasıl harcadığını konuştuk ve şu an nasıl  harcanıyor?

Her ile bir üniversite kurulmasının nedeni siyasidir. Bir ilde üniversite olduğunda orası prestij kazanıyor. Bir anlamda ekonomik bir aktivite oraya geliyor. Üniversitenin kuruluş gerekçesi evini kiraya vermek isteyenler için bir pazar oluşturma ya da yurda gelen öğrencilerin alışveriş yaparak ekonomiyi canlandırmasına dayandırılamaz. Amerika’daki üniversitelerin tarihine baktığınız zaman üniversiteler dağın başına, şehirlerin dışına ya da yerleşim alanlarının dışına kurulmuştur. Aslında bizim Köy Enstitüleri’nin kuruluşuna çok benzer.

Baktığınızda bizdeki mantıkla Floransa, Roma, Londra gibi şehirlere de 20 tane özel üniversite kurulabilir. İstanbul’daki üniversite sayısını artık bilmiyorum, bunlar ne yazık ki rasyonel olarak açıklanabilecek kararlar değil. Üniversitelere yapılan yatırımın da geri dönüş oranının en düşük olduğu yatırımlardan olduğunu söylemeliyim. Hatta Chicago Üniversitesi’nden Nobel ödüllü ekonomist James Heckman’ın bu konuda yaptığı bir çalışma var. Eğer yatırım yapacaksanız okul öncesine yatırım yapın diyor.

Bu sebepten eğer ben sıfırdan bir eğitim sistemi inşa ediyor olsaydım, üniversitelerin sayısını  yarıya indirir, hatta daha da azaltırdım. Bu kadar çok insanın üniversiteye gitmesine gerek yok. Türkiye’de şu anda üniversitenin verdiği eğitimi de aslında lisenin vermesi gerekiyor. Yani bu eğitim lisede verilmiş olsaydı eskiden olduğu gibi sınırlı sayıda üniversite zaten bizi alıp bambaşka yerlere götürürdü. 1980’lerin başına kadar Türkiye’de sınırlı sayıda  üniversite vardı, kalkınma hikayemizi biliyorsunuz.

Günümüzde çok sayıda genç, yükseköğretim amacıyla yurt dışına gidiyor. Özellikle ülkenin önde gelen liselerine bakıldığında eskiden oldukça düşük olan yurt dışında üniversite okuma oranları, bugün pek çok lise için %90’ların üzerinde. Bunun sebebi az önce bahsettiğiniz yüksek öğrenim kurumlarındaki yetersizlik midir?

Bunun ana sebebi yükseköğrenim kurumlarındaki yetersizlik değil, çünkü bu aslında bir sonuç. Türkiye’de şu anda bir sistem sorunu yaşanıyor, her alanda bir tıkanıklık söz konusu. Yani her aşamada yönetişim dediğimiz kavramdan söz ediyorum. Onun da başlangıç noktası, kurum ve kurallarıyla bir anayasal düzene ve uluslararası standartlarda insan haklarına dayalı kanunlar silsilesine, daha doğrusu kurallar toplumu olmaya ne kadar yatkın olduğunuzla ilgili.

Burada Daron Acemoğlu kıymetli bir referans olabilir. Türkiye’nin, kuralların net ve herkese eşit işlediği bir ülke olduğu noktada, yine bir çekim merkezi olacağını varsayabiliriz. Cumhuriyetin başlangıcında şartlar öyle olduğu için belki de herkes geri dönmek için çırpındı. Çünkü şunu biliyorlardı, “Çok çalışırsam emeğimin karşılığını alabilirim.” Rekabet elbette her yerde olmalı ancak rekabetin olduğu yerde kurallar adil ve net bir şekilde, herkes için eşitlenmeli. Şu an Türkiye’deki en büyük sıkıntının burada olduğunu görüyorum. Öyle gördüğüm için de oturup Ya Adalet, Ya Sefalet diye bir kitap yazdım.

Geçmişin aksine günümüzde yüksek öğrenim için yurt dışına giden parlak beyinlerin  birçoğu geri dönmeyip, çalışmalarını ABD, Almanya, Kanada ve İngiltere gibi ülkelerde sürdürüyorlar. Eğitim ve akademik kariyer amaçlı göçün yanı sıra son yıllarda üniversite mezunlarının yurt dışına göçü de ciddi anlamda artmış durumda. Bu durumu tersine çevirmek mümkün müdür?

Yurt dışına geri dönme şartıyla öğrenci gönderme, Cumhuriyet’ten sonraki yıllarda da devam ettirildi. Fakat bu çabaların çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Bu dönemlerde yaşanan geri dönmeme ya da dönememelerin en büyük sebepleri, sistem tarafından kabul görmeme ya da geri dönecek bir yer olmamasıydı. Bu durum Türkiye’de ciddi döviz kaybına da yol açtı. Şu anda bile ciddi bir kriz yaşanıyor, pek çok insan borcunu ödeyemiyor hatta intiharlar bile söz konusu.

O dönemde ise gönderilen herkesin geri geldiğini, hatta fazlasıyla geldiğini görüyoruz. Yani şöyle açıklayabiliriz: Devlet 500 kişi gönderiyor diyelim, devletin gönderdiğinden çok daha fazla sayıda insan eğitim alıp geri geliyor. İnsanlar kendi özel kaynaklarıyla, farklı kurum ve kuruluşların burslarıyla Almanya, Avusturya, ABD, İngiltere gibi ülkelerde eğitim alıyorlar ve hiçbiri orada kalmayıp Türkiye’ye geri geliyor, ülkeye hizmet ediyor.

Bu söylediğinize bir örnek vermek istiyorum. Örneğin Sabahattin Eyüboğlu devlet  bursuyla Fransa’ya eğitime gönderiliyor ve kardeşi Bedri Rahmi Eyüboğlu sonrasında  bunun da etkisiyle hem aile hem de kendisiyle bursunu paylaşan ağabeyinin desteğiyle Fransa’ya eğitim için gidiyor.

Aslında bu insanların katlanarak geri dönmesi, Türkiye’nin o dönemde nasıl bir çekim merkezi olduğunun da göstergesi. Gidenler belki o dönemlerde Batı’da, İngiltere’de ya da Amerika’da kalıp çok daha başarılı olabilirlerdi. Bunun örnekleri de var. Mesela sosyal psikolog Muzaffer Şerif, dönemin en iyi okulları Harvard ve Columbia’da okuyor. Sonra Türkiye’ye geliyor. Maalesef koşullar onu sistemin dışında bırakıyor. Bir süre hapiste yatıyor, devamında kısa bir süre sonra Amerika’ya gidiyor ve dünyada sosyal psikoloji denildiğinde anılan 3-4 isimden biri hâline geliyor. Çok kıymetli deneylere imza atmış biri. “Survivor” isimli ünlü yarışmanın başlangıcı, onun Robbers Cave ile yaptığı bir deneye dayanır. Bu kadar büyük bir değerden söz ediyoruz. Neden anlatıyorum Muzaffer Şerif’i? Çünkü adam gözaltına alınıyor, görevden alınıyor fakat Amerika’ya gittikten iki yıl sonra, 1947’de “Ben gelmek istiyorum” diye başvuruyor. Yasa gereği alınamıyor. O dönemde bütün üniversiteler devlet üniversitesi olduğu için ve eşinin Amerikalı olması sebebiyle bürokratik nedenlerle alınmıyorlar. Şu kısım önemli: Muzaffer Şerif geri dönmek için çırpınıyor ancak olmuyor. Bugün ise bu tablo tam tersi maalesef.

Bugün, gençler Türkiye’de durmayıp başka  lkelere gidiyorlarsa; binlerce doktorumuz, binlerce yazılımcımız her sene Türkiye’yi terk ediyorsa, burada bakmamız gereken, Türkiye’nin yaratmış olduğu iklimin becerikli insanların tutunmasına müsaade edip etmediğidir.

Son olarak bir de geleceğe yönelik tavsiyelerinize değinelim. Türkiye Cumhuriyeti’nin  ikinci yüzyılında yükseköğrenim kurumlarının nasıl bir vizyonla hareket etmelerini önerirsiniz? Örneğin ne gibi iyileştirmeler yapıldığında üniversite sıralamalarında ilk  100’de Türk üniversitelerini de görebileceğiz?

Yükseköğrenim kurumlarının özerk ve özgür olması lazım. Bilim ancak bilim insanlarının  özgür ve güvende hissettikleri ortamlarda gelişir, baskıcı ortamlarda, yasakların olduğu ortamlarda gelişemez. Dolayısıyla Türkiye’de üniversiteler eğer bilim yuvası olacaksa, ki bir üniversitenin amacı budur, özgürlük olması gerekir. Bu arada Türkiye’de “Üniversitenin amacı bireyi iş sahibi yapmak” gibi bir algı var ancak üniversitenin amacı bu değildir. Bunu meslek liselerinde kazanabilirsiniz.

Üniversitelerde her konuya farklı çerçevelerden ve eleştirel bakmayı becerebilen açık fikirli insanlar olmalı. Öğrenciler ancak böyle bir zenginlikle yetiştirildiklerinde inovasyon ve patentler ortaya çıkar. Bilimsel gelişim ve toplumsal sorunlara yaratıcı çözümler ancak böyle ortamlarda olur. Türkiye’nin üniversiteleri bina ya da sayı olarak görmeyi aşıp, artık nicelik yerine niteliğe bakması lazım. Önümüzdeki dönemde aşmamız gereken en büyük sorunlardan bir tanesi de bu olmalı.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Esra İçer (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi)

Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi'nden Esra İçer

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta