
Yılın en büyük alışveriş çılgınlığı yine geldi çattı. Her sene Black Friday’de indirim fırsatı yakalamak için koşan insanların görüntülerine şaşırıyoruz. Sanki bir önceki sene de aynısını konuşmamışız gibi. Ya da ondan da önceki senelerde. Markalar mobil uygulamalarını önden hazırlıyor, müşterilerine sürekli hatırlatma bildirimleri gönderiyor. İndirimi yakalamak zorundaymışız gibi istek/ihtiyaç fark etmeksizin doldurduğumuz sepetlerimizi gün döner dönmez sanal kasalardan geçirmek için yarışıyoruz. Elbette çok azımız istediğini elde etmekte başarılı oluyor.
Hoş, kışlık montu 36 ay taksitle almak zorunda kaldığımız bir dönemde kimsenin alışveriş alışkanlıklarını değerlendirmek bize düşmez. Ben sadece Black Friday gibi hiper indirim günlerinin problematik yönlerine değinmek istiyorum.
Alışverişte fomo
Bugün sosyal medyada karşımıza çıkan konu başlıkları üçe ayrılıyor.
- Black Friday’den alnının akıyla çıkanlar
- Black Friday’de alışveriş sepetindekileri kaptıranlar
- Black Friday çılgınlığını eleştirenler
İndirim dönemi alışveriş alışkanlıklarını biraz fomo ile bağdaştırıyorum. Gündem kaçırma korkusu gibi indirimi kaçırma korkusu da alışveriş alışkanlıklarımızın şekil değiştirdiği bir dönemde yeni bir norm haline geldi. Normal satış fiyatıyla ihtiyaç duymadığımız bir ürünü indirim döneminde ucuza almak cazip gelebiliyor. Aslında öncelikli ihtiyacımız olmayan bir ürünü sırf yarı fiyatına satıldığı için alma eğiliminde bulunuyoruz.
Dünya yavaş moda ve minimal tüketim eğilimini benimserken, bazı markalar Black Friday gibi indirim günlerinden elini eteğini çekmeye başladı. Peki bu içsel bir vicdan muhasebesi mi, yoksa müşterilerin talepleri doğrultusunda atılan bir adım mı?
Tüketim değil aşırı tüketim çılgınlığı
Sadece indirim günlerinde değil genel çerçevesiyle tüketim çılgınlığı, gezegenimizin geleceğini tehlikeye atmanın en bariz yollarından biri. Çözümü ise temelde çok basit, satın almamak. Ancak bu zinciri kırmanın yolu esasında satın almamaktan değil, bilinçli ve kontrollü alışveriş yapmaktan geçiyor. “Fast fashion” (hızlı moda) gibi kavramların içini dolduran satın alma alışkanlıkları, moda sektörünün karbon ayak izini dehşete düşüren bir seviyeye çekiyor.

Hepimiz gezegen hakkında adım atılması gerektiğinden bahsediyoruz, ancak bunu sağlayacak adımları bireysel olarak atma konusunda pek de iyi değiliz. Akıllıca düşünülüp vazgeçilen gereksiz bir satın alım, yeşil kaynakların kullanımına oranla karbon emisyonu üzerinde daha büyük bir etki yaratıyor. Yani bireysel farkındalıklarımız aslında sandığımız kadar dar çaplı değil.
Pandemi döneminin tüketim çılgınlığına dair ilginç bir etkisi oldu. Evet, evde kaldığımız süreçte çevrim içi alışveriş sayıları patladı, teslimat şirketleri nefessiz mesai yaptı ve yarınlar yokmuşçasına paket açtık. Perakende devlerinden Amazon, 2020'de 386 milyar dolarlık rekor küresel gelir elde etti. Ancak bu süreçte satın alma alışkanlıklarımız üzerine düşünmek için bol bol vaktimiz oldu.
“Kimsenin göremeyeceği bir elbiseyi neden alıyorum?”
“Kim bilir daha ne kadar maske takacağız, ruj satın almasam da olur.”
“Aynı gömleğin farklı modellerine ihtiyacım yok, ne de olsa dışarı çıkamıyorum.”
Ve “slow fashion” (yavaş moda) kavramının yükselişi tam da burada başladı. Uzun senelerdir Black Friday gibi indirim dönemlerinde markaların bize dayattığı ucuz ve hızla eskiyen ürünleri uygun fiyatlara alma alışkanlığımız, yerini biraz daha fazla ödeyerek uzun yıllar kullanabileceğimiz ürünler satın alma kararına bıraktı. Olabildiğince minimal dolaplar oluşturarak tarzımızı yansıtan ürünleri sıkça kullanabileceğimiz kapsülller oluşturmaya yöneldik. Turuncu bu yazın rengi olabilir ancak muhtemelen bir sonraki yazı görmeden çöpü veya ikinci el kıyafet uygulamalarını boylayacak. Olabildiğince çok yönlü kullanılabilecek, birbiriyle uyumlu ve uzun süre eskimeden giyilebilecek kadar kaliteli ürünler satın almak yavaş modanın temelini oluşturuyor.
Z jenerasyonu diyip geçmemek lazım
Bazı markaların Black Friday’i boykot etmesinin kendi tercihleri mi yoksa müşteri dayatması mı olduğunu sormuştuk. Her ne kadar her markanın kendi öznel stratejisi olsa da, 21. yüzyılda üreticiler tüketicilerin taleplerine her şeyden çok değer veriyor. Ne istediğini bilen ve talep etmekten asla çekinmeyen Gen-Z ise bu yolda markaların pazarlama ve üretim stratejilerine yön veriyor.

Uçarı kaçarı tarzları ve kendilerine özgü tercihlerine rağmen Gen-Z, sürdürülebilir alışveriş alışkanlıklarının öncüsü olarak görülebilir. En büyüğü 25 yaşında olan genç kesim, alışveriş tercihlerinde marka isimlerinden önce sürdürülebilir satın alma kararlarını göz önünde bulunduruyor. Sürdürülebilir yaşam tarzının geleneksele oranla çok daha maliyetli ve erişilebilirliğinin düşük olduğunu düşünen görece yaşlı kesimin aksine gençler herkese daha sürdürülebilir olmaları konusunda ilham veriyor.
Sadece dünya için değil, insanlar için de bir adım atılmalı
Black Friday’in yarattığı tüketim dalgasından bireysel olarak da olumsuz etkileniyoruz. Kapitalist dünyada değerimizin sahip olduğumuz maddi ürünler ile ölçüldüğü ve bir şeyler satın alarak daha iyi hissettiğimiz bir çağda, sürdürülebilirlik kaygılarımız eylemlerimiz ile çakışıyor. Kötü hissettikçe daha fazla alışverişe meyilli oluyoruz ve kontrolsüzce tükettikçe daha huzursuz hissediyoruz. Muhtemelen çevresel açıdan sıfırı tükettiğimiz bir noktaya gelene kadar artan çaresizlik ve huzursuzluk hissiyle savaşmaya devam edeceğiz.
Yalnızca biz değil, üretim çemberinin üyeleri de Black Friday’in ağırlığını omuzlarında hissediyor. Markaların ucuza satacağı kalitesiz malları üretmek için ek mesai yapan işçiler, paketleri zamanında ulaştırmak için çabalayan teslimat görevlileri gibi gruplar insani çalışma koşullarından uzakta efor sarf ediyor. Geçtiğimiz sene birçok ülkede Amazon işçileri, daha iyi ücret ve çalışma şartları talep etmek için Black Friday sırasında greve gitme tehdidine başvurdular.
Daha az tüketen bir toplum
Kanadalı gazeteci JB Mackinnon, aksi düşünülse de tüketim davranışının insan olmanın bir getirisi olmadığını savunuyor. Mackinnon’a göre tüketim alışkanlıklarımız sadece kemikleşmiş bir olgu ve söz konusu gezegeni kurtarmak olduğunda alışılmış klişelere eğilmek çok daha kolay. “Haydi benzin yerine elektrik ile çalışan bir araç yapalım” düşüncesinin, “Nasıl toplu taşımayı teşvik ederek daha az araç satılmasını sağlayabiliriz?”in önünde olması gibi.
Neyse ki Gen-Z’nin liderlik ettiği bir süreç ile tüketime dair uyanmaya başladığımız bir noktadayız. Sadece değer yargılarımız değil, markalar ve hükûmetlerin ekonomik büyümeye dair atmadığı adımlar da insanları alternatif çözüm yolları bulmaya itiyor. Bugün çoğu insan kendi bahçesinde bir şeyler yetiştiriyor,bazı temel ihtiyaçlarını 3D yazıcı gibi yardımcılarla evde üretiyor, onarım hareketine katılıyor, kusurlu estetik konseptini benimsiyor.
Hepimiz bir gecede alışveriş yapmayı bırakmayacağız ancak yeni bir sistemi markalara ve hükûmetlere dayatarak güçlü ekonominin yolunu açabiliriz. Özellikle elektronik cihazlar gibi uzun ömürlü ürünler için satış periyodunu düşürebilir ancak ikinci el ürün ya da tamir piyasası artan bir grafikle yeni iş alanları yaratabilir. Daha az tüketen dolayısıyla da daha az üreten bir toplum şu an için varsayımsal bir ütopya olsa da, değişim evlerimizden başlıyor.
Örneğin ben bu Black Friday’de herhangi bir markadan alışveriş yapmadım. Peki en önemlisi canlı, renkli, hızlı, gösterişli ve açgözlü alışkanlıklarımızdan uzaklaşmaya hazır mıyız? Bunu gerçekten yapmak istiyor muyuz? Söz konusu huzursuzluğu yaşamamak için insan önce kendine karşı dürüst olmalı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
BÜLTEN SAYISI
📢 Bu hafta Geleceğe Dönüş %20 indirim fırsatıyla sizlerle!
27 Kas 2022

YAZARLAR

Nur Kardelen Ay
Teknoloji haberciliği, SKA takipçisi, yavaş gazetecilik. Peynir ekmek gibi yazıyorum.
İLGİLİ OKUMALAR


