
Türkiye’deki tarım politikalarına, hatta tabiri yerindeyse gündelik tarım siyasetine, bakıldığında, gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin popülist söylemlerde bulunduğunu, seçim zamanı tarıma yüksek yardımlar yapılırken, diğer zamanlar esamisinin pek okunmadığını görüyoruz. Çünkü yakın bir döneme dek, Türkiye’de kırsal kesimde yaşayan seçmen sayısı fazlasıyla yüksekti ve hükümetler toplumsal dengelerdeki çözülmeyi göze alamıyordu.
2001 senesinde IMF ve Dünya Bankası’nın getirdiği yeni tarım dönüşümüyle birlikte ise, tam tersi bir durum yaşandı. Bu programa göre devlet sübvansiyonları gerilerken, yerine doğrudan gelir desteği uygulanacaktı ve bu bağlamda tarımsal üretime bakılmaksızın, hektar başına bir para yardımı yapılacaktı. Bu da demek oluyordu ki, küçük ve orta ölçekli çiftçilerin aldığı destek önemli ölçüde kesilecekti.
Ancak 2002 senesinde AKP’nin başa gelmesiyle birlikte, özellikle 2005’ten sonra neoliberal politikalardan uzaklaşılarak hem girdi hem de fiyat desteği tekrardan devreye girdi. 2001 sonrası yaşanan krize, AB uyum politikaları ve Dünya Ticaret Örgütü’nün dayattıklarına rağmen, AKP hükümeti piyasa köktenciliğinden taviz verdi. OECD’nin verilerine göre Türkiye’de çiftçinin eline geçen fiyatlar, o dönem dünya ortalamasının %21 üzerindeydi. 2007-2009 dönemindeyse bu oran %38’e çıkmıştı. Gelişmiş AB ülkeleri ve ABD ise tam tersi yönde, yeni tarım reformlarıyla tarıma verdiği desteği önemli ölçüde azaltmıştı.
Türkiye’de yaşanan bu tam tersi politika nedeniyle 2007 yılından itibaren tarım istihdamı artmış ve kentten köye geri dönmeler başlamıştı. (Bu büyük yardımlarda, Amerika’nın 2008 senesinde para pompalaması ile birlikte yaşanan yapay ekonomik büyümenin de etkisi olduğunu tahmin ediyorum.)
Fakat 2012 senesinden itibaren –samanın bile ithal edilmeye başlandığı sene– piyasa köktenciliğine geri dönülmüş, ilk dönemler sadece tüketiciye kesilmiş olan ceza bu sefer hem üreticiye hem de tüketiciye kesilmeye başlanmıştı.
Görsel: Sözcü
Meyve-Sebze fiyatı nasıl düşer?
Öncelik olarak, destekleri daha takip edilebilir ve doğru kılabilmek için üreticinin tanımı yapılmalı. Çünkü binlerce dönümlük arazide üretim yapan, kendi tesisinde bunu işleyen ve satışa sunan büyük bir salça markası da üretici, tarlasında domates ekip bunları tüccara satan bir çitçi de üretici. Bu nedenle üreticilerin sınıflandırılıp, herkese kendi alanında farklı teşvik ve kredi imkânları sunulmalı.
Bir diğer çözüm, üreticiyi örgütlemede. Kooperatif demek isterdim, ancak geldiğimiz noktada kooperatifler devlet işin içine elini atmadan hareket edemez hâldeler. Bu nedenle üreticilerin bir şirket kuruluşuna gitmeleri daha mantıklı olacaktır. Böylece kendilerine yapay bir büyüme sağlayıp, tüccarın karşısında tek başlarına olmaktansa, bir kurum olarak çıkabilirler.
Günümüzde belli başlı perakendecilerin fiyatlar üzerindeki etkisini es geçmemek gerek. Çünkü fiyatı belirleyenler son birkaç senedir onlar. Pazarcı da market fiyatlarına bakarak ürününü satıyor. Bu noktada devletin tek görevi olan denetlemeyi artık uygulamaya koyması gerek.
Son olarak da, tarım siyaseti bir kenara bırakılarak, orta ve uzun vadeli politikalara gidilmesi önemli. Aksi takdirde gündelik raf fiyatları bazında hareket edilecekse, fiyatlar uzunca bir süre daha böyle kalacak gibi duruyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş


