Cephenin Gerisi Vatan: Sakarya İçin Seferberlik
Yazı: Ahmet Özcan
100. yıldönümüne ulaştığımız Sakarya Zaferi, Kurtuluş Savaşı’nın hedefine giden yolda dönüm noktası niteliğinde bir askeri başarıdır. Bu başarı, Kütahya-Eskişehir Muharebesi’nde uğranılan bozgunu unutturmuş, mücadelenin her yönüyle sürdürülebilirliği konusundaki ümitleri canlandırmış ve Büyük Taarruz ile neticelenecek zaferin öncüsü olmuştur. Mondros Mütarekesi’nden Büyük Taarruz’a kadar olan sürecin ele alındığı çok sayıda yayın bulunmaktadır. Bu yayınların büyük çoğunluğu çerçevesini resmi inkılap tarihi yazımının belirlediği birbirini tekrar eden nitelikte resmi ve popüler eserlerdir. Askeri kısmı, resmi askeri tarih çerçevesinde ayrıntılı hale gelirken, sivil kaynakların birçoğu da muharebeleri anlatının dolaylı bir parçası olarak ele almıştır.
Son yıllarda muharebeleri dikkate alan konuyla ilgili çok daha fazla araştırma yapıldığı görünmektedir. 100. yıldönümleri gelen muharebeler hakkında, askeri arşivlerin sivil tarihçiler tarafından daha yoğun kullanımı, özellikle gün yüzüne yeni çıkmaya başlayan düşük rütbeli subay-astsubay anılarını içeren yayınlar ile askeri tarih yazımının akademik bir ilgi olarak yükselişi yeni yaklaşım ve yorumları da beraberinde getirecektir. Sakarya Muharebesi’nde cephe gerisindeki faaliyetlere ve zafere etkisine dikkat çekmek isteyen bu yazıda özellikle seferberlik ve Tekâlif-i Milliye emirleriyle önceki süreçten belirgin bir şekilde ayrılan uygulamalar ele alınacaktır.
Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarından itibaren farklı kamplara bölünen asker, sivil bürokrat, aydın ve siyasetçilerin çoğunluğu, tutarlı düşünceleri olmasa da(1) bu mücadelede vazife alma konusunda tereddüt etmediler; fakat bitmek bilmeyen savaşa destek konusunda hem savaşacak insan hem de maddi ihtiyaçların kaynağı olan halk açısından tereddütler devam etti.(2) I. Dünya Savaşı’nda seferberliğin yükünü çekmelerine rağmen ağır bir yenilgi yaşanmıştı. Savaş dönemi liderlerine yönelen tepkiler, idarenin belirsizleşip etkisizleştiği Mütareke sonrası dönemdeki yöneticilere karşı güvensizliği de iyice artırmıştı. Mütareke ile doğan yönetim boşluğunda eşrafın ağırlığı daha önce olduğundan çok daha fazla öne çıkmıştı. Aşiret reisleri, ağalar, tüccar ve din adamlarını da dâhil ettiğimiz eşrafı oluşturan mahalli ileri gelenler Kurtuluş Savaşı’nın organizasyonunda halk üzerindeki nüfuzlarıyla aktif rol alacaklardı.
Kurtuluş Savaşı’nın yapısal görünümüyle ilgili bütün aktörleri dikkate alarak yaptığı analiz sonucunda eşrafın savaş anlatılarında pek fazla öne çıkarılmayan rolüne dikkat çeken Doğan Avcıoğlu, mücadelenin temel özelliğini “eşraf, milliyetçi aydın ve subay” arasındaki işbirliğine dayandırmıştır.(3) Savaşın başlangıcından itibaren zaman zaman aksi durumlar söz konusu olsa da Anadolu’nun birçok yerinde bu işbirliğinin sağlandığı ve zaferin kazanılmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu işbirliğinin dayandığı halkın büyük çoğunluğu geçim imkânlarının sınırlı olduğu kırsal alanda yaşıyordu. Asker kaynağının ve maddi yükümlülüğün esas kitlesi bunlardı. Anadolu, her türlü sanayi, teknik cihaz, santral gibi tesisler ve bu tür tesislerde çalışabilecek yetişkin teknik insan kadrosu bulmakta sıkıntı çekiyordu.(4) Bu durumda para bulunsa bile savaşı destekleyecek sanayinin yokluğu birçok malzemenin elde edilmesini zorlaştırıyordu.(5) Gelişmiş bir sanayi ve ticari faaliyet alanına sahip olmayan Anadolu’da halkın maddi imkânları gibi moralleri de oldukça bozuktu.(6)
I. Dünya Savaşı’nın uzun sürmesi ve bütün fedakârlıklara rağmen yenilgiyle sonuçlanması halk arasında savaşa, askerliğe, orduya ve özellikle subaylara karşı düşmanlık ve nefret doğmasına neden olmuştu. Anadolu halkı uzak cephelerde yıllardır süren savaşların yükünü insani ve mali kaynaklarından fedakârlıkla karşılamak durumunda kalmıştı. İstanbul Hükümeti ve işgalcilerin menfi propagandasının da etkisiyle, Anadolu kırsalının bezgin ve güvenini yitirmiş insanları sürdürülecek savaş konusunda pek istekli görünmüyorlardı. Bunun için yeni bir mücadeleyi şüpheyle karşılamışlardı.(7)

Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde bir tören
Alt rütbedekiler de dâhil olmak üzere savaş tecrübesine sahip subaylara karşın silah altına yeni alınan genç yükümlüler savaş tecrübesine sahip değildi. Eğitim, disiplin ve fiziki yeterlilikleri zayıftı. Kurtuluş Savaşı’nın başından beri esas hedefler arasında olan düzenli bir ordu kurma çabası, asker sayısını sayısal olarak belirli bir seviyeye çıkarsa da askerleri tecrübesiz, eğitimsiz ve her şeyden önce moralsiz ordunun muharebe etkinlik düzeyi düşüktü.
Kurtuluş Savaşı’nın Sakarya Muharebesi’ne kadarki sürecinde asker alımında I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi genel bir seferberlik sistemine geçilmemişti. Silah altına alınanlar için yeterli sayıda silah ve teçhizat bulunamıyordu. Firar olgusu(8), düşmanla her karşılaşma ve yenilgi durumunda daha da güçleniyordu. Örneğin Fazlı Doğan’ın şahit olduğu durum buna örnek verilebilir:
“İkindi vaktine doğru, çıplak ata binmiş bir er istasyon civarından doludizgin gelerek ve “düşman etrafımızı sardı” diye avaz avaz bağırarak Porsuk Çayı boyunca kaçmaya başladı. Her geçtiği yerde telaş ve heyecan uyandırıyordu. Bu telaş, nihayet herkese sirayet etti. Topçular hayvanların ön kayışlarını keserek atlara binip dörtnala gidiyorlar, burada toplanan bütün kıtaların erleri neleri varsa atarak kaçışıyorlardı. Düşmanın vaziyetini bildiğim ve hadiseyi, noksanımızı gördüğüm için bu beklenmeyen paniğin önlenmesi gerektiğine karar verdim; yanımda bir yüzbaşı ve iki de posta erinden başka kimse yoktu. Derhâl vaziyete hâkim olmak lazımdı. İcap ederse kaçanları vuracaktık. Porsuk Çayı’nın dar boğazını tutarak sel halinde gelen grupları durdurmaya başladık.”(9)
Firar ve kaçış konusunda hatıralara yansıyan birçok benzeri olay vardır. Zaman zaman cezaların daha ağırlaştırılmasına rağmen bu sorun özellikle düşmanın güçlü göründüğü durumlarda artıyordu. İnönü zaferi asker alma işlemlerinde bir artışı sağlasa da hazırlanılan büyük savunma ve taarruz için yeterli olmamış, Sakarya Muharebesi öncesinde askerlikle ilgili düzenleme yapılmıştır.
Çıkarılan yeni bir emirle askerlik hizmeti için gerekli yaş sınırları genişletildi. Doğum tarihleri geriye alınarak daha önce savaşa katılıp terhis olmuş yükümlüler askere celp edilerek, savaş tecrübesi olan askerlerin orduya katılımı sağlandı. Ankara Askerlik Dairesi yayınladığı bir ilanla 1885-1888 yılları arasında doğanları (tertipleri) da askere çağırmaktaydı. Böylelikle 1300-1316 (1885-1900-1901) tarihleri arasında doğan 17 tertip yani çalışma yaşındakilerin neredeyse tamamı askere alınmaktaydı. Gönderilen genelgeyle askerlik hizmetinde bütün istisnai durumlar kaldırılmış, hizmet dışı bırakılanların yeniden muayene edilmesi kararı alınmıştı. Çağrıda silahlı ve silahsız bütün efrada yapılan bu davetin şartlarına riayet etmeyenler hakkında gerekli cezai işlemler yapılması konusunda tereddüt edilmeyeceğine dair uyarılar vardı.(10) Zaten İstiklal Mahkemeleri özellikle firar ve askerden kaçma konularıyla ilgilenmek üzere tekrar ihdas edilmişti. 10 Ağustos-30 Eylül arasında asker sayısında büyük artış sağlanmış, böylece birliklerin eksik kadrolarını bütünleme yoluna gidilmiştir.(11) Böylelikle I. Dünya Savaşı’nda tecrübe kazanmış subayların tecrübesiz askerle idare ettikleri ordunun niteliği değişecekti.

