Bizans Dönemi Arapça-Yunanca Tercümeleri İçinde Astroloji Metinlerinin Yeri

Yıllardır beni mutlu kılan, haylazca gülümsetip bazen de yüksek sesle kahkaha attıran şey, Bizans Dönemi Arapça malzemelerinin, Bizans edebi ve ilmi kültürü hakkında bildiğimizi düşündüğümüz her şeyi geriye dönük olarak tekrar yazabilmeyi sağlayacak kanıtı teşkil etmesidir.
Bizans Dönemi Arapça-Yunanca Tercümeleri İçinde Astroloji Metinlerinin Yeri

Yazı: Maria Mavroudi 

Çeviri: A. Tunç Şen

Modern Bizans çalışmaları, Bizans kültürünü bir bütün olarak değerlendirmekte hayati bir amil olan Arapça metinlerin Yunanca tercümeleri meselesini, özellikle de bu metinlerin antik Yunan edebiyatı ve ilmi kültürüyle olan ilişkisini, ancak çok sınırlı bir şekilde ele almıştır. Bu eksikliğin temelinde, Bizans medeniyetinin daimi bir gerileme içinde olduğuna dair genel menfi yaklaşım ile –ki bu yaklaşım ancak 1980’lerde ve 90’larda düzelmeye başladı– adına “Batı medeniyeti” denen yapının şekillenmesinde Bizanslıların payının öyle fazla yaratıcı eylemlerde bulunmaksızın ya da kendi özgün katkılarını yapmaksızın sadece ve sadece antik Yunan döneminde yazılmış metinleri muhafaza etmiş olmak olduğu düşüncesi yatıyordu.

Bizans döneminde Arapçadan Yunancaya yapılan tercümeler içinde aynı Bizanslı mütercimler tarafından çevrilmiş ve aynı entelektüel muhitlerde kullanılmış astrolojik ve astronomik eserler hatırı sayılır bir yer tutar. Ki bu şaşırtıcı değildir. Nihayetinde astroloji, antik dönemden modern zamanlara kadar astronominin pratiğe döküldüğü birkaç önemli alandan ve yıldızlardan anlayan bir alimin hizmetleri karşılığında himaye görebileceği az sayıdaki yoldan biriydi. Sözgelimi erken modern dönemde önde gelen Avrupalı gök bilimcilerden addedilen Galileo ve Kepler de astroloji ile iştigal etmişti. Bizans döneminde Arapçadan Yunancaya eserlerin tercüme edildiği diğer alan lar arasında tıp ve farmakoloji, kimya, kum falı, rüya tabiri ve semavi işaretlerin yorumu türü fal çeşitleri, hükümdarlara öğütler mahiyetindeki siyasi nasihat literatürü ve azizlerin menkıbelerini anlatan eserler yer alıyordu. Günümüz okurları için bu, birbirinden farklı disiplinlerin potpurisi gibi görünebilir, zira modern kategorilere göre bunların kimisi “bilim” iken diğerleri “sözde-bilim”dir. Hükümdarlara öğütler literatürünün de “kurmaca”ya ya da “söz sanatları”na dair olduğu düşünülür. Azizlerin menkıbeleriyse “dini” kabul edilir. Bütün bu disiplinlerin Orta Çağ evreninde paylaştığı şey, her birinin “felsefi” bir altyapısının olması (ki bu felsefi tarafı, girift teorik çerçeveyi sağlıyordu her ne kadar bu disiplinlerdeki müellif ve mütercimlerin tamamı bu teorik bakıştan aynı oranda pay almış olmasa da) ve hükümdarlık saraylarında ihya olunmalarıydı. İmparatorluğun hizmetindeki bürokrat ve nedimlerin bu disiplinlerle haşır neşir olmaları gerekiyordu. Tercüme edilen metinler saray içinde yaşanacak bir kariyer için kuvvetli bir araç olabilirdi.

Bizans döneminde Arapça astrolojik metinlerin Yunanca tercümelerini anlamamızı sağlayacak en kapsamlı çalışmaları yapan araştırmacı özlemle andığımız David Pingree’dir. Onun bu çalışmaları, onun antik dönem başlarından Orta Çağ’ın sonlarına uzanan süreçte astronomik ve astrolojik bilgilerin bir kültürden diğerine yayılması üzerine hayat boyu yürüttüğü daha geniş ölçekli incelemelerin bir parçasıydı. 1954’te Harvard Üniversitesi’nde Sanskritçe ve Klasik Filoloji alanlarında lisans dereceleri aldıktan sonraki sene Roma’da Yunan paleografyası öğrenirken burada, içinde 12. asırda yazılmış bir astroloji metninin de olduğu 14. yüzyıldan bir Bizans el yazmasına rastladı (MS Vat. Gr. 1056). Pingree, bu el yazmasının derkenarlarında Hint astrolojisine dair kimi referanslar bulmuştu. 6. yüzyıl Hint dünyasından bir gök bilimci ve matematikçi olan Varahamihira’nın 20. yüzyılda basılmış bir eserine müracaat eden Pingree, burada Yunanca teknik terimlerin 8. yüzyıldan itibaren Hint yazı sistemi içinde kullanıldığı bilgisiyle karşılaşmıştı. Bu, Varahamihira’nın yaşadığı dönemden sonraki yüzyıllarda da Hint astrolojisinde Yunanca terimlerin rağbet bulmaya devam ettiğini gösteriyordu. Vat. Gr. 1056’daki malzeme açıkça Arapçadan tercüme edilmiş olduğu için, Pingree’ye göre Yunan astrolojisinin Hindistan’a ulaştığı, oradan İslam dünyasına geçtiği, oradan da Bizans topraklarına geldiği aşikardı. Bunun nasıl gerçekleştiği sorusu Pingree’nin sonraki 50 yıl boyunca çalışmalarını şekillendirecekti.

Hermes Batlamyus’a Kozmoloji Öğretiyor, Doğu Akdeniz, takriben 500-600 arası. J. Paul Getty Müzesi, Los Angeles


Pingree ayrıca “Meraga okulu” olarak bilinen yapıda üretilmiş eserlerin Yunancaya girişiyle de ilgileniyordu. Bu eserler, İlhanlı Hükümdarı Hülâgü Han’ın 1259’da (bugün İran’ın Doğu Azerbaycan vilayetinde yer alan) Meraga’da kurdurduğu rasathanede çalışan ve çoğu etnik olarak İranî sayılabilecek müneccimler tarafından Farsça ve Arapça yazılmıştı. Meraga rasathanesi on dördüncü asır ortalarında artık faaliyette değilse de bu gelenek önce Tebriz’e, daha sonra Semerkant’a ve oradan da Fatih Sultan Mehmed döneminde Osmanlı İstanbul’una taşındı. Bu bilgi aktarımı sürecinin başlıca aktörlerinden biri (ya da hakkında en çok malumat sahibi olduğumuz kişi), 1240 ya da 1250 civarında doğan ve 1315’ten sonra da hala hayatta görünen Gregory Chioniades’ti. Chioniades astronomi (ve tabii ki astroloji) okuduğu Tebriz’de daha sonra piskoposluk da yapacaktı. Bir süre Tebriz, Trabzon ve Konstantinopolis arasında mekik dokuyan Chioniades’in anlaşılan buradaki diğer alimlerle de bağlantıları vardı. Kopernik’in Chioniades ve “okulu” (eğer sahiden böyle idiyse) tarafından üretilmiş metinler vasıtasıyla Meraga’daki gezegen hareketleri modellerine aşina olmuş olması ihtimalini ilk kez David Pingree’nin hocası Otto Neugebauer dile getirmişti. Meraga’daki gök bilim çalışmaları geleneğinin Yunanca konuşulan dünyaya aktarımı konusundaki çalışmalar, Pingree’nin öğrencisi olan Joseph Leichter ile Yunanca metinlerin Farsça ve Arapça orijinallerine odaklanan ve Türkiye’den Hindistan’a uzanan etkileyici büyüklükte bir yazma eser koleksiyonu üzerine çalışan Jamil Ragep eliyle sürdürüldü.

11. asırda Arapça eserlerin Yunanca konuşulan Bizans dünyasına aktarımını anlamaya yönelik mühim bir başka adım Hélène Condylis’in 1997 tarihli çalışmasıdır. Bu çalışma, tıp, astronomi ve astrolojiyle de ilgilenmiş meşhur bir 11. yüzyıl hezarfeni olan Symeon Seth’e ve onun, orijinali Hintçe Pançatantra masalları olan Arapça Kelile ve Dimne külliyatını Yunanca tercümesine odaklanır. Seth’in Yunanca tercümesinin el yazması geleneği, Kelile ve Dimne’nin İmparator Alexios Komnenos’un (hük. 1081-1118) isteğiyle yapıldığını gösterir. Bu da oldukça muhtemeldir zira Orta Çağ’da gerek Doğu’da gerek Batı’da bu tür hayvan hikayeleri, hükümdarların eğitimi için uygun nasihatlar ya da hikmetli bilgiler olarak görülüyordu. Bu Yunanca tercümenin muhtelif uzunlukta içerikler ihtiva eden en aşağı 44 yazması bulunuyor (ki bu sayı da eserin popülaritesine ışık tutuyor). Condylis’in de vurguladığı üzere eserin mütercimi Yunanca metni gerek pagan kültüre gerekse Hristiyan Yunan literatürünün yüksek kültürüne dair kapsamlı referanslarla zenginleştirmişti. Bu da metnin Bizans kültür dairesine intibakının anahtarıydı. Condylis aynı zamanda Seth’in tercümeye yaklaşımının (antik dönemden beri tercümelerin değişmez yöntemi olan) motamot, yani kelimesi kelimesine olmaktansa duygusu duygusuna olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, Seth Arapça mefhumları, Bizans kültüründe geçerli olan muadili kavramlarla karşılamaya öncelik tanımıştı. Örneğin Pançatantra’da Hindistan kralına karşı entrika düzenleyen uğursuz Brahmanların öyküsü anlatılır. İbn Mukaffa’nın Arapça tercümesinde Brahmanlar bahramîyûn olarak yazılır ve an-nussâk (dinine bağlı, salih kimse anlamındaki nâsik sözcüğünün çoğulu) olarak açıklanır. Seth ise Arapça bahramîyûn kelimesini oi philosophoi (filozoflar) ya da oi philosophountes (felsefe yapanlar) olarak; nâsik kelimesini ise (her zaman olmasa da bazen) asketes (zahit) diye çevirir. Seth’in zahit Brahmanları bu şekilde tercüme etmesi, Suda sözlüğü ve Zonaras lügati gibi 9. asırdan 11. asra bir dizi metinde felsefenin “varlığın hakiki marifeti temelindeki ahlaki tekamül” olarak tanımlanmasıyla uyumludur. Hristiyan vahyinin farkında olan bir dünyada böyle bir tanım felsefenin Hristiyanlıkla ve bir keşişin ya da rahibenin filozofla özdeşleşmesine yol açabilir (antik çağ sonlarından itibaren Yunanca metinlerde bulunabilecek bir özdeşleşim). Buna göre, metinde Arap Brahmanlar/Yunan filozoflarının uğursuz oldukları ortaya çıkınca, Symeon Seth onları sahte filozoflar (pseudeis philosophoi) olarak tercüme etmişti. Sahtelikleri de uğursuz olduklarındandı.

Biblioteca Vaticana Apostolica Gr. 1291 nolu yazma, 47a numaralı sayfa


Bizans dönemi Yunanca-Arapça sahasına ilk defa 1990’lı yılların ortalarında, Oneirocriticon of Achmet adıyla bilinen Bizans dönemi rüya tabiri kitabı üzerine çalışırken girdim. Bu kitap Orta Çağ Hristiyan dünyasının en önemli rüya tabiri kitabı olarak kabul edilir. Metnin Yunanca orijinali –ki Bizans devrinde yazılmış en uzun ve en çok nüshası hazırlanmış rüya tabiri kitabıdır– 12. yüzyıldan itibaren Latinceye ve bir dizi Avrupa diline çevrilmişti. O dönemde hakim görüş, Oneirocriticon’un yorumlarının çoğunu, Artemidorus’un 2. yüzyılda yazılmış Yunanca el kitabına dayandırdığı, Hristiyanlıktan bazı malzemeler uydurduğu ve biraz da egzotik bir tat katmak için, gerek başlığında gerekse rüya tabirciliğine dair verilen on dokuz kısa örnekte metnin, Abbasi Halifesi Me’mûn’un rüya tabircisi addedilen (ama kronolojik olarak bu imkansız olan) İbn Sîrîn tarafından yazıldığını söylemek suretiyle Arapça rüya anlatısıymış gibi yaptığı yönündeydi. Yunanca bu metni bir dizi Arapça rüya tabiri kitabıyla karşılaştırarak kitabın Arapçadan tercüme edilmiş İslami malzemenin Hristiyanlıkla uyumlu kılınıp Yunanca konuşan bir okur kitlesi için hazırlanmış bir adaptasyonu olduğunu göstermiştim. Artemidoros 9. yüzyılda Arapçaya çevrilmişti ve sonraki Arapça rüya tabiri kitaplarında geniş geniş alıntılanıyordu. Oneirocriticon, Artemidoros’un Arapça kaynaklara dayanan yorumlarını almıştı. Ne var ki bu hiçbir surette, 7. yüzyıldan 9. yüzyıla süren sözde “karanlık” dönemde unutulmuş antik Yunan mirasının Bizans dünyasına geri dönmesi olarak görülemez. Artemidoros’un 10. asır Bizans dünyasında okunduğuna dair elde sağ-lam kanıtlar vardı. Metnin 11. yüzyıldan bir nüshası da derkenarındaki bir nottan hareketle bu yüzyıldaki okurların Artemidoros’un Oneirocriticon ile olan uyumunun farkında olduğunu gösteriyordu. Yani Oneirocriticon “Bizanslıların aşina olduğu bir literatürü tekrar etmişti. Ama bunu yaparken, Zeus’tan, Afrodit’ten, Kibele’den ve gymnasia’dan değil rüya gören meleklerden, cennet ve cehennemden, tzykanisteriondan (çevgen oynanan saha) bahsediyordu.” Oneirocriticon’un da parçası olduğu onuncu asır Bizans dünyası, Bizans tarihçileri tarafından, adına “Rönesans” ya da “ilk Bizans hümanizmi” dedikleri klasikleşici modellere planlı ve geniş ölçekli bir dönüş dönemi olarak düşünülüyordu. Henüz 1980’lerde ve 1990’ların başında, 10. yüzyılı bir Rönesans olarak görmeye hocam Ihor Sevcenko ve onun bir başka öğrencisi Warren Treadgold karşı çıkıyordu. Onlara göre 10. asır Bizans dünyasında yeniden doğuyor gibi görünen şey klasik Yunan antikitesi değil Roma mirasıydı. Kendi araştırmamdaki bulguların da bu 10. yüzyıl yeniden doğuşunu ele alma tartışmasında önemli çıkarımları olmuştu, ama her şeyden evvel bir rüya tabiri el kitabının Bizans dünyasında parçası olduğu entelektüel kategoriyi anlamam gerekiyordu.

Yardıma yazmaların kendisi koştu: Oneirocriticon’un müstakilen bulunmadığı nüshalarda metin tıpla, botanikle, astrolojiyle, çeşitli fal biçimleri ve sihirle ilgili risalelerle beraber bulunuyordu. Araştırmalarıma bu gözle bakmaya başladığımda David Pingree’nin çalışmalarını tanımaya ve hatmetmeye başladım, ki onun çalışmaları, Oneirocriticon’u ve metnin “gizemli” ya da “tali” ilimler olarak adlandırılabilecek düşünce havzası –ki daha önce hiçbir Bizans tarihçisi bu havzayı kapsamlı bir şekilde ele almamıştı– bağlamına oturtmak için yardım sunan yegane literatürdü. Beri yandan yazmaları toplamaya başladım ve Arapçadan çevrilmiş olan Yunanca malzemeden okuyabildiğim kadar çok okumaya çalıştım. Yavaş ilerliyordum ancak hayat boyu beni meşgul edecek sahayla böylece tanışmış oldum. Yıllardır beni mutlu kılan, haylazca gülümsetip bazen de yüksek sesle kahkaha attıran şey, Bizans dönemi Arapça malzemelerinin, Bizans edebi ve ilmi kültürü hakkında bildiğimizi düşündüğümüz her şeyi geriye dönük olarak tekrar yazabilmeyi sağlayacak kanıtı teşkil etmesidir. Daha somut olmak gerekirse, 1990’larda hala hakim olan, Bizans dünyasının hiçbir komşusuyla kültürel bir etkileşimde bulunmayan kendi içine kapalı bir medeniyet olduğu şeklindeki imgeyi bugün bu literatür sayesinde alt etmek mümkün. Zaten son 20 yılda da genç araştırmacılar bu imajı değiştirdiler. Nesiller arasındaki böylesi bir değişimin muhtelif nedenleri var: Biraz bugün içinde yaşadığımız koşulların de neticesi olarak beşeri ve sosyal bilimlerdeki tüm disiplinlerde iletişimle ilgili bir takıntı hali var. Genç nesil Bizans tarihçileri, özellikle de eğitimini Yunanistan ve İtalya dışında tamamlayanlar, kendi klasiklerini artık o kadar da bilmiyor ya da en azından Bizans çalışmaları sahasına klasik filoloji çalışmalarının bir varyantı olarak girmiyor. Sömürge-sonrası dünyamızda klasik filoloji çalışmaları sahasının prestiji –dünya ölçeğindeki siyasi koşulların ve derin toplumsal değişimlerin getirdiği düşüncesiz ama belki de kaçınılmaz bir tepki sonucu– bir hayli tırpalandı. Bunun olumlu bir yanı da olmadı değil. En azından araştırmacılar, Bizans dünyasına duydukları ilgiyi Yunanca klasikleri muhafaza etme çabasına atıfla açıklamak zorunluluğundan kurtuldular.

Bizans döneminde Arapçadan Yunancaya yapılmış tercümeler hakkında bildiklerime ve düşündüklerime dönmek gerekirse: Tarihini tespit etmenin mümkün olduğu en erken tercümelere 10. asır başından 11. yüzyıl ortaları ya da sonlarına dek rastlıyoruz. Bunlar arasında, ancak kısmi parçalar halinde mevcut olup tefsir alanında okumuş yazmışlığı olan biri tarafından yapıldığı ortaya konan bir Kuran tercümesi; muhtemelen İmparator VI. Leo için hazırlanmış ve daha önce bahsi geçen Oneirocriticon of Achmet; Symeon Seth’in İmparator I. Alexios için hazırladığı Kelile ve Dimne çevirisi; bu çeviriden başka bir Kelile ve Dimne tercümesi (ki 10. yüzyılda Güney İtalya’da hazırlanmış bir yazma eser içinde Ezop masallarından bir derleme ile beraber kısmi olarak mevcuttur. Bu Ezop derlemesi, eldeki en eski Yunanca Ezop kaydıdır); Avrupa’da Yedi Bilgenin Hikayesi olarak bilinen Syntipas Öyküleri’nin Michael Andreopoulos adlı biri tarafından Melitene (Malatya) tekfuru Michael’in emriyle yapılan tercümesi; Buda’nın Hristiyan formuna sokulmuş ve Arapçada Bilawār wa-Budasaf adıyla bilinip önce Gürcü lisanına daha sonra da Yunancaya çevrilmiş Barlaam ve Iosaph adlı hikaye. Bu son eser, Bizans imparatorunun Konstantinopolis’te rehin tuttuğu Gürcü bir aristokrat olan, daha sonra İberyalıların manastırını kurup burada keşişlik yaptığı için İberyalı olarak bilinen ve bir Helenist olarak şöhret kazanıp Yunancadan Gürcüceye tercümeleriyle nam salan Euthymios tarafından Athos Dağı’nda tamamlanmıştı.

Biblioteca Vaticana Apostolica Gr. 1291 nolu yazma, 9a numaralı sayfa


Kelile ve Dimne, Syntipas ve Barlaam çevirileri hükümdarlara öğütler türü eserlerden addolunmalı her ne kadar Barlaam’ın azizlerin menkıbelerine kayan tarafları olsa da. 11. asırda hükümdarlara öğütler türünde Arapçadan tercüme edilen eserlerin artışı aynı dönemde benzer türde Yunanca eser üretimine koşut gitmişti; bu da tam da bu dönemde Bizans İmparatorluğu’nda süregiden siyasi istikrarsızlığı yansıtmaktaydı. Seth muhtemelen bir de Muhammed b. Zekeriya el-Râzî’nin kızamık hastalığıyla ilgili, Latince tercümesinin Avrupa’daki tıp literatürü için klasik olmuş kısa risalesini Yunancaya çevirmişti. Seth’in bu çevirisi ismi açıkça zikredilmeyen bir imparatora ithaf edilmişti ve konusunun yeniliğinin cazibesiyle kaleme alınmıştı. Zira kızamık, Galen’in bilmediği, dolayısıyla nasıl tedavi olunacağını tarif edemediği görece yeni bir hastalıktı. Pingree de 9. asırda yaşamış, Arapça astroloji literatürünün babası sayılan Ebû Ma’şer’in risalelerinin tümü olmasa da kimi parçalarının 10. yüzyıl ortalarında Yunanca olarak mevcut olduğunu göstermişti. 1000 yılına gelindiğinde, astrolojinin mevâlid, mesâil ve ihtiyârât gibi dallarına ait çok sayıda Arapça metnin Bizans dünyasına aktarımı gerçekleşmişti. Bu tür metinler arasında çevrilen eserlerden biri de Ali b. Ahmed el-İmrânî’nin (ö. 955) kitabıydı. Bununla birlikte, 11. asırda Bizanslı müneccimlerin aslen 9. ve 10. yüzyıllarda yazılmış çeşitli Arapça nücum metinlerini bildikleri ve kullandıkları yönünde elimizde çok sayıda kanıt var. 1032 senesinde Konstantinopolis’te yaşayan biri, Abbasi halifesi el-Me’mûn’un türedilerinden (neoteroi), yani muhtemelen müneccimlerinden haberdar olup İbn al-A’lem’in (ö. 985) zîçlerini kullanabiliyordu. 1060 ile 1072 arasında yine Konstantinopolis’te yazılmış bir mecmuanın içinde 9. ve 10. yüzyıllardan en az iki Arap müneccimin eserleri bulunuyordu. Bunlar, 10. asırda yaşamış İbn el-Müsennâ’nın Harezmî’nin (ö. takriben 840) eserine yazdığı şerh ile 9. yüzyıldan Habeş el-Hasib’in cetvelleri idi. Her ne kadar tam tarihini tespit etmek zorsa da, yanlışlıkla Batlamyus’a atfedilen ve Arapça’da Kitâbü’s-semere olarak bilinip Latince’de Centiloquium diye şöhret kazanan astroloji el kitabının Karpos başlıklı Yunanca tercümesi de Ahmed. b. Yusuf b. el-Dâye’nin şerhiyle beraber bu dönemde hazırlanmış görünüyor. Bütün bu eserler on ikinci yüzyılda ya da daha sonra hazırlanmış yazmalarda bulunuyor. Bu metinlerin mevcut yazmalarda ancak kısmen muhafaza edilmiş olması nedeniyle bu eserlerin başlıklarından ve onları tercüme edenleri, bu tercümelerin ithaf edildikleri kişileri ve tercümenin yapıldığı koşulları ortaya serecek girizgahlardan genelde mahrumuz. Yine de 12. yüzyıldan 14. yüzyılın sonuna değin bu eserlerin hanedan üyeleri için doğum haritaları hazırlayan meçhul müneccimlerce mütemadiyen kullanıldığı aşikar. Mevcut yazmalarda, Arapça menşeili astroloji metinleri Yunanca menşeili eserlerle birlikte istinsah edilmiş görünüyor. Pingree’ye göre Arapçadan yapılan tercümeler, beraber ciltlendikleri orijinali Yunanca olan metinlerdeki kavramlara dair de ışık tutuyor.

