Çağdaş müziğin ilk kuşağından müstakil sesler: Türk Beşleri

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İlk önce “Türk Beşleri” isminden başlayalım dilerseniz. Bu ismin çıkış noktası nedir? Bir hikayesi var mıdır?
Cumhuriyetin ilk kuşak bestecilerinden oluşan bu kişiler, 2. Meşrutiyet döneminde doğmuş; yurt dışında eğitim görüp, cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte müzik kurumlarında görev almış beş besteci aslında. Ancak “Türk Beşleri” tabiri bizim kullanageldiğimiz bir yakıştırma. “Rus Beşleri”ni ya da Fransızların “Les Six” bestecilerini çağrıştırıyor.
Esasen kendilerinin pek de benimsediği bir adlandırma değil bu. Ankara Radyosu’nda 1930’larda yapılan bir konserde, bu beş kişinin farklı eserleri seslendiriliyor. Konseri izleyen eğitimci ve koro şefi Halil Bedii Yönetken de ilk kuşakta yurt dışında eğitim görmüş isimlerden. Yönetken, “Bakın beşinizin birden eserleri burada seslendirildi. Sizin de adınız Türk Beşleri olsun” diyor. Bu yakıştırma böylece yayılıyor.
Adnan Saygun sonradan Filarmoni Dergisi’nde verdiği bir röportajda bu adlandırmanın çok da doğru olmadığını söylüyor. “Biz kimiz? Birbirimizden farklı insanlarız” diyor. Çünkü bu beş kişinin, Rus Beşleri’nde veya Fransız Altılıları’nda gördüğümüz gibi kendi aralarında oturup konuşup belirledikleri bir manifesto yok aslında. Cumhuriyetin müzik devrimleriyle birlikte buluştukları bir ortak payda var; ama kendi aralarında bir grup kurma düşünceleri yok. Farklı yerlerde okumuşlar; eğitim hayatları boyunca yan yana gelmemiş bile olabilirler.
Müzikoloji bağlamında bu bestecileri Cumhuriyet’in ilk kuşak bestecileri başlığı altında nitelendirmek daha doğru olabilir. Ama tabii yayılan tabiri değiştirmek kolay olmuyor. Ben de bunu kullanmayalım demiyorum şüphesiz. Sadece “Türk Beşleri” denince kafamızda canlandığı gibi bir ekip olmadığını bilmemiz gerek. Bir ekip yok, beş münferit kişi var.
Peki bu beş münferit kişinin ülkemizde ve dünyada bestecilik alanına nasıl katkıları olmuştur?
Bu beş bestecinin içerisinde stil bakımından, yaklaşım bakımından epey farklılıklar var. Halk müziği malzemesi veya bizim Klasik Türk Musikisi dediğimiz İstanbul Musikisi’nin malzemelerini, o dönemin moda tabiriyle “Avrupa çalgıları ile” ve “Batı tekniğiyle” birlikte yazmış ve işlemiş kişiler bunlar.
Görece en çok tanınan isim Adnan Saygun. Bunun çeşitli sebepleri var, ama belki de en öncelikli olanı Adnan Bey’in çok erken bir tarihte Amerika’da bir yayıncıyla anlaşmış ve eserlerini o yayıncıya satmış olması.
Ferid Alnar, sanıyorum ki dünyadaki ilk kanun konçertosunu yazmış besteci. Onunla birlikte iki ya da üç kişi daha var. Aslında bir Ortadoğu veya Doğu Akdeniz çalgısını standart bir Avrupa orkestrasıyla birleştiren ilk bestecilerden biri. Kendisi de zaten kanun virtüözü.
Cemal Reşit Rey, hem Fransa’da öğrenci olduğu dönemde hem de sonrasında 1930’ların ve 1940’ların Avrupası’nda epey tanınan ve bilinen bir isim. Orada eserleri yaygınlık kazanmış; ama sonra zamanla, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bağları biraz daha zayıflıyor.
İlk kuşak bestecilerimiz erken eğitim dönemleri sırasında hangi hocalarla çalışmışlardı? Eğitim hayatlarının başlangıcında önemli rol oynamış kimleri sayabiliriz?
Müzik Devrimi de Harf Devrimi gibi bir anda olmadı. Öyle olsaydı cumhuriyetin ilanından önce, yani kabaca 2. Meşrutiyet zamanı doğmuş olan bu beş kişi, cumhuriyet döneminde müzik kurumlarında önemli görevler alıp, öğrenciler yetiştirerek yer alamazlardı.
Bizde birçok sanatta, mesela Türk tiyatrosunda, öncüler Ermenilerdi. Güllü Agop örneğindeki gibi... 19. yüzyılda müzikte de durum biraz böyle. Dünyanın değişen koşullarına ayak uydurarak müzik yapmak veya toplumu yeni bir hayata hazırlamak üzere müziğin de burada yerini almasında öncülerimiz Ermeniler.
Bunların arasında kimler var? En eskisi Dikran Çuhacıyan, diğeri bir sonraki kuşaktan Manas Efendi diye bilinen Edgar Manas. Manas Efendi aslında burada saydığımız isimlerin hepsini tanıyan birisi. Hasan Ferid Alnar, Cemal Reşit Rey ve yanlış hatırlamıyorsam Adnan Saygun kendisinden ders almıştır. Belki diğerlerine de ders vermiş olabilir. Manas dışında başka gayrimüslimler de var. Mesela Macar Tevfik Bey. Adnan Bey ondan piyano dersleri almış İzmir’deyken. Bunlar bir açıdan baktığımızda öncü isimler gerçekten.

Edgar Manas
Bunun dışında hatırlayabildiklerimden Hüseyin Sadeddin Arel, Türk musikisinin 20. yüzyıldaki önemli kuramcılarından ve üstatlarından birisi. O da bir dönem Saygun’un armoni hocası olmuş. İsmail Zühtü (Kuşçuoğlu) Bey, İzmir’de Saygun’un okuduğu okulda müzik hocası. Kurtuluş Savaşı başlarında İzmir’den Ankara’ya gidiyor, 1924’te de hayatını kaybediyor. Dolayısıyla o dönemin kültür hayatı içerisinde şüphesiz ki bu isimlere bir giriş formasyonu vermiş kişiler var. Elbette şu an ismini hatırlamadığım başkaları da vardır.
Hatta Manas’ın İstiklal Marşı’nın orkestrasyonunu yaptığı da pek bilinmez, değil mi?
Bu bilinmeyen ve çok dillendirilmeyen bir şey, ama neyse ki Anıtkabir’de doğrusu yazıyor. Buna seviniyorum. Osman Zeki Üngör, İstiklal Marşı’nın bestecisi. Marşın armonisi ve orkestrasyonu ise Edgar Manas’a ait. Osman Zeki Üngör ezgiyi nasıl armonize edebiliriz ve orkestra için nasıl düzenleyebiliriz diye Manas’a danışmış. Manas’ın ömrü zaten cumhuriyet döneminde geçmiş. İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda hocalık da yapmaya devam etmiş birisi. Ölümü 1964. Ne hazin ki hayatına dair bugün neredeyse hiç şey bilmiyoruz.
Umarım bu söyleşi yayımlandıktan sonra, bu kişilerle ilgili daha detaylı çalışmalar yapılmasına vesile olur. Doktoranız sırasında araştırdığınız Ahmed Adnan Saygun’a odaklanırsak, Saygun’un yurt dışındaki eğitim süreciyle, yurda dönüşüyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Saygun, 1907 İzmir doğumlu. Çocukluk yılları da İzmir’de geçiyor. Orada İsmail Zühtü Kuşçuoğlu ona biraz formasyon veriyor. Her zaman vefa ile andığı biridir. Sonra konservatuvarın açtığı bir müzik öğretmenliği ehliyeti sınavına giriyor ve beş kişilik jüriden bu ehliyeti alıyor. İzmir’e geri dönüp bir okulda müzik öğretmeni oluyor. 1927/28 başlarında, Millî Eğitim Bakanlığı yurt dışına gönderilecek Türk öğrencilerle ilgili müzik alanında da bir sınav açıyor. Sınav İstanbul’da yapılıyor.
Hatta o sınavın da çok ilginç bir anekdotu vardı. “Birisi bana komplo kurdu, sınava geç girmemi sağlayacaktı, ben şans eseri gidip sınava girdim” diye anlatır Saygun. O sınavın sonunda Cumhuriyet gazetesi müzik alanında sınavda kazananın Adnan Saygun olduğunu ilan ediyor ve kendisine Paris’e gitmesi için burs veriyorlar, fakat bu biraz farklı bir burs. “Biz seni şu okulda şunu okuman için gönderiyoruz” değil de “Sana şu kadar yıllık harcırah vereceğiz, sen gidip kendi okulunu kendin bulacaksın” şartıyla verilen bir burs.
1928 sonbaharında Paris’e gidiyor ve orada çeşitli okullara bakıyor. O dönem aslında Paris’in en meşhur ve sükseli okulu Paris Konservatuvarı (Conservatoire National Supérieur de Musique de Paris). Bir de Schola Cantorum diye bir okul var ve Adnan Bey bu okulu seçiyor. Bu okul o dönemin yeni eğitim anlayışını reddederek Rönesans müziği, kontrpuan, armoni gibi klasik disiplinlerde çok daha katı bir eğitim veriyor. Saygun bu yüzden burada okumak istiyor. Geçmiş, kök, atalarımızın toprağı, atalarımızın nefesi, dedelerimizin nefesi gibi kavramlar çok önemli kavramlardır Saygun için. Bu okulda kompozisyon eğitimi alıyor.

Ahmed Adnan Saygun
Paris yılları sırasında onu çok etkileyen iki kişi var bence. Biri çok ilginç bir karakter olan Eugène Borrel. Türk müziği üzerine ilk ciddi çalışmaları yapan Fransız müzikologlardan. Zaten babasının Fransa Posta İdaresi görevi sebebiyle birkaç yıl İzmir’de yaşamış. Çok iyi Türkçe biliyor. Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nun sözlerini Fransızcaya çeviren de o. Hatta Paris’e gittiğinde bir süre onların evinde kalıyor. Dolayısıyla Borrel onun hayatında çok önemli bir rol oynamış, ama Borrel ile ilgili İlhami Gökçen'in Folklor Edebiyat dergisinde yayımlanmış biyografik makalesi dışında Türkiye’de yapılmış bir çalışma görmedim.
Saygun’u etkileyen bir diğer kişi de Amédée Gastoué. Bu da bir Fransız teorisyen. Saygun Gastoué’nin Les Origines du Chant Romaine kitabına çok önemli bir yayınında atıf yapıyor. Bu kitap aslında kilise modları olarak bilinen, Avrupa müziğinde kullanılmış, belli bir dönem özellikle Gregoryen ezgilerini biçimlendiren modların kökeninin doğuda olduğunu, daha doğrusu bunların Antik Yunan’la ilişkisi olduğunu söyleyen bir kitap. Saygun’un Türk müziği makamlarının kökeninde Antik Yunan modlarının yattığı düşüncesi buradan geliyor olmalı.
Saygun, Schola Cantorum’da 1931’e kadar eğitim almış. Üç yıl içerisinde kompozisyon okumayı bitiriyor ve yurda geri dönüyor. Musiki Muallim Mektebi’ne ilk başta kontrpuan hocası olarak atanıyor. Sonra tabii bazı çalkantılı dönemler var. Örneğin Béla Bartók ile yaptığı geziden hemen önce buradan İstanbul’a Belediye Konservatuvarı’na sürülüyor. 1945/46’dan sonra tekrar konservatuvarda hocalık yapıyor ve hayatını öyle sürdürüyor.
Söz konusu beş kişi içerisinde Saygun’u diğerlerinden ayıran bir tarafı var. Bu beş kişinin hepsi şüphesiz besteci, ama bunların içerisinde bestecilik yanında, tabiri caizse âlim ve müzikolog da olan Adnan Saygun. Yazdığı onlarca makale, bildiri ve kitap var. Diğerlerinde böyle bir yazma edimi pek fazla yok. Müzik yazıyorlar, ama bilimcilik taraflarını görmüyoruz. Onlar daha çok işin sanat kısmında. Dolayısıyla Saygun’un etnomüzikolog kimliği onu daha da bilinir kılmıştır diye düşünüyorum.
Bunun dışında Saygun, Gülper Refiğ’in aktardığına göre “Benim en önemli eserim Gılgamış Operası” demiş. 70’lerde yazdığı ve 1983’te her şeyiyle tamamlamış olduğu bir opera bu. Bu opera bugüne kadar bir kere bile seslendirilmedi. Sahnede nasıl durduğunu bilmiyoruz. Hocam Turgay Erdener “Her eserin en az bir kere çalınma hakkı vardır” der. Yani iyi olsun, kötü olsun, muhteşem olsun, vasat olsun… Ama bu ülkede bir eser yazıldıktan sonra çalınıp kayıt altına alınamıyorsa, kültür politikalarımızı gözden geçirmemiz gerekir. Arşivcilik çok önemlidir.
Dilerseniz Cemal Reşit Rey ile devam edelim. Rey’in hayatıyla, yurt içi ve yurt dışındaki eğitim süreci ve daha sonra Türkiye’ye döndüğü dönemle ilgili neler söylemek istersiniz?
Cemal Reşit Rey’in çok renkli, ama sonuna doğru renkleri solan bir hayatı olmuş çeşitli sebeplerden. 1904 doğumlu. Osman Hamdi Bey annesinin dayısı; babası Ahmet Reşit Rey de Osmanlı döneminde Dahiliye Nazırlığı yapmış önde gelen bürokratlardan. Dolayısıyla İstanbul’un kaymak tabakasında, köşklerde, konaklarda yetişmiş. Bu yüzden çocukluğundan bu yana pek çok imkana sahip olduğunu biliyoruz. Ana dili kadar iyi Fransızca biliyor. Çocukluğunun bir kısmı, 10-15 yaşları arası İsviçre’de geçiyor. Sonra Paris’e okumaya gidiyor. Orada hem piyanist hem de besteci olarak eğitim alıyor. Daha sonra Paris’te aranan bir konser piyanisti hâline geliyor.
Türkiye’ye döndüğünde önceki ismi Ezgiler Evi (Darülelhan) olan İstanbul Belediye Konservatuvarı’na hoca olarak atanıyor. İlginçtir, Rey’in Ankara’yla pek bir ilişkisi yoktur. Sadece iki sene kadar Ankara Radyosu Batı Müziği Yayınları Şefi olarak görev yapıyor. Cumhuriyet yönetimi tarafından “Osmanlılığı” temsil ettiği düşünüldüğü için geride tutulduğu söylenen birisi. Beşlerin en büyüğü olmasına rağmen en geç Devlet Sanatçısı unvanı verilen de o.
Sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda hocalık yapıyor. Aynı zamanda İstanbul Şehir Orkestrası’nı kuruyor. Bu orkestra, bugünün İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın öncüsü. 1950’lerden sonra yurtdışında Yugoslavya, Yunanistan, İsrail gibi birçok ülkede şef olarak da konserler veriyor. Abisi Ekrem Bey de meşhur bir söz yazarı ve çevirmen. O da çok iyi Fransızca biliyor. Cemal Reşid’in Lüküs Hayat gibi operetlerinin söz yazarı.

Cemal Reşit Rey
Fakat belediyenin işçi kadrosundan emekli olduğunu Panayot Abacı yazmıştır. Çok düşük bir emekli maaşı alıyor ve hayatının son yıllarında maalesef ekonomik zorluklar çekiyor. Çocukluk yıllarında İstanbul’un kaymak tabakasında geçirdiği hayatından pek bir iz kalamıyor maalesef. Bu da üzücü bir şey tabii. Yine de yaşamının son dönemlerine kadar eser vermiş belki de en üretken bestecilerden biri. Yurt dışında onun da eserleri çalınmış.
İstanbul Filarmoni Derneği’ni kurmuş ve aynı zamanda Paris’ten o dönemin çok meşhur isimlerini, orkestra şeflerini, solistlerini İstanbul’a konser vermek için getirmiş. O dönemin Fransası’ndan, Parisi’nden bizim beşler arasında en kuvvetli kontaklara sahip isim Cemal Reşit Rey. İstanbul’un kültür yaşamını etkilemiş bir konser serisi yapıyorlar. O zaman bir sivil inisiyatif ile Ankara’da devlet desteği olmadan böyle bir oluşum görmezken Rey vasıtasıyla bunu İstanbul’da görmüş oluyoruz. Dolayısıyla İstanbul’un müzik yaşamına da çok büyük katkıları oluyor. O yüzden de Harbiye’deki konser salonuna İstanbul Belediyesi’nin Rey’in adını vermesi, kendisinin anılması adına çok isabetlidir. İlginçtir ki Ankaralılar Rey’in eserlerini pek bilmezler, İstanbul’da daha çok çalınır.
Hasan Ferid Alnar’la ilgili neler paylaşmak istersiniz peki?
Hasan isminden pek haz etmediği söylenir. Sadece Ferid (o da her zaman “d” ile) Alnar denmesinden hoşlanır, Hasan diyenlere kızarmış. Bu hep anlatılan bir şey. O da İstanbul’da doğmuş, yetişmiş birisi. Türk müziği yapılan bir evde büyümüş. Aynı zamanda Alman okuluna da gidiyor. Esasen matematiğe çok yeteneği olduğu ama sonradan müziğe yöneldiği söylenir. Matematik zekası tasarım yapabilme, hesaplama yapabilme kabiliyeti olduğunu gösteriyor.
Alnar’ı diğerlerinden ayıran tarafı, daha 15-16 yaşındayken İstanbul’da çok tanınan bir kanun virtüözü olması. Hatta o dönem Berlin’de bir fasıl heyetiyle birlikte kayıt da dolduruyorlar. Bu kayıtlar elimizde bugün. Sonradan bestecilere ve besteciliğe ilgi duyuyor.
Almanca öğrenmek için Avusturya’ya gidiyor. Orada hem şeflik hem de bestecilik okuyor, bunları üstün başarıyla bitiriyor ve Türkiye’ye dönüyor. Alnar sonrasında, hayatının çoğunu Ankara’da geçiriyor. Burada konservatuvarda hocalık yapıyor, operada şeflik yapıyor. Opera’nın müzik direktörlüğünü üstlendiği bir dönem de var. Bildiğim kadarıyla konservatuvardan emekli olmuş olmalı.

Alnar’ın hayatını ikiye ayırmak gerekiyor. 1950’lere kadar gayet üretken bir hayatı var. Kanun konçertosu, viyolonsel konçertosu, İki Prelüd ve Dans’ı yazmış. Viyana’da bestelediği senfonik eseri İstanbul Süiti, piyano için sekiz parçası, piyano ve keman için müzikleri var, tiyatro müzikleri var.
Fakat 1950’lerden sonraki hayatı çok trajik. O kısım biraz özel hayata da giriyor. Hatta Yassıada Mahkemeleri’ne kadar konu olmuş bir olay. Tabii burada önemli olan özel hayatta kimin kimle ilişkisi olduğu meselesi değil. Akıl sağlığını bir yerden sonra giderek kaybetmeye başlıyor. Hatta bu yüzden konservatuvardan ayrılıyor. Viyana’ya dönüp on yıl kadar yaşadığı bir dönem var. Orada ikinci eşiyle tanışıyor ve tekrar Türkiye’ye geliyorlar. En son yaşadığı ev Ankara’da Güvenlik Caddesi’nde ve bu apartman hâlâ duruyor ki sonradan üstüne bir levha da asılmıştır.
Bundan birkaç yıl önce Eskişehir’de Ferid Alnar Sempozyumu yapılmıştı. Oradaki verilen istatistikî bilgide, eserlerinin neredeyse tamamını 1950’ye kadar yazdığı söylendi. 1950’den 1976’ya kadar sadece dört eser yazmış. Yıllar geçtikçe Alnar’ın paranoyalarının arttığı söylenir. MİT’in kendisini takip ettiğini, öldürüleceğini düşünürmüş. Bir de bu arada Londra’da yaşayan oğlu bir küvette ölü bulunuyor.
Hayatının ikinci yarısı çok büyük travmalarla geçtiği için maalesef pek üretimle dolu yıllar olmamış. Bence tarihî açıdan da önemli olan müziği Kanun Konçertosu. Bunu da sempozyumda biri anlatmıştı. Türk müziği notalamasında ilk defa dinamikleri o kullanmış. Böyle ilginç tarafları olan birisi.
Ulvi Cemal Erkin ile devam edelim mi?
Erkin de bir İstanbullu. O da İstanbul’un bürokrat ailelerinden birinde yetişmiş. Belki çoğu insan bilmiyor, ama abisi Feridun Cemal Erkin 1960 sonrası Dışişleri Bakanlığı da yapmış bir diplomat. Erkin’in kendisi zaten Galatasaray Liseli, yani o dönemin kaymak tabakasından diyebiliriz. O da Paris’te piyano alanında eğitim görüyor.
Erkin besteciliğe de çok merakı olan ve kendisini besteci olarak kanıtlamış birisi. En bilinen eseri Köçekçe, ama mesela piyanolu beşlisi, yaylı çalgılar dörtlüsü veya piyano sonatını ben çok severim. Daha sonra Duyuşlar gibi küçük yaşta yeni piyano çalmaya başlayanlar için yazdığı parçalar var; ama dediğim gibi esasen piyanist. Dolayısıyla Türkiye’ye döndükten sonra da sıkça piyano konserleri veriyor. Hatta eşiyle birlikte çalıyor. Eşi Ferhunde Erkin de Leipzig’de eğitim görüp sonra Türkiye’ye gelenlerden birisi. Onunla aşağı yukarı akran olmalı.

Ulvi Cemal Erkin
Erkin’de şöyle bir handikapımız var. Çok erken öldüğü için, ürettiği eser sayısı diğer bestecilere göre daha az. 20 civarı eseri var, ama çok lezzetli bir dili vardır Erkin’in. İçten gelen, yani içten doğma ile besteleme yapan birisi gibi diyebiliriz. Saygun gibi mesela hesapçı değil. Güdüleri ve dürtüleri ile müzik yaptığı belli olan birisi.
Erkin de ülkeye dönmüş ve hayatının sonuna kadar hep konservatuvarda hocalık yapmış. Ama ara ara opera orkestrasını da yönettiğini biliyoruz. Bir de pek bilinmeyen bir konu, Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kazım Ses, 1940'larda veya 1950’lerin başlarında, bazı operaları Türkçeye çevirmişler ve bunlar basılmış. Bunları sahaflarda, konservatuvar kütüphanesinde bulabilirsiniz. Aslında benim gördüğüm kadarıyla tek handikapı, müzikleri dışında yazıp kendini anlattığı, geride bıraktığı bir şey olmaması. Merak edenler ailesinin oluşturduğu www.ulvicemalerkin.com websitesini inceleyebilirler. Orada eser kataloğu, diskografisi ve TRT arşivinden materyaller var.