Cephane imalinde kadınlar
Milli bir bütünlüğün tam anlamıyla sağlanmadığı bir ortamda politik bölünmüşlük İstanbul ve Ankara arasındaki ayrımla belirginleşirken Ankara’dakilerin de hepsinin zaferler kazanılana kadar aynı kanaat etrafında olmadığı biliniyordu. Cephede kazanılan bir zafer ortak paylaşıma açıkken, yenilgi ise aynı oranda paylaşıma hazır değildi. Örneğin Eskişehir-Kütahya Muharebesi’nin kaybedilmesi İsmet (İnönü) Paşa’yı yalnız bırakmış; Mustafa Kemal ve Fevzi Paşa’nın sorumluluğu sahiplenmesiyle yenilgi sonrası oluşan muhalefet durdurulmuştu. Hatta muhalefetin yetkileri daha sınırlı olan “Başkomutanlık Vekilliği” manevrası boşa çıkartılarak Mustafa Kemal Paşa’ya meclisin bütün yetkilerini devreden “Başkomutanlık Kanunu” çıkartılabilmişti.(12)
Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında tavrını açıkça ortaya koyan Kazım Karabekir Paşa ile özdeşleşen Doğu’dan gelecek desteğin mücadelenin bu safhasında arzu edilen gibi olmadığı da açıktı. Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutan olarak cephede kazanması veya kaybetmesi Kazım Karabekir’in tavrının hangi istikamete yöneleceğini de belirleyecekti. Doğuya hâkim olarak görülen Kazım Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa ve Ankara Hükümeti’nin istenilen başarıyı gösterememesi durumunda bu bölgedeki hâkimiyetini bağımsız bir yapıya dönüştürme ihtimali vardı. Nitekim gönderilmesi beklenilen desteğin ağır hareket edilmesi sonucunda gecikmesi onun bu yöndeki niyeti konusunda ipuçları veriyordu.(13)
Ege ve Trakya Yunan işgali altındaydı. Üstelik son geri çekilişte terk edilen bölgenin kaynakları götürülemediği gibi, bunlar Eskişehir’e kadar gelen Yunan ordusuna müteakip harekâtında destek sağlayacak kaynaklara dönüşmüştü. Güneydoğu’da Fransız otoritesi zayıflamışsa da halk işgale direnişte ciddi zayiat vermiş ve kayıplar yaşamıştı. Doğu Anadolu’dan da beklenen destek gelmeyince geriye Orta Anadolu ile Orta ve Batı Karadeniz’in bazı sancaklarıyla sınırlı kalınmıştı ki bu sancakların çoğunluğu ülkenin iktisadi hayatı içinde önemli bir yere sahip değildi. Barış zamanında bile kendi kendine zor yeten bu bölge şimdi Kurtuluş Savaşı’nın en önemli muharebesini desteklemek yükünü üstlenmekteydi.
İşin daha da kötüsü yukarıda bahsedildiği üzere moral ve motivasyonun iyice bozulması, İnönü zaferi sonrasında gelen güvenin kaybedilmesi büyük sorundu. Yayılan şayialar, menfi propaganda ve yaşanılan endişe Ankara’daki mebuslar da dâhil olmak üzere birçok kimsenin Kayseri’ye taşınmasına neden oldu. Meclisin Kayseri veya bir başka yere naklinin o kadar kolay olmayacağı açıktı. Bölgesel ayaklanmalar bastırılmış olsa da taşınma sırasında ve taşınılacak yerde karşılaşılması muhtemel ayaklanma ve eşkıya tehdidi bulunuyordu. Siyasi muhaliflerin tavrının bütün olumsuzluklar karşısında ne türden tepki göstereceği açıktı.(14)
Ankara’nın düşmanın eline geçmesi cephe gerisi faaliyetlerinde büyük öneme haiz Batı Karadeniz ile iletişimi de koparacaktı. Ankara’nın düşman tehdidine yakınlaşmasının doğurduğu rahatsızlığı Damar Arıkoğlu, anılarında şu şekilde anlatır:
“Meclis’in Kayseri’ye nakli havadisi, Ankaralıları müthiş telaşa düşürdü. Müftü, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, memleketin ileri gelen eşrafı, toplu bir halde Mustafa Kemal’i ziyarete geldiler. Dikkat ettim zavallıların hali pek perişandı. Hemen hepsinin gözleri yaşlı idi. Diyorlardı ki, “Ankara’yı terk edip bizi Yunanlıların eline bırakmayın; para isterseniz bütün nakdimiz, servetimiz sizindir; can isterseniz bütün eli silah tutanlarımız emrinizdeyiz”(15)
Ankara’da yaşanan bu telaşı farklı şekilde yaşayan halk üzerinde tesiri yüksek milletvekilleri, geniş yetkilerle donanmış olarak asker toplamaya çıkmışlardı. Kısa zamanda Ankara’dan Polatlı’ya uzanan yollarda geleneksel kıyafetleriyle insanlar akın akın yürüyorlardı.(16)
Bu aşamada sorun devlet otoritesinin sert bir şekilde uygulandığı I. Dünya Savaşı döneminde bile savaş gayretine katkısı sınırlı kalan, elindekini devlete vermek yerine saklayan ve karaborsadan büyük paralar kazanan Anadolu eşrafının ikna edilip yeni seferberliğin nasıl bir parçası haline getirileceğiydi. Bunda Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının aşamalı bir strateji uyguladığını görmekteyiz. İlk yapılması gereken meclisteki muhalefetin denetim altına alınıp susturulmasıydı.
Vaziyeti başından beri dengeleri gözeterek yürüten Mustafa Kemal Paşa, Başkomutan seçildikten sonra yeni bir taarruz yapması muhtemel Yunan ordusu karşısında alınacak tedbirleri ivedilikle almanın yoluna gitti. Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlık ve meclis yetkilerini almasıyla birlikte halkın tepkisini çekebilecek bazı sakıncalı durumların ortaya çıkacağının düşünülmesine rağmen Tekâlif-i Milliye emirlerine ve seferberlik benzeri asker alma usullerine müracaat edilecek radikal kararlar alındı. Bu kararlar halkın cepheyle bağını dolaylı ve doğrudan katılımla kuracaktı.
Yunan askeri harekâtı karşısında yaşanan kayıplar, İstanbul Hükümeti’nin bozguncu etkisi ve devam eden iç ayaklanmalar mecliste muhalefeti artırmıştı. Yıllar süren kesintisiz savaşların yorgunluğu ve getirdiği mali yük, ezilen halkın savaşın devamına olumlu bakmasını ve desteklemesini oldukça zorlaştırmıştı; fakat savaşın sürdürülebilmesi için halkın desteği de zorunluydu. Savaşmak için gereken asker ve malzeme gene halktan toplanmalıydı. Halkın katılımı konusunda elde I. Dünya Savaşı Tekâlif-i Harbiye tecrübesi mevcuttu. Balkan Savaşları esnasında başlatılıp I. Dünya Savaşı’nda sert bir şekilde uygulanan Tekâlif-i Harbiye ile Sakarya öncesi ilan edilen Tekâlif-i Milliye arasındaki en dikkat çekici fark bu emirleri kimin uygulayacağıyla ilgiliydi.
Tekâlif-i Milliye emirlerinde uygulamanın geniş tabana yaygınlaşmasını sağlamak için eşrafın da için de bulunduğu yerel müdafaa-i hukuk cemiyeti üyeleri ile köylerde muhtar ve imam da işin içine dâhil edilmişti.(17) Bu durum halk ve savaş arasındaki bağlantıyı sadece asker temini sağlamak ve belirli oranda vergi vermenin ötesine götürüyordu. I. Dünya Savaşı’nda uzak cephelere asker yetiştirmek ve savaşın genel sıkıntılarıyla yaşamanın ötesinde işgal görmemiş bölgeler, Yunan ordusunun ilerleyişiyle birlikte savaşa doğrudan dâhil olmuş cephe ve cephe gerisi iç içe geçmişti. Ludendorff’un “topyekûn harp”(18) kavramıyla örtüşen yapıya benzer bir görünüm vardı. Bu kavramın formülasyonunda başkomutanın rolüne yapılan atıf, Mustafa Kemal’in başkomutanlığı alması ve buna dayanarak verdiği emirlerle belirginleşmişti. Ayrıca son safhasında halkın sisteme yoğun bir şekilde dâhil edilmesi bu kavramın içeriğine uyabilecek bir örnekti; fakat manzaraya bütün gerçekliğiyle bakıldığında bunun dünyadaki topyekûn harple benzeştiği hatta bu tür harbin ilk örneği olduğu iddiasının(19) ulusal savaşın büyüklüğünü rasyonel anlatımın ötesine çıkarmaktan başka bir şey olmadığı daha iyi anlaşılacaktır.
Nihai hedefe varmak için yeni bir taarruz yapma hazırlığındaki Yunan ordusu karşısında alınan tedbirlerin başında gelen Tekâlif-i Milliye Emirleri(20) 7-8 Ağustos 1921 tarihinde yayımlandı.
1 Numaralı emir her kazada kurulmasını istenen komisyonun üyeleri arasında yerel Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurullarından iki üyenin katılımını öngörüyordu. Köylerde imam ve muhtarlar komisyonun tabii üyesi olacaktı. Daha sonra ilave emirlerle desteklenen Tekâlif-i Milliye ilk olarak on emirden oluştu ve hızlı bir şekilde uygulanmaya konuldu.
Emirlerin ilk maddeleri, kıyafet, kışlık ve yazlık kumaş, bez, fotin, çarık, nal, mıh, yem torbası, semer, urgan, buğday, saman, arpa, un, kuru fasulye, nohut, bulgur, mercimek, şeker, gazyağı, pirinç, sabun, zeytinyağı, tereyağı, çay, mum stoklarının belirli oranda toplanmasını içeriyordu. Toplanacak malzemenin miktarı ve yüzdeleri belirli oranda olacak, malzemenin alımında fakirlerin durumu gözetilecekti. Bu ayrıntı çoğunluğu yoksulluk içinde yaşayan halkın gözetildiğini göstermektedir.

Cepheye cephane taşıyan kadınlar
Ordunun ihtiyacı olan araçlar dışındaki taşıt ve araçlardan belirli bir mesafe oranında istifade edilecekti. Oluşturulan nakliye kolları, tespit edilen menzillere ve hatta cepheye kadar ordunun ihtiyacı olan araç-gereçleri naklederken savaşın durumuna göre yollarda oluşturulan menziller, ileri veya geri hatlar olarak değiştirilebilecekti. Ülkeyi terk etmiş kişilerin hazineye geçmiş olan ve ordunun ihtiyaçları arasındaki mallarına el konulacaktı. Halkın elindeki muharebeye uygun bütün silah ve cephanenin teslimi istenmiştir. Askere alınanların sayısı artırılsa bile bunların silah ve cephane ihtiyacı mevcut imkânlarla karşılanamazdı.
Benzin, vakum, gres, makine, don, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil, kamyon lastiği, solüsyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel vb. gibi malzemenin belirli bir yüzdesine bedeli daha sonra ödenmek üzere el konulacaktı. Demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, arabacı esnafları ve imalathaneleri belirlenip bunların üretim, onarım ve yapım güçleri hesaplanacaktı. Örneğin Kastamonu ve Bolu’da bulunan imalathaneler faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır. Eskişehir’in alınmasıyla birlikte buradaki imalat-ı harbiye durmuş, mevcut malzemeler düşmana geçmişti. Kurtarılabilen araç ve gereçler Ankara’ya getirilmiş ve burada imalat-ı harbiye faaliyetine devam edilmiştir. (21)
Kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilen sanatkârlar belirlenecekti. 10 Eylül 1921 tarihine kadar ahalinin elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarıyla kağnı arabalarının teçhizat ve hayvanlarıyla beraber binek ve topçeker hayvanat, ester ve mekkâre, deve ve merkep miktarları belirlenip belirli bir yüzdesine el konulacaktı.
Tekâlif-i Harbiye uygulamalarında karşılaşılan sıkıntılar henüz hafızalardan silinmeden o günleri hatırlatan yeni bir seferberliğin uygulanmasının muhtemel zorlukları tahmin edilebiliyordu. Bundan dolayı mal bedellerinin ödenmesi ve fakirlerin gözetilmesi konusunda özen gösterilmesine dikkat edil miştir. Bu açıdan Tekâlif-i Milliye uygulamalarının önceki uygulamalara göre daha başarılı olduğu söylenebilir. Tekâlif-i Milliye emirlerinin uygulanmasında yaşanılacak muhtemel sıkıntılar için İstiklal Mahkemeleri görevlendirildi.(22) Samsun, Kastamonu, Konya, Eskişehir gibi merkezlere gönderilen bu mahkemeler, emirlerin uygulanmasıyla ilgi kayda değer bir vukuata rastlamamışlardır. Kastamonu İstiklal Mahkemesi yargılamalara geçmeden önce gazetelerden uyarıları yapmış kaçak ve firar olaylarıyla ilgili mühlet vermişti. Bu uyarıdan sonra faaliyete geçmiş, Kastamonu ve İnebolu’da bazı yargılamalar yapmıştır.(23)
Örneğin Bolu’da on sandık şekerini kaçıran Bakkal İmamoğlu Kadir ve bir sandık şekerini kaçıran Gerede’den Medikoğlu Sadık’a para cezası uygulanmıştır. Buna benzer şekilde emirle istenilen malzemeleri saklayan veya kaçıranlarla ilgili yargılama örnekleri mevcuttur. Ayrıca emirler gereği mal verenlerden ödenecek bedeli hazineye bağışlayan da olmuştur. Emirlere riayet konusunda halktan beklenen has sasiyet görevlilerin suiistimalinde de gösterilmiştir. Ilgaz’ın Mülazım köyünde şahıslara ait buğday ve otları askeriyenin hayvanlarına yediren Üsteğmen Mustafa Efendi’den malların bedeli maaşından kesilerek ödetilmiştir.(24) Uygulama sırasında gerektiğinde zora başvurulacağı ve uymayanların vatan haini ilan edileceği şeklindeki ağır cezalandırma uyarısı emirlerin uygulanışındaki başarıyı artıran nedenlerdendir. Emirlerin dışında ayrıca bağış yapıldığına dair birçok örnek bulunmaktadır.(25)
Müderrisoğlu’nun emirlerin uygulanmasıyla ilgili “Türk milletinin son kuruşuna, dükkânındaki son çivisine kadar zorlanmasıyla kazanılan zafer; aslında cephe gerisindekilerin alın terinin cephedekilerin kanına karışmasıyla sağlanmıştır. Bir başka deyişle, cephedeki askeri gelişmelere göre cephe gerisi mükellefleri, daha doğrusu bütün bir millet yeni yeni mükellefiyetlere katlanmış, cephedeki her maddi tükeniş cephe gerisinden giderilmeye çalışılmıştır.”(26)
şeklindeki ifadesi mevcut hali tasvir etmektedir. Ankara Samanpazarı’nda süngü yapan demirciler, barakalarda fişek dolduran kadınlar, sargı bezi, iç çamaşırı, çarık imalathaneleri bütün yoğunluğuyla çalışırken, eşekle, kağnıyla veya sırtlarında cephane taşıyan kadınlar cepheyle bütünleşen görüntüye girmişlerdi.(27)

Kağnı kollarından biri
Bu emirlerin Tekâlif-i Harbiye emirlerinden farkı içerikten ziyade organizasyonla ilgiliydi. Tekâlif-i Harbiye emirlerinin uygulanması için kurulan komisyon daha merkezi nitelikteyken, Tekâlif-i Milliye komisyonları yerel eşrafın komisyon yapılanmasına aktif bir şekilde katılımını sağlıyordu. İşgal ve Kurtuluş Savaşı’nın ilk günlerinden beri tutarsız ve birçok yerde işbirlikçi örneklerine rastlanan eşrafın çoğunun bu tavrı mevcut düzenlerinin korunmasıyla ilgiliydi. İlerleyen zaman işgalcilerle yapılan işbirliğinin özellikle azınlıkların arzularıyla gelişen olaylar sonrasında nereye varacağını göstermişti.(28)
İstanbul ve işgalcilerle sürdürülebilecek ilişki, mevcut durumlarını korumadığı gibi yönetim boşluğunda öne çıkmış etkili pozisyonlarını zayıflatacaktı. Düşmanın işgal ettiği her yerde mal varlıkları ve itibarları tehdit altındaydı. Damar Arıkoğlu’nun hatıralarına yansıyan Ankara eşrafının Mustafa Kemal’i ziyaretiyle ilgili yukarıda verdiğimiz örnek eşrafın mücadelenin bu safhasında her türlü desteği vermeye hazır olduklarını göstermektedir. Düşman işgali varlıklıların mal varlığını yok edeceği gibi, halk üzerindeki nüfuzlarını da kaybettirecekti. Din adamları, muhtar, ağa gibi ileri gelenler de aynı şekilde doğrudan temas halinde oldukları halkın bu kargaşa durumundaki beklentilerini yönetemeyecek derecede itibar kaybına uğrayacaklardı. Kurtuluş Savaşı’nın başarısı da bu sınıfların halk üzerindeki nüfuz ve itibarıyla doğrudan orantılıydı. Cephe gerisinin organizasyonu ve cepheyle irtibatı bunların tavrına bağlıydı. Nitekim eşrafın bu konuda daha önce görülen birçok kötü örneğe rağmen milli hareketten yana aldığı tavır ve halk üzerindeki nüfuzlarının kullanılması zaferin hazırlayıcılarından olmuştur.
Anlaşılacağı üzere Kurtuluş Savaşı’nda Yunanistan ile yapılan muharebeler cephe gerisini askeri faaliyetin özellikle lojistik imkânlarının sağlanması ve cepheye ulaştırılması konusunda aktif hale getirmiştir. Denizyolu kullanımında sınırlı liman ve cepheden uzaklık, bu yolla gelecek yardımların ulaşımını diğer yollara mecbur ediyordu. Aynı şekilde yardım gelecek bölgelerdeki sınırlı demiryolu ulaşımı karayollarını öne çıkarmıştı, fakat karayolu alt yapısı yolların büyük çoğunluğunda ancak geleneksel vasıtaların kullanımına izin veriyordu. İşgal bölgesinde kalan demiryollarının işlevsiz hale gelmesi ve hatta düşman lehine kullanıma açık olması ordu ve cephe gerisindeki faaliyetleri sıkıntıya sokmuştu. Bu dönemde düşman tehdidinin dışında kalan İnebolu-Kastamonu-Çankırı-Ankara arasındaki karayolu ulaşımı özellikle önem kazanmıştır.(29)
Yunan işgalinin Anadolu içlerine doğru ilerlemesi ve düzenli ordu kurma çabasındaki milli kuvvetler karşısındaki cephe savaşına yönelimi, mücadelenin son safhasındaki yoğun faaliyeti Orta Anadolu ve Orta-Batı Karadeniz’le sınırlı bir coğrafyaya sıkıştırmıştır. Bu dar alana sıkışmışlık cephe ve cephe gerisini birbiriyle bütünleştiren halk-ordu birlikteliğinde cephe direnişi kadar cephe gerisini de öne çıkardı.(30) Mehmet Durdali Karasan hatıralarında askerin duyduğu ihtiyacı ve cephe gerisinden gelen yardımı:
“Yalnız bütün zorluk askere verilecek elbise, çamaşır ve ayakkabıda idi. Ayakkabı olarak yalnız çarık geliyor, bu da hiç dayanmıyordu. Hele dış elbisesi hiç gelmiyordu. İç çamaşır için bütün Türk milletinden şu fedakârlık istenmişti. Her aile kendi kudretine göre don, gömlek, çorap velhasıl gücü neye yetiyorsa, iktidarı nispetinde vereceği malzemeyi teşkilat vasıtasıyla ve çok kısa zamanda ordusuna yetiştirecekti.”(31)
şeklinde ifade eder.
Ordunun idari faaliyetlerine dâhil olarak kurulan menzil komutanlıkları vasıtasıyla toplanılan her türlü malzeme cepheye nakledilecektir. Nakliye için deve, katır ve kağnı kolları oluşturulmuştur. Ayrıca oluşturulan menzil komutanlıkları cephe gerisiyle cephe arasındaki lojistik imkânların seferberliğinin komutasını sağlamıştır.(32) Cephe gerisindeki faaliyetlerde yaşlı, çocuk ve kadın aktörlerin öne çıkması resmi belgelere olduğu kadar birçok hatırata yansımıştır.

Kurtuluş Savaşı'nda demiryolu tamir eden kadınlar

Siperde Türk askerleri

Tekalifi Milliye emirleri sonrası halkın iştirakini tasvir eden tablo, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi
Savaşın bu safhasında nakil vasıtası olan hayvanlar birçok yazarın cephe gerisi anlatısına konu olmuştur. Nazım Hikmet’in “Ayın altında kağnılar gidiyordu” diye başlayan şiirinde anlatılan yolculuğun aracı kağnı Anadolu’da çok kullanılan geleneksel nakliye aracıydı. Kağnı, Milli Mücadele’de halkın mücadeleye katkısını gösteren sembollerden biri oldu. İki tekerlek üzerine kurulan birkaç basit tahta ile yapılan kağnı öküz veya manda gibi hayvanlar tarafından çekiliyordu. Cephaneden, yiyecek erzak ve yaralı taşınmasına kadar birçok işlevi vardı. Ağır ağır giden ve kendine özgü ses çıkaran bu araçlar mücadelenin anlatımı ve resmedilmesinde genellikle ihtiyar, kadın ve çocukların yoksulluğu çağrıştıran görüntüsüyle birlikte verilmiştir.
Sakarya Savaşı’nda veteriner olarak bulunan Mehmet Turgut Argun kağnı ve kağnı sahiplerinin harbe katılımını şu şekilde betimler:
“Bu kağnıların öküzleri ve sahipleri birçok geceleri, birçok günleri mütemadiyen yürümekle ve çok defa yemi ve yemeği hatırına getirmeden vazife için koşarak geçirdiler. İşittiğim her kağnı gıcırtısı, şimdi bile bana ilahi bir nağme gibi tesir eder. Kağnı gıcırtısı, Anadolu mücadelesinin, bu mukaddes muzafferiyetin teranesidir. Kağnı değil midir ki Avrupa’nın buharlı ve haşmetli medeni vasıtalarına Anadolu’da hacmi ve şeklinin çelimsizliğiyle beraber karşı gelmiş ve onu yenerek onların nazarlarında bir harika, bir mucize olmuştur.”
Argun, Sakarya Zaferi öncesindeki diğer nakliye vasıtalarının görünümünü de kağnı gibi veterinerlik mesleğine yatkın bir tasvirle anlatmıştır. Diğer nakliye vasıtalarını
“Şekil ve şemali cidden bozulan beygirler ve merkepler ile develer teşkil eder. Hele zavallı develerin ateş hattı gerisinde susuz ve hamursuz birkaç gece ve gündüz diz çökerek beklediği pek çok görülmüş bu zavallılar yine tevekkülü elden bırakmayarak çok fedakârlık yapmışlardır.”33
ifadeleriyle anlatmıştır.
Kağnı kollarından birine komuta eden Enver Behnan Şapolyo:
“O acı ve yoksul günlerde ordumuzun geri hizmetleri üç türlü vasıtasıyla sağlanmaktaydı. Deve kolları, katır kolları ve kağnı kollarıydı. Çünkü o zamanlar ordumuzun elinde hiçbir motorize kuvvet yoktu. Deve kolları pek süslüydü. Develerin hörgüçlerinden boyunlarına kadar renkli püsküller ve aynalar sarkmaktaydı. Her devenin hörgücünün üzerine de üç cephane sandığı yerleştiriliyordu. Deve kolları bu şekilde bir dizi teşkil ederek ağır ağır İnebolu’dan Eskişehir yolunu tutmaktaydı. Katır kolları da pek enterasandı. Katırların boyunlarındaki iri tunç çanlar çalar, bu gürültü içinde katırlar da yola düzülürler, onlar da cephane taşırdı. Benim kolum kağnı kolları idi. Kağnılar vilayet vilayet olarak nöbete gelirler ve ödevlerini tamamladıktan sonra yurtlarına dönerlerdi. Kağnılar iki tekerlekli basit bir şekilde yapılmış birer yük arabasıydı. Bunları öküzler veya mandalar çekerlerdi. Kağnıların hep birden çıkardıkları inilti ta uzak yerlerden işitilirdi. Bana her seferinde kırk kağnı verilirdi. Kağnıcıların çoğu kadın olurdu. Çünkü delikanlılar cephedeydiler. Çoğu kere benim kağnıcılarımın otuzu kadın, sekizi çocuk ikisi de altmış yaşından yukarı ak sakallı ihtiyarlar olurdu. Bize muhafız olarak da silahlı Müzaheret bölüğü efradından bir milis asker verilirdi. Bunlar hapishanelerden çıkarılıp vatan hizmetine verilmiş mahpuslardı."(34)
Sonuç olarak Sakarya Muharebesi, öncesi ve sonrasıyla birlikte düşünüldüğünde Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası olması bakımından daha anlaşılır hale gelecektir. Kurtuluş Savaşı’nın bu safhasındaki başarı, tecrübeli, azimli subay kadrosunun tecrübeli askerle buluşturulması, halkın askere alınma dışında, ihtiyar, kadın, çocuk, bütün unsurlarıyla, ilk yıllarda işgalciler karşısında tavrı net olmayan eşrafın büyük kısmının aktif pozisyon üstleneceği bir organizasyona dâhil olması, aydınların morallerin yüksek tutulması için yaptığı konuşma ve yazı türünden faaliyet ler, Mustafa Kemal’in meclis yetkileriyle donatılmış başkomutanlığı üstlenerek siyasi ve askeri dehasını gösterebileceği bir fiili durumun ortaya çıkmasıyla açıklanabilir. Diğer yandan Yunan tarafını yenilgiye götüren zafiyeti kendi kaynakları üzerinden dikkate alan çalışmalar konunun eksik kalan yönlerinin anlaşılması için yapılan yorum ve açıklamaları güçlendirecektir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Toplumsal Tarih'in 333. sayısından Sakarya Savaşı dosyası devam ediyor
03 Mar 2023

YAZARLAR

Toplumsal Tarih
Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.
İLGİLİ OKUMALAR


