Bizans Kapadokya’sında Gizli Bir Kent: Mokisos (6. yüzyıl)

Viranşehir (Mokisos), kesme taş kagir mimari, at nalı kemerler ve apsisler gibi Anadolu'nun yerel inşa geleneklerini ve bölgesel mimari ifade şekillerini yansıdır. Aynı zamanda, 4. ve 5. yüzyıllar boyunca Roma şehirciliğindeki çarpıcı değişimler için güzel bir örnek oluşturur.
Bizans Kapadokya’sında Gizli Bir Kent: Mokisos (6. yüzyıl)

Yazı: Tolga B. Uyar

Yerel olarak ‘Viranşehir’ ya da ‘Örenşar’ ismiyle bilinen arkeolojik kalıntılar 3285 m. yüksekliğindeki Hasan Dağı’nın kuzeybatı eteklerinde, Aksaray İl Merkezinin yaklaşık 27 km. güneyinde yer alır. Helvadere beldesinin hemen üzerindeki yüksek ve korunaklı vadide gizlenmiş bu kalıntılar doğal bazalt bloklarıyla kabaca inşa edilmiş konutlar ve düzgün kesme taştan yapılmış anıtsal mezarlar, kiliseler ve sarnıçlardan oluşmaktadır. Viranşehir (yıkık, harap şehir) olarak anılmasına rağmen yerleşim günümüzde tarihi Kapadokya bölgesinin bilinen en iyi korunmuş ve en büyük Doğu Roma kentidir.

Yerleşimin Adı ve Tarihçesi

Viranşehir kalıntıları bilim dünyasında ilk olarak 19. yüzyıldaki Batılı seyyahların gezi anıları ve 20. yüzyılın başlarındaki bilim adamlarının araştırma raporları sayesinde tanınmaya başladı. Başlangıçta Viranşehir yerleşiminin Nora ya da Neroassos adıyla bilinen Helenistik dönem kalesi olduğu düşünüldü. Tarihi kaynaklar bu kalenin MÖ 320 yılında Orkynia savaşında Kapadokya Kralı Eumenes’in Antigonos I Monoohtalmos (Tek Gözlü Antigonos) karşısında aldığı ağır yenilgi üzerine sığındığı yer olduğunu aktarmaktadır. Uzak geçmişe dayanan bu Nora ismi günümüz halk tasavvurunda ve bölgesel yayınlarda halen Viranşehir harabeleriyle bağdaştırılsa da, aksi bilimsel veriler nedeniyle bu şüpheli yer saptaması bilim dünyasında genel olarak kabul görmemiştir. Bununla beraber, Viranşehir harabelerinin tarihi kimliğinin tespitinde en akla yatkın gözüken buranın 6. yüzyıla tarihlenen Mokisos adlı bir Bizans kenti olduğu görüşüdür. 1930 yıllardan günümüze kadar konunun uzmanları arasında geçerliliğini koruyan bu sav Bizanslı vakanüvis Prokopios’un anlatımına dayanır. Yazar kenti ve kuruluşunu şöyle betimler:

Kapadokya’da, ovada Mokisos adında bir kalevardı, o kadar haraptı ki, kısmen yıkılmış, kısmen de yıkılma tehlikesi altındaydı. İmparator Iustinianos bunu tümüyle yıktırdı ve kalenin batısındaki dik, çok yüksek ve ulaşılması güç yere dev bir sur inşa ettirdi. Ayrıca çok sayıda kilise, imaret ve halka açık hamamlar ve kentin zenginliğini yansıtan başka yapılar inşa ettirdi. Mokisos daha sonra Metropolis mertebesine de yükseltildi ki Romalılar geniş bir bölgenin en önemli kentini böyle adlandırırlar. (Prokopios, 5.4.15–18)

Kuzeydoğudan kente ve Hasan Dağı’na bakış

Kara Kilise (6. yüzyıl)


Prokopios tarafından yukarıda sözü edilen anıtsal kamu yapılarına (hamamlar, imaretler) ve devasa kent surlarına dair günümüzde toprak üstünde belirgin bir arkeolojik bulguya rastlanmaz. Buna ragmen Viranşehir’deki tarihi yerleşimin mimari ve kentsel özellikleri yazılı kaynaklarda sözü geçen Mokisos kentinin 6. yüzyıldaki tarihi bağlamıyla uyum içindedir.

