Boğaziçi'nde son perde: Kampüs kültürü müdahalelerden nasıl etkileniyor?

Boğaziçi Üniversitesi’nde kulüp odalarının tahliyesiyle başlayan süreç devam ediyor. Peki Boğaziçi’nin uzun yıllar Türkiye’nin en iyi üniversitesileri arasında anılmasına neden olan akademik özgürlük ve kampüs kültürü gibi değerleri bugün nasıl bir dönüşüm geçiriyor? Boğaziçi Üniversitesi mezunlarına, akademisyenlerine ve öğrencilerine sorduk.
Boğaziçi'nde son perde: Kampüs kültürü müdahalelerden nasıl etkileniyor?

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Boğaziçi Üniversitesi’nde kulüp odalarının boşaltılması kararıyla başlayan süreç, 6 Şubat Cuma ve hafta sonunun ardından bu hafta da öğrencilere yönelik polis müdahalesiyle sürüyor. Boğaziçi Üniversitesi kayyum yönetimi, Hamlin Hall’daki dört öğrenci kulübü, Spor Kurulu, Sualtı Sporları Kulübü, Müzik Kulübü ve Güzel Sanatlar Kulübü odalarını boşaltmasını istedi.

Olaylar, geçen hafta kulüplere iletilen bir bilgilendirme e-postasıyla başladı. Üniversite yönetimi, Güney Kampüs’te Hamlin Hall binasının alt katında bulunan kulüp odalarının Cuma gününe kadar tahliye edilmesini istedi. Öğrenciler ise karara itiraz ederek uygulamanın durdurulmasını istedi.

Tahliye kararının geri çekilmemesi üzerine öğrenciler kampüs içinde nöbet ve eylem başlattı. 6 Şubat’ta Güney Kampüs giriş ve çıkışları öğrencilere kapatıldı. Sabahın erken saatlerinde kampüs çevresine çok sayıda polis araçları, bariyerler ve çevik kuvvet sevk edildi. 

7 Şubat sabahı ise öğrenci odaları onlarca polis ve görevli eşiğinde zorla boşaltıldı. Kulüplere ait malzemeler daha sonra Hisar Kampüsü’ne götürüldü. Ancak öğrenciler, yeni alanın hem fiziksel koşullar hem de kapasite açısından yetersiz olduğunu, birçok ekipmanın yerleştirilemediğini söylüyor.

9 Şubat’ta ise kampüs içerisinde demokratik protesto hakkını kullanan öğrencilere biber gazı kullanılarak müdahale edildi.

Prof. Dr. Tuna Tuğcu: ‘Boğaziçi’ni Boğaziçi yapan unsurlar tartışma ve ifade özgürlüğü zeminiydi’

Yaklaşık 22 yıldır Boğaziçi Üniversitesi’nde görev yapan, kendisi de Boğaziçi Üniversitesi mezunu olan Prof. Dr. Tuna Tuğcu, üniversiteye 2004’te öğretim üyesi olarak döndüğünde karşılaştığı akademik ortamın Türkiye ölçeğinde istisnai olduğunu söylüyor.

Tuğcu’ya göre bu farkın en görünür olduğu yerlerden biri fakülte kurullarıydı. İlk katıldığı Akademik Kurul toplantısını anlatırken, genç bir akademisyen olarak yönetime doğrudan itiraz edebilmesinin sıradan karşılandığını vurguluyor:

“Benim için en etkileyici olay katıldığım ilk Akademik Kurul'du. Dekan, Kilyos Kampüsü’nde teknopark kurmayı planladıklarını söylediğinde kalkıp bunun ne kadar saçma bir fikir olduğunu gerekçeleriyle açıkladım. Aramızda hararetli bir tartışma oldu. Bunu dekana meydan okumak amacıyla değil, Boğaziçili alışkanlığıyla yapmıştım çünkü daha asistanken bölümde öyle yetişmiştim. Bu bir saygısızlık değil, genç bir akademisyen olarak üniversiteme katkı için sunduğum bir görüştü.”

Bu deneyimin, Boğaziçi’nin kurumsal kültürünü anlamak açısından belirleyici olduğunu belirten Tuğcu, bugün geriye dönüp baktığında bunun Türkiye’deki üniversite yapısı içinde ne kadar ayrı bir yerde durduğunu daha net gördüğünü ekliyor:

“Bugün diğer üniversiteleri ve YÖK’ü tanıdıkça bunun Türkiye için ne kadar olağanüstü bir durum olduğunu anlıyorum.”

Tuğcu’ya göre Boğaziçi’ni “Türkiye'nin en iyi üniversitelerden biri” yapan temel unsur akademik başarıdan önce bu tartışma ve ifade özgürlüğü zeminiydi. Tuğcu, farklı görüşlerden akademisyenlerin birarada durabilmesini sağlayan ortak ilkeyi şöyle tarif ediyor:

“Naci İnci kendi 'yönetememe' maharetini örtbas edebilmek için bizleri ‘imtiyazlarını kaybetmekten korkan bir avuç hoca’ diye lanse etmeye çalışsa da bizler farklı görüşlerde kişileriz. Tek ortak yanımız ‘herkesin kendi görüşünü ifade etme hakkı olduğuna inanmamız.’ Bu, karşı çıktığımız görüşlere sessiz kalacağımız anlamına gelmiyor ama karşımızdaki kişinin bizden farklı düşünme hakkına saygımız var. Zaten bu nedenle aramızda da çok tartışıyoruz ama bu tartışma kültürü çerçevesinde omuz omuza duruyoruz.”

Bu kültürün yalnızca sosyal ya da politik tartışmalar için değil, bilimsel üretimin kendisi için de temel olduğunu vurguluyor:

“İfade özgürlüğü ve serbest tartışma kültürü, bilimsel özerklik ve doğruluğun ön şartıdır. Tartışma kültürü ve ifade özgürlüğü sanki sadece sosyal bilimler için önemliymiş gibi yanlış bir algı var ama aslında tartışma kültürü bilimsel özerkliğin içinde bulunduğu kabı oluşturur; kap yoksa bilimsel gelişme de yerlerdedir.”

‘Yılları ve gençleri kaybediyoruz’

Tuğcu, son yıllarda Boğaziçi'ne yapılanların ise tam da bu zemini hedef aldığını düşünüyor. Üniversitede yaşanan dönüşümü yalnızca kurumsal bir değişim olarak değil, kuşaklar arası bir kayıp olarak okuyor:

“Yılları ve gençleri kaybediyoruz. Üniversite gibi kurumların ataleti yüksek olur; frene bastığınızda hemen durmaz, gaz verdiğinizde hemen hızlanmaz. Bu nedenle Naci İnci ilk rektörlük döneminde Boğaziçi Üniversitesi’nin süregelen gücünden faydalandı, rektörlük ne kadar kötü yönetilse de devam eden tezler ve projeler sayesinde yayınlar çıkıyordu.

Ama her şeyin köküne kibrit suyu döküldü. Araştırma merkezlerimize, projelerimize ve ekipmanlarımıza el koyunca, hocaların kendi araştırma proje bütçeleriyle bile konferanslara katılımlarını engelleyince, doçentliğe yükseltilmesi gereken genç akademisyenler için açıkça 'Onun doçentliğine izin vermeyeceğim' deyip paraşütçüleri yükseltince araştırmanın durmasına şaşmamak gerek.”

‘Birçok öğrencimiz geri dönmemek üzere Türkiye’den ayrıldı’

Tuğcu, özellikle öğrenciler ve genç akademisyenler açısından geri dönüşü zor bir süreç yaşandığını söylüyor:

“Birçok öğrencimiz ‘geri dönmemek üzere’ Türkiye’den ayrıldı. Böyle pırlanta beyinlerin Türkiye’den ayrılması bu ülkeye karşı yapılmış en büyük ihanettir. 2021’den beri üniversite ölçüsüz zarar gördü. Çok fazla öğrenci, hoca ve personel kaybettik. Ülke çok büyük zarar gördü. Beyin göçü tarihte görülmemiş, hatta hayal edilemeyecek seviyeye ulaştı. Araştırma altyapısı dümdüz edildi.”

Tuğcu, yalnızca akademik üretimin değil, üniversitenin karar alma yapısının da köklü biçimde değiştiğini belirtiyor. Geçmişte kararların bölüm ve fakülte tartışmalarıyla şekillendiğini, aşağıdan yukarıya işleyen bir model olduğunu hatırlatıyor:

“Boğaziçi Üniversitesi’nin temel kuralı kararların aşağıdan yukarıya doğru alınmasıydı. YÖK’ten bir yazı geldiğinde bile Rektörlük veya Senato kendi başına karar almaz, yazıyı tüm bölüm ve enstitülere gönderirdi. Bölüm kurullarında hocalar birlikte tartışıp karar verir, bu kararlar önce fakültede tartışılarak birleştirilir, ardından Üniversite Yönetim Kurulu veya Senato’da üniversitenin kararı oluşturulurdu."