Türk Beşleri içinde Necil Kazım Akses'le ilgili neler paylaşmak istersiniz?
Akses de İstanbulludur. Önce Viyana’ya eğitime gidiyor, fakat ilk önce kendi hesabına gidiyor, sonra devlet bursu alıyor. Ardından da Prag’a geçiyor. Viyana’da birlikte çalıştıkları arasında Joseph Marx var. O dönemin önemli hocalarından ve bestecilerden birisi. Ankara’daki konservatuvar kurulurken Paul Hindemith’in yanında Marx’dan da rapor alınmıştır. Buna Akses aracı olmuş olabilir.
Sonra Prag’da Alois Hába ile çalışıyor. Hába yeni ses sistemleri, mikrotonlar üzerinde çalışan bir besteci. Örneğin bir piyano dizisini düşündüğümüzde birbirine eşit uzaklıkta 12 yarım ses vardır. Mikrotonlar oradaki yarım perdelerin de arasında olan sesler. Hába mikroton üzerine ilk çalışmaları yapanlardan ve bunları kullanarak özellikle yaylı dörtlü yazmış. Yani belki de Beşler arasında yeniliğe veya yeni yazıya en meraklı olanı Akses. Bu yüzden de bu beşi arasında, tırnak içerisi söylemek gerekirse, dinleyiciye “en uzak kalmış”, dinleyiciyle “en az bağ kurabilmiş” olan besteci belki.
Bu biraz tabii dinleme kültürü ile ilgili bir şey. Orkestralarda sadece “Köçekçe” çalarsanız Akses dinleyince insanlar bir daha Akses’i dinlemeyi aramayabilirler. Halbuki çok beğendiğim müzikleri vardır Akses’in. Mesela Orkestra İçin Konçerto’su, Dağlar isimli koro müziği, piyano için yazdığı Minyatürler gibi.

Necil Kazım Akses
Pek tanınmayan Ellinci Yıl Marşı’nın bestecisi de Necil Kazım Akses. “Müjdeler var yurdumun toprağına taşına” diye başlayan bir marş. Daha çok Cemal Reşit Rey’in Onuncu Yıl Marşı’nı biliyoruz. Elli pek yaygınlaşmış. Sadece dinleme zevki bakımından söylüyorum Ellinci Yıl Marşı’nı ben daha çok beğenirim Onuncu Yıl Marşı’na göre. Bunun yanısıra büyük senfonik müzikleri, senfonileri var. Bunlar epeydir çalınmıyor.
Akses yurda döndükten sonra kabaca 1930’ların ortasından 1999’daki ölümüne kadar Ankara Devlet Konservatuvarı’nda hocalık yapmış. Erkin gibi konservatuvar müdürlüğü dönemi de vardır. Başka bürokratik görevler de üstlenmiş. Aralarında en uzun yaşayan, en uzun süre konservatuvarda çalışmış olanı; ama dediğim gibi diğerlerine kıyasla en az çalınan ve en az dinleme imkanı bulduğumuz besteci olduğunu söyleyebilirim.
Birkaç cümleyle özetlemek gerekirse Türk Beşleri'nin bize bıraktıkları bu kültür mirasına sahip çıkabiliyor muyuz? Hem arşivcilik hem de eserlerin seslendirilmesi ve daha çok kişiye ulaşması için neler yapılabilir?
Ben o dönemi bir kuşak olarak ele alıyorum. Sadece beş kişi değil, o beş kişi ve çevresindeki diğer kişiler. Onlardan daha sonrakileri de bu beş kişiyle birlikte düşünmek gerekir. Bizim müzik tarihimizde belki de en şanslı olanlar, çünkü daha çok onları biliyoruz, onları konuşuyoruz, onlar üzerine konuşuluyor ve onların eserleri diğerlerine göre daha fazla çalınıyor.
Geçen 100 yıl içerisinde onların müzikal kalıtını korumak için iyi çalışmalar da yapıldı; ama tabii eleştirilmesi gereken şeyler de var. Önce olumlu olanlardan bahsedelim. Birincisi o günden bugüne bu isimlerin bazı eserleri yurt dışında veya Türkiye’de kayıt altına alındı. Fakat sorunlardan biri bu kayıtların bazılarının özel kayıtlar olması. Yani ticari kayıtlar değil. Mesela Merkez Bankası’nın yaptığı Adnan Saygun, Yunus Emre Oratoryosu kaydı vardır, ama bu ticari bir kayıt olmamış.
Kişisel çaba ile yürütülen çalışmalar da var ki bunlar bence çok önemli. Bunlardan birisi Antalya’dan kemancı Fahrettin Arda. Onun Youtube kanalını ilgileniyorsanız mutlaka takip ediniz. Yıllardır çeşitli yerlerden bulabildiği eski kayıtları Youtube’da kendi kanalından yayınlıyor. Bence çok büyük bir hizmet. Kendisine ancak ve ancak teşekkür edebiliriz, şükranlarımızı sunabiliriz.
Bir diğer kişi Müjdat Dal. Onun da bir Youtube kanalı var. O da özellikle Çağdaş Türk Müziği eserlerini veya Çağdaş Türk Müziği ile ilgili söyleşileri, röportajları bulup yayınlıyor. Kendisinin bana yolladığı bazı dosyalar oldu. Mesela Ulvi Cemal Erkin’in kayıtlarıyla ilgili bir Excel dosyası. Herkesle ilgili tuttuğu bir Excel dosyası var. Müjdat Dal yanlış hatırlamıyorsam Tuzla’da bir yat firmasının satış müdürü. Kendisine de ancak teşekkür edebiliriz. Bunlar çok büyük hizmetler. Böyle insanlar hâlâ bu kayıtları yaşatmaya çalışıyorlar. Kayıtların derlenmesinde tabii ki sıfır noktasında değiliz, ilerleme var, ama bunlarda bir sistematik düşünce yok. Kendi ülkemizin orkestraları, bakanlıklar bu tür çalışmalar için bütçeler ayırmıyor. Bu üzücü bir şey.
Zaman zaman olumlu gelişmeler oldu. Bunlar maalesef çabucak sona erdi. Bir olumlu gelişme Borusan Holding’in bir ara İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde Türk bestecilerin yapıtlarından oluşan bir nota arşivi derlemesiydi. Ben o arşive girdim birkaç kez. Bu çok büyük bir hizmetti. Elde edilebilen bütün notalar orada biraraya getirildi, arşivlendi ve kütüphane hizmeti veriliyor; aynı zamanda araştırmacılar gidip orada notalara bakabiliyorlardı. Sonra günün birinde bu arşiv dağıtıldı. Nedenini Borusan Holding’e sormak gerekir.
Cumhuriyet'in ilk 100 yılına baktığımızda müzik ve müzik eğitimi politikalarıyla ilgili neler değişti? Şu anki durumla ilgili bir konservatuvar hocası olarak ne düşünüyorsunuz?
1923’te cumhuriyet kuruluyor, 1924’te Musiki Muallim Mektebi açılıyor. Yani cumhuriyetin yaptığı ilk şeylerden biri bu. Burada, adı bazı yerlerden silinmeye çalışılıyor olsa da, o dönemin efsane Eğitim Bakanı olarak anılan Mustafa Necati’yi anmamız gerekir.
Musiki Muallim Mektebi, önce Müzik Öğretmen Okulu’na sonra konservatuvara dönüşüyor. Bu arada oradan Gazi Eğitim Enstitüsü ayrılıyor. Müzik öğretmeni yetiştiren bir kuruma dönüşüyor ve uzun bir süre bu iki kurumdan başka yeni kurum açılmıyor. Bu arada askeriyede Askerî Mızıka Okulu var. O da bir müzik eğitim okulu. Askerî bandolara müzisyen yetiştiren bir okul ve yapısı değişmiş olsa da hâlâ varlığını sürdürüyor. Aşağı yukarı 1960’lara kadar tek bir konservatuvar vardı. Bunların sayıları 1960’larda ve 1970’lerde arttı. Bugün baktığımızda Türkiye’de 35 kadar konservatuvar var. Rakam bakımından güzel bu, ama konservatuvarlar arasında ne kadar ilişki var? Ben konservatuvarda okumuş ve şu anda konservatuvarda hocalık yapan birisi olarak bu okullar arasında olması gereken iletişimi görmüyorum. Bu bir sorun bence. Örneğin okullarımız arasında hoca değişimi yapılabilir, kaynak alışverişi yapılabilir. Maalesef dönüşümlü veya süreli olarak pek fazla birbirimizle alakadar olmuyoruz.
1927’de Cebeci’deki arsa alınıyor, ilk konservatuvar binasının yapıldığı yer ve orası bir süre sonra tamamlanıyor. Bugün hâlâ o bina duruyor. Şu an Mamak Belediyesi’ne bağlı olarak duran bina 1980’e kadar konservatuvar binasıydı. O binayı görme şansı var insanların. 1920’lerin sonunda yapılmış bir binada çift kapılı camlar ve çift kapılı odalar görüyoruz. Bir temsil salonu, bir orkestra çukuru görüyoruz aynı şekilde.
1920’lerin sonunda bazı hocalar kitap çevirileri yapmışlar. Çeviriler yapılmış, yayın alınmış, kaynak alınmış o dönem mesela. Bugün biz kütüphanelere kaynak aldırmakta zorluk çekerken o dönem kütüphaneye çok ciddi önem verildiğini görüyorum. Varmak istediğim nokta şu: Ankara Devlet Konservatuvarı örneğin. Sonrasında Beşevler’e taşındı. Adamakıllı bir konser salonu yoktu. Çift kapı yoktu mesela. Sonradan belki bazı salonlara birkaç tane taktırıldı, ama sayısı çok az. Zaman geçtikçe ilerlemeniz gerekir. Daha iyisini yapmanız gerekir. Daha da kötülüyor. Bugünkü bina elbette diğerlerine göre daha iyi, ama orada da başka sorunlar var. Mesela kocaman bir orkestra salonu var, ama orkestra çukuru yok. Odalarda çift kapı yok. Yani 1930’larda düşülmüş şeyin 2010’ların Türkiyesi’nde düşünülmemiş olması bana şaşkınlık veriyor. Keza 12 bin metrekarelik binada kütüphane için ayrılan kısmın daha küçülmüş olması da öyle. Bunlar bir şeylerin üzerine ciddi düşünülmediğini gösteriyor. İlber Ortaylı konuşmalarında 1930’lar Türkiyesi’nin eğitim ve araştırma merakından çok uzaktayız der. Aynı şeyi müzik için de düşünüyorum. O günün ruhu, şevki yok bugün. Bugünkü Türkiye o günün Türkiyesi’nden çok daha başka başarılar elde etmiş, görece sanayileşmiş bir ülke. Bugün Türkiye dediğimizde daha gelişmiş bir toplum, daha gelişmiş (veya büyümüş mü demeliyim?) kurumlar var şüphesiz ama şevkimiz, tutkumuz, heyecanımız ne düzeyde, sorgulamamız gerekir.
100. yılda bazı şeyleri anmak çok önemli. Ancak Yüzüncü Yıl Marşı bile doğru düzgün kotarılamadı. Birçok kurum, birçok yarışma açtı. Halbuki burada yarışma açacak tek yer vardı: Kültür Bakanlığı. Bunu da tabii bir-iki yıl önceden açacaktı ki ciddi bir süreç devam etsin. 30 Ağustos’ta bir Yüzüncü Yıl Marşı çalınmış. Bu marş nasıl ortaya çıktı ve ne kadar yaygınlık kazanır? Onuncu Yıl Marşı gibi geniş kitlelerce ve nesiller boyudur terennüm edilen bir marş olabilir mi? Yanıtını yaşamımızın ilerleyen yılları verecek…

*Dr. Orhan Veli Özbayrak kimdir?
1989’da Ankara’da doğdu. 2006’da kabul edildiği Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Sanat Dalı’ndan 2010 yılında lise devresinden birincilikle mezun oldu. Aynı sene Avusturya’daki Graz Sanat Üniversitesi Kompozisyon ve Müzik Teorisi bölümüne kabul edilen Özbayrak bu okuldan 2014 yılında mezun olmuştur.
Ulusal ve uluslararası çeşitli beste yarışmalarında dereceleri olan besteci, Türkiye’nin Sesi Radyosu’nun yapımını üstlendiği Müzikte İz Bırakanlar ve Radyo 1’de yayınlanan Kitaptaki Müzik programlarının sürekli konuğu olmuş, Borusan Klasik radyo kanalında Türkiye’nin Bestecileri programını hazırlamış, sunmuş ve Neo Filarmoni dergisinde eleştiri yazıları yayımlanmıştır.
Bestecilik ve orkestra şefliği alanlarındaki lisansüstü çalışmalarını Turgay Erdener ve Rengim Gökmen ile HÜ Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde sürdüren Özbayrak, 2023 yılında Kompozisyon ve Orkestra Şefliği Ana Sanat Dalı’ndan Saygun ve Töresellik: Modal anlayışı bağlamında bestecinin görüş ve düşüncelerinin kavramsal ve kuramsal kökenlerinin irdelenmesi ve yapıtlarından örneklerle törelerin tanımlanması başlıklı teziyle Sanatta Yeterlik derecesi almıştır. Halen aynı bölümde öğretim görevlisidir ve Besteciler-Orkestra Şefleri ve Müzikologlar Birliği Derneği (BESOM) üyesidir.
Daha fazla bilgi için:
- Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri projesi
- Bi’ Dünya Kıvılcım Derneği
- 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı. Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja ise buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ekin Altan (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri)
Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri projesinden Ekin Altan.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