Demir Kapı

Yerel sözlü tarih geleneğine göre ‘Demir Kapı’ olarak adlandırılan sit alanının ana girişi, Helvadere beldesinin hemen üzerinde, kuzeydoğu ve kuzeybatı tepelerinin arasındaki dar geçitte yer alır. ‘Demir Kapı’ Bizans döneminde (5.–11. yüzyıl) Mokisos kentinin ana giriş kapısı işlevini görmüyordu. Bu görevi çok daha sonra, 17. yüzyıldan itibaren, Geç Osmanlı döneminde, Viranşehir’in aşağısında bugünkü Helvadere kasabasının kurulmasıyla üstlendi.

Gerçekten de ‘Demir Kapı’ ve yakın çevresinde, 6. yüzyıl ya da öncesine tarihlendirilebilecek herhangi bir kalıntı izine rastlanmaz. 1900’lerin başlarında Helvadere halkı arasında Viranşehir’in bu kuzey girişinde daha sonra sökülerek İstanbul’a götürülmüş devasa bir ‘Demir Kapı’ bulunduğu inancı hakimdi.

Farklı stratejik ve sembolik boğaz geçitlerinde efsanevi bir ‘Demir Kapı’nın varlığına dair bu inanç sadece Helvadere’ye özgü değildir, Orta Asya (eski Türkçede Tämir Kapīy) ve Doğu İslam dünyasındaki (Farsça Derbend-i Āhanīn; Arapça, Bāb al-Ḥadīd) bir çok medeniyet arasında yaygındır. ‘Demir Kapı’ ismiyle bilinen en ünlü yüksek dağ geçidi, Ceyhun (Amuderya/Oxus) Nehri’nin kuzeyindeki Baysun Dağları’nda, Semerkant (Özbekistan) ve Belh (Afganistan) şehirlerini birbirine bağlayan yolun üzerindeki Mâverâünnehir’dedir. ‘Demir Kapı’ adı bugüne kadar bilinen en eski Türkçe alfabesiyle yazılmış Orhun Yazıtları’nda (8. yüzyıl) bir çok kez geçmektedir. Bu bölge tarihte İranlıların ‘Turan’ adıyla andıkları yerdir ve Fars ulusal destanı Şahname’de de sıklıkla karşımıza çıkar. Yüksek dağ geçitleri İslam edebiyatında da yaygındır. Örneğin Büyük İskender’in hikayelerinin anlatıldığı söylencelerde, Makedonya Kralı’nın barbar halkları kuzey steplerinde tutmak ve daha aşağıya inmelerini önlemek için Kafkas Dağları’ndaki sarp geçitlerde demir kapılar inşa ettirdiğinden söz edilir. Erken dönem İslam âlimleri ve tarihçileri Büyük İskender’le ilgili bu efsâneyi Kur’an-ı Kerim’deki (Kehf sûresi 18, 83.–101. âyetler) Zülkarneyn isimli komutanın Ye’cüc, Me’cüc ve insanoğlu arasında bir çelik duvar inşa etmesi anlatısıyla ilişkilendirirler. Birbirinden farklı birçok ‘Demir Kapı’ söylencesi daha sonraları, Orta Çağ’dan ve Modern Çağ öncesi dönemlere kadar Orta Asya, Kafkasya, İran, Anadolu ve Balkanlar’da anlatılmaya devam etmiştir.

Topografya

Kent Hasa Dağı’nın parazit (ikincil, yan) kraterlerinden birinin doğal erozyonla kazılması sonucu oluşmuş yüksek vadinin içinde yer alır. Vadi kuzey-güney yönünde 1000 m. uzunluğunda ve 200 m. genişliğindedir; kuzey ucunda aynı vadinin daha kısa bir diğer kolu kıvrılarak 300 m. batıya doğru uzanmaktadır, bu uzantı kuzey ucunda bir yükseltiyle sınırlanır. Doğu ve batıda 1500 m. yüksekliğinde sarp tepeler vadi merkezinde (şu anda bulunduğunuz noktada) 1450 m. yükseliğindeki çöküntü tabanının oluşturduğu düzlüğü çevreler. Vadinin güney ucundaki tepenin keskin yamaçlarıysa 1650 metre yükseklikte yoğun bir dağ ormanıyla kaplıdır. Antik kente batıda, doğuda ve kuzeyde bulunan dik yamaçlı üç adet dar geçitten girilir. Bunlardan kuzeydeki günümüzde kullanılan Demir Kapı geçididir ve kentin orjinal girişi değildir. Eski çağlarda kente sadece doğu ve batıda bulunan kapılardan giriliyordu. Eğimin daha yumuşak olduğu ana vadinin batı yamaçlarında, doğu-batı aksında, vadi merkezini dik açıyla kesen dört adet yan vadi girişi yer alır. Kalıntılar 200 hektardan (yaklaşık 2000 dönüm) biraz daha geniş bir alana yayılır ancak özellikle vadi tabanına bakan yamaçlarda yoğunlaşır (yaklaşık 50 dönüm). Ancak doğu tepenin yamacı ve batı tepenin güney yamacı neredeyse hiç iskan görmemiştir çünkü bu yamaçlar büyük yapı teraslarının inşası için fazla diktir ve kaya düşme tehlikesi çok yüksektir. Doğal bir çanağın içinde kurulmuş olması nedeniyle Akropolis ve kuzeybatıdaki kale dışında Mokisos kenti aşağıda uzanan ovadan neredeyse hiç görünmüyordu.

Kuzeydoğudan kente ve Hasan Dağı’na bakış


Şehir Planı

Mokisos ızgara kent planına, yani birbirleriyle dik açı yaparak kesişen doğrusal caddelerden ve dörtgen yapı adalarından oluşan Antik Çağ kent planına sahip olmadığı için şehri çok bilinen antik kentlerle karşılaştırmak mümkün değildir. Şehir planını belirleyen iki önemli faktör olağan dışı peyzaj ve kenti savunma önceliğiydi. Çünkü bu kentin etrafını saran tepeler doğal bir sur duvarı oluşturuyordu. Kent yoğun yapılaşmaya sahne olmuştu, bunlar arasında en belirgin olanlar: yerel taşlarla kabaca inşa edilmiş düz çatılı veya kubbe-tonoz örtülü yaklaşık 1000 konut; 6. yüzyıl yerleşiminin kalıntıları arasında ayakta kalmış ve daha önceki Roma dönemine ait bir nekropolis’in (antik mezarlık) parçası olan 50’den fazla anıtsal pagan mezarı; kuzeybatı tepede askeri yapılar barındıran ve surlarla çevrili bir akropolis (antik kentlerde şehrin en yüksek noktasında bulunan surlarla çevrili bölüm); kentin merkezinde iki büyük, iki küçük kilise ve episikoposluk konutu olarak tanımlanabilecek birbiriyle bağlantılı bir dizi binadan oluşan oldukça harap durumdaki dini kompleks; vadinin batı yamaçlarında yerel ağızda Kemerli Kilise, Kara Kilise olarak adlandırılan göreceli iyi korunmuş iki büyük kilise ve yerleşimin her tarafına yayılan 25’den fazla küçük kilisedir. Bütün bu yapılar muhtemelen 6. ve 7. yüzyıllarda inşa edilmişlerdi, bundan sonra Mokisos’un politik ve askeri gücü olmadığı için daha sonraki yüzyıllarda inşa faaliyetleri yavaşlamış ya da tamamen durmuştur. Sadece, olasılıkla 10. ve 11. yüzyıllarda devam eden nadir inşa ve tamir çalışmaları – ki bunları 6. ve 7. yüzyıl yapılarından getirilmiş yoğun devşirme malzeme kullanımından belirliyoruz– az sayıdaki kilisede ve kentin dışındaki iki manastırda göze çarpar.

Viranşehir, kesme taş kagir mimari, at nalı kemerler ve apsisler gibi Anadolu’nun yerel inşa gelenekle rini ve bölgesel mimari ifade şekillerini yansıtır. Aynı zamanda, 4. ve 5. yüzyıllar boyunca Roma şehirciliğindeki çarpıcı değişimler için güzel bir örnek oluşturur. Bu dönem sonrası Bizans kentleri Mokisos’un gözler önüne serdiği bu şehircilik modelini izlemişlerdir.

Roma Dönemi Nekropolisi (Antik Mezarlık)

Mokisos’taki arkeolojik kalıntılar arasında bir Roma dönemi nekropolisiyle (antik mezarlığı) ilişkili çok sayıda anıtsal mezar yer alır. Bu pagan (çok tanrılı inanca mensup) nekropolisi 6. yüzyıldaki Doğu Roma kentinin kuruluşundan önceki döneme aittir. Bugüne kadar 50 tanesi tespit edilen Roma mezarları esasen doğu tepenin doğu ve kuzey yamaçlarında, tepenin üstünde, ana vadinin güney kısmında ve akropolis tepesinde yer alır. Bu nekropolis olasılıkla yakın civarda, belki de bugünkü Helvadere’nin altındaki ya da onun biraz batısındaki bilinmeyen bir antik kentin mezarlığı olmalıdır. Bir kaç istisna dışında, Roma dönemi mezarları büyük ve düzgün kesme taş bloklarıyla inşa edilmiş ve bir tümülüs oluşturacak şekilde üzerleri suni bir tepecikle örtülmüştür. Mezar odası oldukça sadedir, genellikle dikdörtgen planlı ve tonoz örtülü, U harfi şeklinde duvarlara bitişik üçlü ölü yatağına sahiptir. Giriş bazen kısa bir koridordan (dromos) yapılır, ya da basit kapı şeklindeki düzgün bir oyuğa indirgenmiştir.

6. yüzyıl Bizans kentinin inşa faliyetleri sırasında Roma mezarlarının dönüşüm ve tekrar kullanım sürecini tam olarak anlamak zordur, ancak mezarların bu dönemden çok öncesinde mezar soyguncuları tarafından talan edilmiş olduğunu farz edebiliriz. Her ne kadar bu Roma mezarlarının günümüzde muhafaza edildikleri şekliyle Bizans döneminde nasıl kullanıldıkları tam olarak anlaşılamasa da, çoğu olduğu gibi bırakılmış ve olasılıkla depo, saklama odaları olarak hizmet etmiş, ancak bazıları sökülerek taşları inşa malzemesi olarak kullanılmıştır. Bir çok örnekte de sadece temel izleri burada pagan mezarlarının varlığını bizlere hatırlatır.

Roma dönemi anıt mezarlarının bazıları dönüştürülerek Hristiyan gömüleri olarak kullanılmıştır. Mokisos’un İmparator I. Iustinianos tarafından tekrar inşa edildiği zamanda Hristiyan mezarlarının kentlerin içindeki konut alanlarında bulunması yasaklanmıştı. Dolayısıyla çok tanrılı inanca ait mezarlardan Hristiyan gömülerine dönüştürülen bu mekanların 6. yüzyıl evleriyle aynı dönemde kullanılmış olduklarını farzetmek mümkün değildir. Yine de, o dönemde bu yasak aşamalı özellikle de kilise yapılarıyla ilgili olarak kaldırılmaya başlanmış ve kent içinde bulunan kiliselerin parçası olan anıtsal mezarlar çoğalmaya başlamıştır. Mokisos’taki Kemerli Kilise’nin arkasında bulunan tonozlu yapı bu anıtsal mezar yapısı geleneğinin 6. yüzyılda henüz devam ettiğine şahitlik etmektedir. Bağımsız ya da kiliseler bünyesindeki anıtsal mezar yapılarının inşasının Bizans döneminde Anadolu’da ne zaman sona erdiğini söylemek güçtür.

Roma mezarı (2-3. yüzyıl ?)


Konutlar ve Kuzey Mahallesi

Mokisos’un en ayırt edici özelliği sivil mimari dokusudur. Kısmen korunmuş 1000’den fazla konut, Geç Antik ve Erken Orta Çağ dönemlerinde (4.–7. yüzyıllar), Mokisos’taki ve daha geniş anlamda Kapadokya’daki sosyal ve ekonomik hayatın canlılığını kesin olarak bize hatırlatırlar. Elbette Viranşehir yerleşimi konut mimarisinde tek değildir: Kilikya (Antik Çağda Çukurova), Likaonia (Antik Çağda Konya ve çevresi), Suriye ve başka bölgeler de benzer örnekler barındırır. İnşa tekniği açısından Mokisos’la en yakından karşılaştırma Konya yakınlarındaki Karacadağ’da bulunan Dağören ve Gölören yerleşimleridir. Bu yerleşimler Mokisos’la aynı döneme tarihlendirilebilir ve 7. yüzyılda savunma amacıyla kurulmuş kentlerin ortak özelliklerini yansıtır. Buna rağmen, Bizans dünyasının başka bir yerinde, nüfus yoğunluğu ve konut mahallerininin büyüklüğü ve yaygınlığı anlamında Mokisos’un eşi benzeri yoktur.

Mokisos’taki konutları mimarı plan tiplerine göre iki grupta sınıflandırabiliriz: düz çatılı binalar ve tonozla ya da kubbemsi tonozla örtülü yapılar. Düz çatılı yapıların büyük bir bölümü tek mekandan oluşur, pencereler seyrektir ve giriş tek bir kapıdan yapılır. Evler sıralar halinde inşa edilmiş ya da birimler halinde gruplandırılmıştır ve ortak duvarları paylaşırlar. Kubbeli ya da kubbemsi tonozla örtülü evler neredeyse her zaman bitişik iki duvar örgüsüne sa hiptir ve içteki duvar sırası tonoz başlangıcını taşır. Kubbeli evler bir kemerin birleştirdiği iki ayrı dörtgen mekandan oluşur. Bu ikiz mekanlar çoğunlukla, dış kapılar ve koridorların bir araya getirdiği, yan yana sıralanmış iki ya da üç paralel birim halinde bir arada bulunur. Ağır yapıları nedeniyle kubbelerin boyutları küçüktür. Bugünkü halleriyle kubbeli evlerin penceresiz olarak tasarlanmış olduğunu varsayabiliriz ve büyük ihtimalle sadece kubbenin merkezindeki bir açıklık mekanın doğal ışık almasını sağlıyordu.

Başlıca inşaat malzemesi çevre tepelerin yamaçlarındaki taş ocaklarından çıkartılmış rengi kırmızıdan gri ve siyaha çalan yerel bazalt taş bloklarıdır. Volkanik tüf yumuşak yapısı nedeniyle daha kolay çalışılabilen bir malzemedir ancak inşaat için uygun değildir ve Mokisos’ta sadece kesme taş duvarların ortasında harçla beraber dolgu malzemesi olarak kullanılmıştır. Volkanik tüf vadi tabanından çıkartılmış olmalıdır. Bir çok noktada konutlar duvar örgüsüne dahil edilen devasa doğal kayaların üzerine inşa edilmiştir. Yamaçlardaki evlerin duvarları çok büyük ve doğal halinde bırakılmış taş bloklardan oluşur. Kapadokya’daki başka Bizans yerleşimlerinde de karşımıza çıkan ‘kuru duvar’ tekniği olarak adlandırılan bu yapım tekniğinde taş blokları bağlayıcı bir harç olmadan bir araya getirilir: Bağlayıcı harçlı moloz sadece kiliseler ve sarnıçlardaki düzgün kesme taş sıralarının arasındaki boşluklarda kullanılmıştır. İşlenmemiş doğal taşlarla inşa edilen Mokisos’taki konutlarda düzgün kesme taş blokları sadece kapı söveleri ve lentolarıyla dış duvarların köşe bloklarında karşımıza çıkar.

Konut, kapı lentosu (6. yüzyıl ?)


Çok daha küçük boyutlu taş bloklarıyla da olsa, hemen hemen aynı yapım teknikleri ve mimari plan tiplerindeki düz çatılı evlerin inşası İç Anadolu’da 1940’lı ve 50’li yıllara kadar devam etmiştir.

Kemerli Kilise

‘Kemerli Kilise’ Mokisos’taki en iyi korunmuş kesme taş yapılardan biridir. 19. yüzyılda, Helvadere’de yaşayan Rumlar kiliseyi Baba, Oğul ve Kutsal Ruh Kilisesi ya da Aziz Georgios Kilisesi olarak biliyorlardı. Kilise o dönemde her yıl Paskalya bayramında ve Helvadere’deki Ortodoks Hristiyanların geleneksel festivalinin yapıldığı gün olan 23 Nisan Aziz Georgios bayramında ibadet için kullanılıyordu.

Kilise serbest haç planlıdır, başka bir deyişle kilisenin naosu (kilisenin içindeki ana mekana verilen isim) dışarıdan bakıldığında da açıkça belirgin olan bir haç biçimindedir. Duvar örgüsünde düzgün kesilmiş dörtgen kırmızı gri tonda bazalt taş blokları kullanılmıştır. Binanın iç ve dışındaki bu muntazam kesme taş yüzeylerin arasındaysa molozla karıştırılmış, bugün bir kaç noktada görülebilen, bağlayıcı harç dolgu kullanılmıştır. Kilise duvar örgüsünden koparak düşmüş bir çok düzgün taş blok yerlerde dağılmış vaziyette göze çarpar. Kemerli Kilise farklı araştırmacılar tarafından mimari özellikleri ve yapım tekniği esasına dayalı olarak 6. yüzyılın sonu ve 7. yüzyılın başına tarihlendirilir.

Kapadokya bölgesinin genelinde ve Hasan Dağı’nda serbest haç planlı kiliseler Erken ve Orta Bizans dönemleri (5.–6. ve 10.–11. yüzyıllar) boyunca görülür. Ancak Kemerli Kilise’nin planı ve yapım özellikeri bölgenin erken dönem yapılarıyla benzer likler gösterir ki, bu yapıların tamamı 7. yüzyılın ilk yarısında Kapadokya bölgesini de etkileyen İslam fetihlerinin başlangıcından önceki döneme tarihlenir. Akhisar yakınlarındaki Çanlı Kilise yerleşiminin kuzeyindeki bölgede bulunan haç planlı kilise Mokisos’taki Kemerli Kilise’yle çok yakın benzerlikler taşır. Hatta bazı uzmanlar, Akishar’daki kilisenin Mokisos’taki yapının küçük bir kopyası olduğunu iddia ederler.

Doğu Hristiyan mimari geleneğinde serbest haç planlı kilisenin ortaya çıkması kilise yapılarının sembolik özelliklerine ve kutsallıklarına yapılan vurgu ihtiyacının gittikçe artmasından kaynaklanmıştır. Daha kesin konuşmak gerekirse, mimaride haç plan kullanımı ya Bizans’ın o dönemdeki başkenti İstanbul’da bulunan Kutsal Havariler Kilisesi’nin etkisi ya da Hristiyan inancında ölümden sonraki yaşamı temsil eden kutsal haç formuna sembolik bir göndermedir. Yine de bazı araştırmacılar Hristiyan ayinindeki bazı uygulamalardaki değişikliklerin yeni mimari formları ortaya çıkardığını savunurlar. Örneğin Kemerli Kilise ve benzeri serbest haç planlı yapılarda haçın kollarının, Hristiyan ayinindeki dini müzik ve koronun gittikçe artan önemi sonucu oluşturulduğunu, kilise içinde koronun ilahiler söylebilmesi için tasarlanmış yeni bir mekana ihtiyaç duyulduğunu öne sürerler.

Kilisenin güneybatısındaki girişin önünde, toprak seviyesinin altında tonozlu geniş bir sarnıcın bulunduğu bir avlu yer alır. Avlunun doğusunda, bir çok tonozlu mekandan oluşan bina kiliseye ya da manastıra mensup rahiplerin ya da keşişlerin konutu olabilir. Kilisenin hemen batısında, at nalı şeklinde bir tonozla örtülü anıtsal mezar ise kiliseyle aynı döneme yani 6. yüzyıla ait olmalıdır.

Kara Kilise

‘Kara Kilise’, Kemerli Kilise’yle birlikte Moksisos’un en iyi korunmuş yapılarından bir diğeridir. Bugünkü haliyle kilise tek nefli bir bazilikadır. Apsis içte yarım daire dışta ise çokgen formludur, dış yüzeyde duvarların üzerinde orijinal sıva tabakası farkedilir. Günümüzdeki bina daha sonra yapılmış değişiklikler nedeniyle orjinal mimari planı yansıtmamaktadır. İlk yapı evresi olasılıkla geç 6. yüzyıla tarihlendirilen üç nefli bazilikadır, bu binadan günümüze sadece apsisin alt duvarındaki kısım ulaşmıştır. Nefin güney duvarı ilk yapım evresinden devşirme malzemeyle inşa edilmiş olmasına karşın kuzey ve batı duvarlar kaba kesme taş örgüsündedir. Bu ikinci mimari evrede kuzey duvar güçlendirilmiş ve güney duvarın dışına tonozlu bir yapı eklenmiştir. Ancak güneydeki bu yapının bugün sadece temel izleri seçilebilmektedir. Zemin altında bir mekana sahip bir diğer bitişik ilave yapı yine bu evrede kuzey tarafına eklenmiştir. Üçüncü yapı evresi merkez nefin tekrar inşa edildiği ve güney eklentinin işlevsiz hale geldiği döneme karşılık gelir. Bütün bu tadilatlar Kara Kilise’nin Mokisos’taki kilise yapıları arasında en uzun süre kullanılmış olan bina olduğunu düşünmemize olanak vermektedir. Gerçekten de Kara Kilise kentin, olasılıkla Orta Bizans döneminde (10.–11. yüzyıllar) en son kullanılmış episkoposluk kilisesi olabilir.

Konut, tonoz örtü sistemi (6. yüzyıl ?)


Episkoposluk Kompleksi ve Tarihi Bağlamı

Kentin merkezindeki bazilika ve bir dizi küçük boyutlu kiliseyle bağlantılı çok sayıda konut yapısı ve sarnıç büyük olasılıkla Mokisos’un episkoposluk kompleksini meydana getirmektedir. Bu külliye Kızılırmak’ın güneyinde bulunan ve Kapadokya Tertia (Kapadokya III) adıyla anılan kilise yönetim bölgesinin (eparchia) yönetim merkezini ve bölgenin yöneticisi olan başpiskposun konutunu da barındırıyordu.

Kara Kilise, güney duvara bakış

Kemerli Kilise


Mokisos’tan büyük olasılıkla 550’lerde ilk olarak söz eden, ve yukarıda sözünü ettiğimiz, Bizanslı vakanüvis Prokopios İmparator I. Iustinianos’un Kapadokya’daki Mokisos isimli yıkılmış bir phourion’u (kaleyi) bir kente ve metropolis’e (bölgesel başkent) dönüştürdüğünü aktarır. Mokisos’la ilgili bir diğer tarihsel kaynak resmi Bizans Kilisesi’nin 553 yılında topladığı konsilin (kilise konseyi) resmi kayıtlarında karşımıza çıkar. Bu kilise belgelerinde Mokisos’a başkent olma hakkı verilmesinin yanında aynı zamanda isminin Iustinianopolis (Iustinianos’un kenti) yapıldığı söylenmektedir. Daha erken tarihli bir diğer konsil toplantısı kaydında kentin başkent statüsü almasıyla birlikte episkoposluk merkezi olduğu da belirtilir ve Iustinianopolis’in Kapadokya II bölgesine ait olduğu belirtilir. Bu nedenle, Bizans Kilisesi’nin Kapadokya II adlı idari bölgesinde yeni başpiskoposluğun kuruluşuyla birlikte aynı bölgenin resmi olarak 535 yılında ikiye bölünmüş olduğunu söyleyebiliriz. Böylece Kapadokya II bölgesinin kuzey ve batı eyaletleri Mokisos metropolitliğine bağlanmış ancak güney eyaleti Tyana (Kemerhisar, Niğde) episkoposunun kontrolü altında kalmıştır. Mokisos böylece Kapadokya III adıyla anılan ve Kızılırmak’ın güneyine uzanan yeni kilise idare bölgesinin metropolitliği yani başkenti haline gelmiştir, ancak siyasi olarak Kapadokya II bölgesinin yetki sınırları içinde kalmaya devam etmiştir. Iustiniapolis adı son olarak 692 yılındaki Kilise konsilinde kullanılmış ve daha sonra da tarihi kaynaklardan bir daha kullanılmamak üzere silinmiştir. Moksisos Kapadokya III Kilise yönetim bölgesinin başkenti olma statüsünü Bizans’ın yıkılmasına kadar korumuş ancak herhangi bir idari rolü olmamıştır, çünkü Tyana (Kemerhisar, Niğde) Kapadokya II böl gesinin mülki idare merkezi olmaya devam etmiştir.

Sonuç

Mokisos kentinin, 6. yüzyılın başlarından 7. yüzyılın başlarına kadar uzanan göreceli kısa bir ömrü olduğu düşünülmektedir. Kentin Hristiyan nekropolisine de yayılması, evlerin yapımının tüm 6. yüzyıl boyunca devam ettiğini açıkça göstermektedir. Yine de elimizdeki bugünkü verilerle 7. yüzyıl sonrasında bir kaç yüzyıla yayılan yoğun ve farklı yapım evreleri tespit etmek zordur. Uzmanlar bunun sebebinin kentin sadece göreceli kısa bir dönem boyunca iskan görmüş olmasıyla açıklamaktadır, ancak yine de yerleşimin tam olarak ne zaman terk edildiğini ya da sona erdiğini söylemek zordur. Diğer taraftan önceki çalışmalarda elde edilen yüzey buluntuları kentin göreceli olarak erken bir dönemde (7. yüzyılın ortası ya da sonları) terk edildiğine ve sonradan tekrar iskan görmediğine işaret etmektedir. Kapadokya bölgesinin genel tarihi bağlamında ele alındığında “ekonomik ve sosyal hayattaki süreklilik ve kopuş” olgularına dair sorular sıklıkla sorulmaktadır, özellikle 7. yüzyıl ortalarından 9. yüzyıl sonlarına dek devam eden İslam fetihleri aynı zamanda Bizans İmparatorluğu’nun İkonakırıcılık vb. gibi iç krizlerine de tekabül etmektedir. Acaba bu zorlu dönemde Kapadokya genelinde (tabi ki Moksios özelinde) yerleşimler tamamen terk edilmiş miydi yoksa günlük hayat bir şekilde de olsa devam etmiş miydi? 2021 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı denetiminde başlayan arkeolojik kazılar öncelikli olarak bu soruların cevaplarını arayacak.

TOLGA B. UYAR - Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü,

Yazının kaynaklarına buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Toplumsal TarihToplumsal Tarih

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Bizans Kapadokya’sında Yaşam ve Maddi Kültür

Toplumsal Tarih'in 334. sayısından “Bizans Kapadokya’sında Yaşam ve Maddi Kültür” dosyası açılıyor

17 Mar 2023

YAZARLAR

Toplumsal Tarih

Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.

İLGİLİ OKUMALAR