Bugün ise bu mekanizmanın ortadan kalktığını, yönetim yapısının merkezileştiğini söyleyen Tuğcu, yönetimin kampüse polis ve TOMA çağırmasını da bu kırılmanın sembolik eşiği olarak görüyor:

“Öğrencilere müdahale etmek için polisi okula davet etmesi, Naci İnci’nin rektörlükten istifa mektubudur. 'Ben bu üniversiteyi yönetemiyorum. Polis gelsin, yönetsin' demesidir. Boğaziçi Üniversitesi’ni polisin kontrol ettiği bir alana çevirmesidir.”

'Öğrencilerin biraraya gelmesini engellemeye çalışıyorlar'

Öğrenci kulüpleri ise Tuğcu’ya göre üniversite hayatının yan unsuru değil, doğrudan kurucu parçalarından biri. Tuğcu, kulüplerin tarihsel köklerine işaret ederek şunu söylüyor:

“Öğrenci kulüpleri Boğaziçi’nin genlerine işlemiştir demek yanlış olmaz. Bu herhangi bir derste öğretebileceğiniz bir şey değil. Ama öğrenciye verilebilecek en büyük eğitim. 2021’den beri yapılan müdahaleler ‘kasten’ bu kültürü yok etme amaçlı.”

Tuğcu, kulüp odalarının boşaltılması ve kampüsteki polis müdahalesinin fiziksel mekan ihtiyacından değil, öğrencilerin biraraya gelmesini engelleme isteğinden kaynaklandığını söylüyor:

“Kulüp odalarının yok edilmesinin nedeni yer sıkıntısı değil, öğrencilerin biraraya gelmesini engellemek. Nitekim geçen yıl tanıtımlarda öğrenci kulüpleri ballandırılarak anlatırken aslında hepsinin yönetimi görevden alınmıştı.

Kulüp odalarının polis ve TOMA’larla boşaltılmasının tarifi yok. Bunun kendisi bir tarif. Naci İnci’yi tarif ediyor. Kulüp odalarının boşaltılma nedeni oradaki birkaç metrekareli alana olan ihtiyaç değil. Polis marifetiyle kulüp odalarını boşaltmak ‘Ben bu kampüste öğrenciyi istemiyorum’ demek.”

Tuğcu, ortaya çıkan yapıyı bir “üniversite modeli” olarak tanımlamayı reddediyor çünkü öğrencinin kampüs dışına itildiği bir yapı üniversite niteliğini de kaybediyor:

“Bu bir üniversite modeli değil çünkü rektörün polisi çağırıp “Öğrencileri dışarı çıkarın” dediği, kampüse girişleri yasakladığı yer üniversite değildir. Öğrenciyi üniversiteden dışarı çıkarırsanız içeride ne kalır? Tüm bu yaşananlar üniversiteye zarar vermiyor, yok ediyor.”

‘50 yıllık kulüp odaları kolektif hafızaya hizmet ediyordu

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü 2. sınıf öğrencisi Vahdet de son günlerde kampüste yaşananların kulüp odalarının boşaltılmasına yönelik girişimle başladığını anlatıyor. Vahdet, Öğrenci Temsil Kurulu’nda Tarih Bölüm Başkanlığı ve Fen-Edebiyat Başkanlığı görevlerini de yaptı.

Rektörlüğün bir süredir Hamlin Hall binasını boşaltmaya çalıştığını söyleyen Vahdet’e göre süreç yeni değil. Güney Kampüs’ün “öğrencisizleştirilmek istendiğini” düşünen öğrenciler, özellikle kulüp alanlarına yönelik adımları bu politikanın parçası olarak görüyor:

“Hamlin Hall ilk yapıldığından bu yana yurttu. En alt katında da kulüp odaları vardı. Bu kulüp odaları 1974’ten beri yaklaşık 50 yıldır burada. Güney Kampüs’te kolektif bir hafızaya hizmet ediyorlardı.”

Kulüp odalarının yalnızca faaliyet alanı olmadığını, öğrenciler için kampüs aidiyetinin de parçası olduğunu vurguluyor:

“Müzik kulübünün odasından gelen piyano sesini duymak bana Güney Kampüs’te olduğumu hissettiriyordu.”

Vahdet, öğrenciler ile rektörlük arasında yapılan görüşmelerde kulüplere ek süre tanındığını, ancak kısa süre sonra tahliye kararının uygulamaya konulduğunu söylüyor. Müdahale sabah saatlerinde yapılmış:

“Sabah 6.30’da apar topar kulüp odalarının boşaltılacağını öğrendik. Gece 4.55’ten itibaren çevik kuvvetler, gözaltı araçları ve TOMA'lar getirildi. Kampüse girişler gece 2’de yasaklandı. 12 saat boyunca da gerekçe göstermeden hiç kimse kampüse giriş yapamadı.”