Pingree’nin ifadesiyle, “‘Bu ilk dönemdeki tercümelere, Arapça ıstılahlara Yunanca karşılık bulma çabaları; mümkünse geç antik dönemdeki astroloji metinlerinde kullanılmış Yunanca terimleri kullanma girişimleri damgasını vurmuştu.” Demek ki mütercimler hem Yunanca hem de Arapça astroloji külliyatının teknik diline ve mefhumlarına aşinaydı; hem Yunanca hem de Arapça astroloji nasıl yapılır biliyorlardı. Kuran’ın Yunanca çevirisiyle ilgili yeni çalışma, Condylis’in Symeon Seth’in Kelile ve Dimne çevirisi üzerine olan incelemesi, benim Oneirocriticon of Achmet hakkındaki çalışmam ve el-Râzî’nin kızamık risalesinin Yunanca versiyonu üzerine olan kısa inceleme de benzer şekilde, yalnızca tercüme için gerekli bir dil bilgisinin değil aynı zamanda kültürel ve kavramsal bağlam bilgisinin de Arapçadan Yunancaya 10. ve 11. yüzyıllarda yapılmış çevirilerin her birinde mevcut olduğunu gösteriyor.

11. yüzyılda Suriye ve Mısır’dan çıkıp Konstantinopolis’te faal olan müneccimleri daha önce Paul Magdalino incelemişti. Bu müneccimlerin en önde geleni yukarıda da adı geçen Symeon Seth’ti ama pek tabii başkaları da vardı. Bu müneccimler Bizans sarayıyla ve yüksek profilli entelektüellerle sıkı bir ilişki içerisindeydi. Magdalino, Symeon Seth’in saraydan görmüş olduğu himayeyi ortaya koymanın yanı sıra, onu, 11. yüzyıl Bizans entelektüel hayatının en mühim şahsiyetlerinden nüfuz sahibi bir nedim ve imparator hacesi olan Michael Psellos’la; Konstantinopolisli patrik Michael Keroularious’la ve Seth’in bazı kitaplarını satın almış ve onları, yakın zamanda bulunmuş manastırına vakfetmiş hakim ve tarih yazarı Michael Attaleiates’le irtibatlandıracak daha geniş bir entelektüel muhite de ışık tutmuştu. Bizans payitahtında faal olan bu Suriye-Mısır çıkışlı müneccimler her ne kadar daha sonra gözden düşmek zorunda kaldıysa da (Seth tıpkı Psellos ve Keroularios gibi sürgün hayatı yaşamıştı), Arapça konuşan bu ilim insanları 11. yüzyıl Konstantinopolis’indeki yüksek akademik ve entelektüel çevrenin önemli parçalarıydı.

Zaten 10. ve 11. asırlarda Bizans toplumunun elit sayılacak kesimleri Yunanca-Arapça eğitimine önemli oranda yatırım yapıyordu. Bu ihtiyacın ardında tabii birtakım siyasi koşullar vardı. 9. yüzyıl başından 11. yüzyıl sonuna kadar, Bizans ve İslam dünyası birbiriyle yoğun ve çoğunlukla şiddetli savaş halindeydi. Bu savaşın günümüz araştırmalarında neredeyse hiç bahsedilmeyen yönü, bu askeri mücadelede İslam dünyasının kendisini genelde savunmada bulmuş olduğudur. 9. asır başlarında Bizans İmparatorluğu, 7. yüzyılda Müslüman fetihlerinde toprak kaybettikten sonraki ilk ciddi kazanımlarını elde etmişti. Bu kazanımlar 10. yüzyıl boyunca artarak devam etti ve Bizanslılar Mezopotamya’nın kuzeyinde yeniden kendilerine bir yer edinip Halep’teki Hamdanîlerin toprakları üzerinde himaye kurdu. 969’daki ölümünden önce İmparator John Tzimiskes’in askerleri, bugün Kudüs’ten arabayla bir saat mesafede bulunan ve Tel Aviv ile Hayfa arasında arkeolojik bir arazi olan Caesarea Maritima’ya varmıştı. Suriye’nin kuzeyi ve Mezopotamya’nın bazı kısımları, özellikle de Antakya bölgesi, 100 yıldan fazla (969-1084) Bizans kontrolü altında kalmıştı. Bu durum hem müesseseler hem de nüfus açısından bölgedeki Hristiyan mevcudiyetini güçlendirdi. Antakya, Selçuklular tarafından 1084’te fethedildi. Hristiyan Bizanslıların Antakya’daki hakimiyetlerinin bittiği bu tarihten 14 sene sonra 1098’te Haçlılar bölgeye varıp Bizans İmparatorluğu’nun kültürel ve demografik kazanımlarından kendi lehlerine faydalanmayı başardı, ki bu olgu da günümüz tarihyazımında nadiren zikredilir.

Bizans döneminden kozmolojik diagram

British Library, MS. Royal 16 C XII, 45a numaralı sayfa

Meraga Rasathanesi ve Tûsi’yi resmeden bir görsel. İstanbul Üniversitesi Farsça Yazmalar no. 1418’teki Mecmûa der İlm-i Nücûm


Bizanslıların Suriye’nin kuzeyi ve Mezopotamya’da yüz yıldan fazla yeniden hakim oluşu, çoğunlukla Arapça konuşan Müslüman ve Heterodoks Hristiyan kesimi Bizans hakimiyeti altına sokmuş oldu. Bu bölgelerdeki hakimiyetlerini sürdürmek için Bizanslıların bu kesimleri kendi içine katması, en azından idare etmesi gerekiyordu. Elimizdeki mevcut kanıtlar, Bizanslıların, Antakya’daki Ortodoks Patrikliği ile Suriye’deki Karadağ’da bulunan Roidion Manastırı’nın öncülük ettiği ve dilsel olmasa bile kültürel bir “yeniden Helenleşme” programını başlattığını gösteriyor. Bu dönemde Bizans kültürünü yeni diyarlarda yayma girişimi kapsamında ciddi miktarda hukuki, menkıbevi, teolojik ve dini metin Yunancadan Arapçaya çevrildi. Bu girişimdeki kilit bir isim, çok sayıda menkıbevi, dini ve teolojik metni Arapçaya çeviren Antakyalı Abdullah b. El-Fadl el-Mutran’dı. Onun tercüme faaliyeti (ki yakın dönemde Alexander Treiger, Sam Noble ve Alexandre Roberts tara fından çalışıldı), gerek Yunanca gerek Arapçadaki felsefi kavramlara dair engin bir bilgi birikimini ortaya koyar. Onun Arapça felsefeye dair söz dağarcığı, İbn Sinacı bir felsefe anlayışını yansıtır.

Bizans İmparatorluğu, Suriye ve Mısır’daki topraklarını yönetmek için gerek buradaki yerli ahaliden gerekse impatorluğun diğer bölgelerinden, özellikle de Konstantinopolis’ten temin ettiği bürokratları kullanıyordu. Mevcut kimi kaynaklar, 10. ve 11. asırlarda Suriye ve Mısır’daki Bizans topraklarının bir fırsat kapısı olarak görüldüğünü ve başkentteki daha iyi makamlara ulaşmadan evvel iyi bir kariyer basamağı olduğunu gösteriyor. Bu dönemde Arapçadan Yunancaya eser çeviren tercümanlar içinde hakkında en çok kayıt olanı Symeon Seth’tir. Onun Yunanca orijinal eserleri arasında evrenin yapısı üzerine bir risale de bulunuyor. Bu eserde doğulu bir coğrafi odak mevcut, zira Bizans topraklarının o dönemde genişlediği Küçük Asya’dan, Balkanlardan ve İtalya’dan bahsetmek yerine Fars diyarından ve Çin’den söz ediyor. Üstelik, Plutark’a atfedilen ve hem Yunanca hem de Arapça tercümesi olarak günümüze kalan De Placitis philosophorum adlı esere de atıfta bulunuyor. Symeon Seth’in günümüz araştırmacılarınca pek farkına varılmamış bir eseri de Aristo felsefesinin imkanlarını kullanarak Galen tıbbını savunanlara hücumda bulunduğu kitabıdır. Symeon Seth’in el-Râzî’nin kızamık risalesiyle irtibatına karşın, onun Galen’e yönelttiği bu taarruzda, el-Râzî’nin yaklaşık iki yüz sayfalık Şukûkü’l-Galen (Galen üzerine Şüpheler) kitabına dayanmaz. Zira bu metin, Arapça şukûk literatürü tarzında yazılmamıştır. Aksine, Seth’in bu kısa eseri (yalnızda 2,5 sayfadır), adeta Galen’le aynı odadaymışçasına ona doğrudan hitap edip onun kendi konumunu savunmak için ne tür savlar öne sürebileceği üzerine akıl yürütür. Savları ve karşı-savları böylesi bir düzende takdim etmek, kadim Yunan retorik geleneğinde yeri olan bir şekildir. Ancak teknik ya da bilimsel meseleleri ele almak üzere kullanılmasına daha önce hiç rastlamamıştım. Araştırmalarımın şu anki noktasında Seth’in Arap ilmi kültüründe neşet etmiş fikirleri Yunanca retorik altında takdim mi ettiğinden yoksa bu eser özelinde kendi içeriğini mi yarattığından emin değilim. Ne var ki yazdığı diğer eserlere bakıldığında, Seth’in genel düşünme şeklinin hem Yunanca hem de Arapça entelektüel gelenekle bir diyalog çerçevesinde şekillendiği aşikar. Ayrıca Seth’in düşüncelerinin Psellos gibi dönemin önde gelen Bizans entelektüellerinin görüşleriyle de irtibatlı olduğu malum.

Symeon Seth ile birlikte düşünülebilecek bir isim de Bağdat sakinlerinden olup 1054 civarında Konstantinopolis’te bir manastıra yerleşen Nasturi hekim İbn Butlan’dır. Yakın tarihli bir araştırmada Joe Glynias, o dönemde İbn Butlan’ın, Bizans merkezinin ortodoks kabul ettiği Hristiyanlık biçimine ihtida etmiş olduğunu gösterdi. Hristiyan ayinleriyle ilgili meseleleri Konstantinopolis’i ziyaret eden (ki Vatikan ile Konstantinopolis arasındaki karşılıklı düşmanlığa yol açan bir ziyaretti bu) Papalık heyetiyle tartışmak zorunda kalmış patrik Keroularios, İbn Butlan’dan efkaristiya (ekmek-şarap ayini) üzerine bir eseri Arapçaya tercüme ettirmesini istedi. Eser Yunancaya İsa adlı bir mütercim tarafından çevrilip Bizans kilisesinin piskoposlarından oluşan bir meclise sunuldu. Ki bu meclis, İbn Bultan ile Psellos’un aynı eklesiyastik ve entelektüel muhit içerisinde olduklarının ve muhtemelen birbirlerinin fikirleriyle doğrudan irtibat halinde bulunduklarının kanıtıdır. Bu tercümede İbn Butlan, efkaristiya unsurlarının ritüel sırasındaki dönüşümünü reddedip onların sembolik anlamlarını savundu. Bu da Bizans merkezinin bu konudaki duruşuyla paraleldi. 11. asır Bizans İmparatorluğu açısından bakıldığında, İbn Butlan ortodoks bir Hristiyan olmuşsa da, savlarını dayandırdığı otoriteler (Büyük Babai, Arbelalı George, Abdullah b. el-Tayyib gibi Nasturi yazarlar) sapkın addediliyordu. Yine de patrik Keroularios bu savları Bizans merkezinin duruşunu güçlendirmek için kullanmaya kesinkes istekliydi. Bu tavır da Psellos’un Hristiyanlıkla ilgili meselelerdeki konumunu kuvvetlendirmek için pagan felsefesini kullanmasına koşuttu.

Jonicus, İlk Müneccim, World Chronicle, Regensburg, Bavaria
The J. Paul Getty Müzesi, Los Angeles


Yukarıda kabaca tasvir ettiğim durumun gösterdiği şu ki Bizanslıların 10. yüzyıl ile 11. yüzyılın sonları arasında 7. asırda Araplara kaptırdığı toprakları geri alması, Arapça ve Yunanca bilen, bu dillerdeki felsefi ve ilmi kavramsal lügat konusunda sağlam bir bilgisi olan kişilerin düzenli teminini sağlamıştı. Onların iki dilliliği gerek imparatorluk bürokrasisi gerekse Antakya’daki Ortodoks patrikliği ve piskoposlukları (ki devletin bir uzvu işlevindeydi) bünyesindeki makamlar için kendilerini uygun adaylar kılmıştı. Bu durum, İtalya’nın güneyinde ve Sicilya’da Bizanslıların günümüz araştırmaları sayesinde çok daha iyi bilinen durumuna paralellik arz eder. Sonuçta Bizans İtalya’sı da gerek devletin gerekse kilisenin hizmeti için Yunanca ve Latince bilen çiftdilli katiplerin daimi arzını mümkün kılmıştı.

Selçukluların 11. asır sonlarında Bizans İmparatorluğu’nun Suriye’nin kuzeyindeki ve Mezopotamya’daki topraklarını feth etmesi, bu bölgelerdeki Yunanca ve Arapça istidadı olan bazı isimlerin şanslarını başka yerlerde aramalarına neden oldu. Bu tür gruplardan biri, uzmanlıklarını önce Tunus’taki hanedana sunan, orada gözden düştükten sonra da Palermo’daki Norman hanedanına sığınan Antakyalı meşhur George ve ailesiydi. Antakyalı George, Norman donanmasına kaptan oldu ve başarılarını, bugün Martorana ya da Kaptan’ın Aziz Mari kilisesi olarak bilinen ve görkemli Bizans mozaikleriyle süslenmiş yapıyı inşa ederek taçlandırdı.

Arapçadan Yunancaya yapılan tercümelere ilave edilmesi gereken ve yazma nüshalarının gösterdiği üzere Norman kontrolündeki Sicilya’da hazırlanmış görünen iki eser daha var. Bunlardan ilki Arapça tıp klasiklerinden sayılan Zâdu’l-musâfir (ki Yunanca tercümelerinde Ephodia, Latin tercümelerinde Viaticum olarak bilinir), diğeri ise Yuhanna b. Mâseveyh’in (ya da diğer adıyla Mesue’nin) tıp el kitabıdır. Ephodia’nın elde mevcut en eski nüshasındaki el yazısı tipi, nüshanın Palermo’daki saraya hizmet eden ve Yunanca bilen bürokratların muhitinde kopyalandığını gösteriyor. Mesue’nin eseriyse basit bir ilaç tarifleri mecmuası olarak görülebilirse de, hastalıkların ve tedavi yollarının dört unsurla (toprak, su, ateş, hava) sıkı sıkıya ilişkili olduğu yönündeki tıp nazariyesine dayanması bakımından teorik bir yönü de vardır. Ki bu bakımdan Galen tıbbıyla tam da uyumsuz değildir. Böylesi entelektüel bir arka planın Bizans dönemi tıbbını ve ilaç pratiklerini nasıl etkilediği sorusu araştırılmayı bekliyor. Aynı şekilde, Ephodia’nın Yunancada ve Latin dilindeki alımlanışıyla Mesue’nin eserinin birbirlerini nasıl beslediği de araştırılması gereken konular arasında. Menşei Arapça olan diğer metinlerdeki Yunanca ve Latince etkileşimlerin başka yerlerde de görmek mümkün: 12. yüzyıldan, özellikle de Latinlerin 1204’te Konstantinopolis’i istilasından sonra, Bizans ekonomisi, siyaseti ve toplumsal yaşamında Hristiyan Latinlerin, hassaten de İtalyanların artan rolü çerçevesinde, aslı Arapça olan (benim sayımımla) en az iki tıp eseri çevrildi. Bunlardan biri Şamlı Nicholas’ın De plantis adlı tercümesi (ki Orta Çağ geleneğinde genelde Aristoteles’e atfedilir) ve diğeri İbn Sînâ’nın üroskopiye dair eserinin önce Christodoulos tarafından yapılan daha sonra da John Aktouarios eliyle kolay ezberlenmesi için nazma çevrilen tercümesidir.

Ciddi miktarda İslami eserin Yunancaya çevrildiği ikinci dönem 13. yüzyıl sonları ve 14. yüzyıldır. Bu dönemde toplumsal ve siyasi zemin bir hayli değişmiş; Bizans İmparatorluğu’nun hakim olduğu topraklar ciddi biçimde daralmıştı. Bu dönemki tercümelerin de yine çok büyük bir kısmı astrolojik, astronomik ve tıbbi eserleri kapsıyordu. 10. ve 11. asırdaki muntazam Yunanca tercümelere nazaran 13. ve 14. yüzyıllardaki çeviriler Arapça ve Farsça teknik terimlerin tercümesindense transliterasyonuna dayanıyordu. Bunun nedenini mütercimlerin toplumsal arka planında aramak gerekir.

Meraga geleneğinin 13. yüzyıl sonları ve 14. yüzyıl başlarında Yunancaya taşınmasındaki kilit figür olarak bahsettiğimiz Chioniades’in hayatıyla ilgili malumat, İlhanlı başkenti Tebriz’e ilk kez gittiğinde pek de astronomi ve astroloji bilmediğine işaret ediyor. Dahası, başta astrolojidense ilk olarak tıp ilmini öğrenmek istediği söyleniyor, her ne kadar Galen’in döneminden beri tıp ile astrolojinin birbiriyle yakından ilişkili alanlar olduğu bilinse de. Gerçekten de bir dizi Yunanca yazmada Farsça ilaç isimlerinin Yunan alfabesiyle kaydedildiği görülür. Bunlara ilaveten, Necîb el-Din el-Semerkandî’nin (ö. 1222) ilaç terkipleri üzerine olan Arapça risalesi de Yunancaya tercüme edildi. Bu metnin teorik temeli Galen tıbbına bir alternatif mahiyetindedir. Her ne kadar metnin Yunanca yazma geleneğindeki dolaşımı kısıtlıysa da (zira bildiğim sadece bir adet yazma nüshası mevcut), Arapça aslı, üzerine yazılan çok sayıda şerhle birlikte İslam dünyasında bir klasik mertebesindeydi. Astroloji metinlerinde gördüğümüze benzer şekilde, mütercim Arapça tıp terimlerini çevirmekten ziyade Yunan alfabesinde yazmayı tercih etmişti. Bu dönemde tercüme edilmiş astronomi, astroloji ve tıp risalelerinin aynı muhitlerde hazırlanmış olması muhtemeldir.

Bana kalırsa İslam dünyasından teknik metinlerin Meraga’dan gelen bu yeni yayılımı, bir önceki dalgada tercüme edilmiş teknik eserlere yönelik yeni bir ilgiyi de beraberinde getirdi, zira eldeki yazmalar da buna işaret ediyor. Buna ilaveten, 14. asır sonlarına doğru İmparator Manuel Paleologos’un kendisi ya da maiyetindekilerden biri, Oneirocriticon of Achmet’in yerini almak ya da onun popülerliğini azaltmak maksadıyla ve tumturaklı bir Yunancayla bir rüya tabiri kitabı yazmıştı. Bu kitaptan ancak bazı kısımlar günümüze kalabildi.

Chioniades ve takipçileri görkemli bir Yunanca eğitim tahsil etmediyse de onların faaliyetleri, 14. asırda hazırlanmış iki adet astronomi derlemesi ne dahil edilmişti. Bu derlemelerden ilki, varlıklı ve epey eğitimli bir aristokrat, nedim ve hanedan damadı olan Theodore Metochites tarafından yazılan ve Batlamyus’un Almagest adlı eserini kolaylaştırılmış bir yaklaşımla ele alan Stoicheiosis Astronomike başlıklı eserdir. Bu eser, kitabın muhteviyatını özetleyen ilk bölümü dışında henüz yayınlanmadı. Derlemelerden ikincisi ise son Bizans asrında Patrikhane akademisinde astronomi öğretirken kullanılmış bir ders kitabı olan ve Theodore Meliteniotes tarafından kaleme alınan Tribiblos Astronomike’dir. Bu kitabın İslam astronomisinin özetini içeren son bölümü de yine henüz yayınlanmamıştır. Bu metinlerin henüz yayınlanmamış oluşu İslam astronomisinin 14. yüzyılda yüksek kültür mensubu Bizanslı entelektüeller tarafından nasıl görüldüğünü anlamamızı güçleştirse de şurası kesin ki bu tür astronomi bilgisi marjinal bir bilgi sahası değildi. Kanaatimce, Paleologlar döneminde İslam astronomisi ve astrolojisinden metinlerin Bizans dünyasına aktarımı, George Amirutzes ve oğlu gibi kimi Bizans entelektüellerinin, gerek müneccim gerek de Yunancadan Arapçaya çeviri yapan mütercim olarak Fatih Sultan Mehmed’in hizmetinde olmalarını sağladı. Hem bu Bizanslı alimler hem de Fatih Sultan Mehmed’in İran diyarından getirdiği Ali Kuşçu gibi gök bilimciler Meraga’daki astronomi ve astroloji geleneğinin mirasçısıydı. Bu, Osmanlı düşünce tarihçiliğinin ancak yeni yeni hak ettiği ilgiyi bulmaya başlayan önemli bir faslıdır. Bu faslın hakiki bir şekilde anlaşılabilmesi, ancak astrolojiyi astronominin sıkı bir akrabası olarak ele almakla mümkün olabilir.

MARIA MAVROUDI - UC Berkeley, Tarih Bölümü

Yazının kaynakçasına buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Toplumsal TarihToplumsal Tarih

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Astrolojik Tarihler ve Kültürel Zamanın İnşası

Toplumsal Tarih Dergisi'nin 332. sayısından Astroloji ve Müneccimler dosyasından iki makale sizi bekliyor.

23 Ara 2022

Astrolojik Tarihler ve Kültürel Zamanın İnşası

YAZARLAR

Toplumsal Tarih

Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.

İLGİLİ OKUMALAR