Üniversite öğrencisi, okuldaki polis varlığının yalnızca tahliye anıyla sınırlı kalmadığını da ekliyor:

“Şimdiye kadar çevik kuvvet kampüsümüzden hiç ayrılmadı. TOMA’lar da okul çevresinde bekliyor. Çevik kuvvet kampüs içerisinde istediği her yere girebiliyor, kız yurduna bile giriyorlar. Kendi binamıza yani Hamlin Hall’a ders programımızı göstermeden giremiyoruz, halbuki bu binayı derslik yapacağız ve öğrencilerin kullanımına açacağız demişlerdi.”

Müdahale sırasında öğrencilere şiddet uygulandığını ifade eden Vahdet, tanık olduklarını şöyle aktarıyor:

“Okulda öğrencilere müdahale edildi. Çektiğim videolarda da var. Öğrenciler tekmelendiler, yumruklandılar, darp edildiler, saçlarından çekildi ve ağır bir şiddet gördüler. Boğaziçi'nde 2021’den beri polis şiddetinin kampüslerde bu kadar çok olması korku verici. Baskı düzeyi her geçen gün daha da artıyor. Kampüsler bizim güvende hissetmemiz gereken alanlar. Ancak kampüsleri bizden uzaklaştırıyorlar, sabahın köründe TOMA’larla giriyorlar, kampüse girişimiz yasaklanıyor ve kampüslerimizde şiddet görüyoruz.”

Vahdet, yaşananların derslere ve kampüs yaşamına da doğrudan yansıdığını söylüyor. Kulüplerin taşındığı alanlarda faaliyet yürütmenin neredeyse imkansız hâle geldiğini belirtiyor:

“Kulüpler Hisar Kampüs’e taşındı ama eşyalarını koyacak alan bile yok. Faaliyetler durma noktasına geldi. Pazartesi günü okulun ilk günü olmasına rağmen birçok öğrenci derslerine katılamadan  protestoya katıldılar.

Güney Kampüs'ten uzaklaştırılmayan tek bir kulüp kalmadı artık. Burası bizim kampüsümüz ama bizi burada istemiyorlar. Onlara göre biz bu üniversiteye bir şeyler üretmeye gelmedik, burası askeriye ve biz dersimizi görüp çıkacağız. Böyle düşünüyorlar.”

‘Kulüp kültürü Boğaziçi’ni Boğaziçi yapıyordu’

Boğaziçi’nin yıllardır sahip olduğu üniversite kültürünü ise yalnızca akademik kadroyla sınırlı görmeyen Vahdet’e göre, kampüs deneyimi ve kulüp yaşamı bu kimliğin asli parçasıydı:

“Kulüp kültürü, kampüs deneyimi ve sahip olduğu anlayış Boğaziçi’ni Boğaziçi yapıyordu.”

Son yıllardaki müdahalelerle bu yapının aşındığını düşünen Vahdet, karar alma süreçlerinin değiştiğini ve öğrencilerin üretim alanlarının daraldığını söylüyor:

“Rektörlük atamaları başlamadan önce kampüsler, üniversite bileşenleri tarafından ortak şekilde yönetilen alanlardı. Kararnamelerle, tepeden inme kararlarla yönetilen bir yer değildi. Bu özelliklerin bizden alınmasıyla artık bu üniversite herhangi bir üniversite olma yolunda.”

Bu dönüşümün öğrencilerde yarattığı kayıp hissini ise şöyle özetliyor:

“Üniversitedeki her şey tepeden inme kararlarla değiştirildiği için öğrencilerin üretebileceği hiçbir alan kalmadı. Üniversitemizde yaklaşık 2 buçuk senedir kütüphanemiz yok. Kütüphaneyi yıkıp millet bahçesi gibi bir şey yaptılar. Bize artık üretme alanı sunulmuyor. Ne akademi yapabiliyoruz ne sanat.”

Vahdet’e göre bugün üniversiteyi ayakta tutan şey kurumsal imkanlardan çok öğrencilerin ve akademisyenlerin 2021'den beri sürdürdüğü direniş:

“Boğaziçi sahip olduğu çoğu değerini kaybetmiş durumda. Burayı ayakta tutan ise öğrencilerin hafızası ve akademisyenlerin direnişi. Öğrenciler Boğaziçi’ni eskisi gibi Türkiye’nin en saygın kurumu yapmak istiyor. Öte yandan artık burada bize sunulan imkanlar çok kısıtlı.”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Melisa Gülbaş

Aposto editörü

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR