Çin'de Toplum Sözleşmesi ve COVID

COVID-19 salgınına yanıt olarak, farklı ülkeler kendi kültürel ve tarihî geleneklerine bağlı olarak farklı stratejiler benimsemiştir. Çin'in baştan aşağı otoriter stratejisi başlangıçta etkili görünse de, rejimin sıfır-COVID politikasının nihayetinde ölümcül derecede kusurlu olduğu kanıtlandı.
Çin'de Toplum Sözleşmesi ve COVID

Yazan: Joschka Fischer

BERLİN - Ekim ayında Çin Komünist Partisi (ÇKP), öncelikle Devlet Başkanı Xi Jinping'in ülke liderliği üzerindeki hakimiyetini teyit etmek amacıyla 20. Ulusal Kongresini topladı. Her şey onun planına göre ilerledi: ÇKP'nin en üst yönetim organı olan Daimi Komite'de artık sadece onun en sadık yandaşları görev yapıyor. Xi'nin üçüncü dönem genel sekreterlik ve dolayısıyla başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte Mao Zedong döneminden bu yana Çin'de ilk kez tek bir kişi mutlak güce sahip oldu.

Mao'nun ölümünün ardından Deng Xiaoping'in getirdiği kolektif, dönemle sınırlı liderlik ilkesi - Çin'in büyük ölçüde başarılı modernleşme aşamasına yeni başladığı bir dönemde - geride kaldı. Ancak yakın tarihin de gösterdiği gibi, 1,4 milyar nüfuslu bir ülkede tek kişi yönetimine geri dönüş, Çin'e ve ABD'den sonra yükselen bir süper güç olma statüsüne yönelik en büyük risklerden birini oluşturuyor.

Evet, Xi yönetiminde Çin rejiminin gücü, son teknoloji dijital kitlesel gözetim ve sosyal kontrol sistemlerine yapılan büyük yatırımlar sayesinde giderek daha sınırsız ve kısıtlamasız görünmeye başladı. Yine de ÇKP'nin gücü sadece her şeyi kapsayan "akıllı" baskıya dayanmıyor. Aksine, bu aslında partinin Çin'i modernleştirme konusundaki muazzam başarılarının bir sonucu.

Yirminci yüzyılın sonlarına doğru Çin, dünya ekonomisiyle bütünleşerek onun "genişletilmiş tezgâhı" ve bir numaralı ihracatçı ülkesi hâline geldi. Çin daha sonra bu büyümeden yararlanarak, geleneksel parti kontrolündeki devlet sektörünün yanı sıra büyüyen bir özel sektörün faaliyet gösterdiği son derece verimli bir karma ekonomi geliştirdi. Sonuçlar olağanüstüydü: Çin sürekli olarak büyük yıllık büyüme oranları kaydetti ve yüz milyonlarca insanı (özellikle kıyı bölgelerinde) mutlak yoksulluktan kurtarıp yeni gelişmekte olan bir orta sınıfa dahil etti.

Çin zenginleştikçe askerî gücünü arttırdı ve teknolojik açıdan daha baskın pozisyonlar elde etti. Sadece birkaç yıl içinde, ağırlıklı olarak özel yüksek teknoloji sektöründen doğan teknolojik başarıları Çin’i ABD'nin Big Tech’ine (büyük teknoloji şirketleri) ciddi bir rakip hâline getirdi. 2010'ların sonlarında birkaç yıl boyunca, Çin'in dünyanın en büyük ekonomisi ve ezici bir üstünlüğe sahip teknolojik süper gücü olarak ABD'nin yerini alması an meselesi gibi görünüyordu.

Ardından 2019'un sonlarında Wuhan'da COVID-19 salgını ortaya çıktı. Bazı Çinli yetkililerin ortaya çıkan salgını örtbas etme çabalarına rağmen, salgın kısa sürede tüm dünyanın sorunu hâline geldi. 11 Mart 2020'de Dünya Sağlık Örgütü, salgını bir pandemi ilan etti ve ülkeler virüsün yayılmasını kontrol altına almak için kilitlenirken küresel ekonomi durma noktasına geldi.

Ancak farklı ülkeler, kendi kültürel ve tarihî geleneklerine bağlı olarak orta vadede farklı stratejiler benimsediler. Örneğin Batı'nın açık, demokratik toplumları şeffaflığı benimsedi ve gönüllü olarak kendi kendini tecrit etmeye ve etkili aşıların hızla geliştirilmesine güvendi. Üç yıl sonra, birçok insan hayatını kaybetmiş olsa da, nüfusları artık büyük ölçüde aşılanmış durumda.

Buna karşın Çin, başından beri sert kısıtlama önlemlerine bel bağladı. Sıfır-COVID politikası kapsamında, tespit edilen her enfeksiyon, etkilenen herkes için zorunlu ve yakından denetlenen karantinalarla sonuçlandı. Bu strateji uzun bir süre boyunca Batı yaklaşımından daha üstün göründü. Çin'de çok daha az ölüm oldu ve kendisini dünyanın geri kalanından izole ettiği için iç ekonomisi de ABD ve Avrupa'dan daha hızlı toparlandı. Bu doğrultuda, dünya genelinde pek çok kişi otoriter komuta ekonomilerinin bu tür krizlere karşı Batı'nın dağınık, çoğulcu liberal demokrasilerinden daha donanımlı olduğundan şüphelenmeye başladı.

Ancak bu görüşün son derece yanlış olduğu kanıtlandı. Artık Çin'in sıfır-COVID politikasının ÇKP ile halk arasındaki toplum sözleşmesinin askıya alınmasını gerektirdiğini biliyoruz. Xi, günümüz Çin'inin -en azından ekonomiye yön veren büyük metropollerin- 1960'ların ve 1970'lerin Çin'i olmadığı gerçeğini göz ardı etmiş görünüyor.

Yeni Çin, yetkililerin mega şehirlerin tamamını haber vermeksizin kapatmasını ve işçileri haftalarca fabrikalara kilitlemesini gerektiren politikalar için uygun değil. Dahası, Çin'in dünya ekonomisindeki konumu nedeniyle, kendi kendini tecrit etmesi her zaman maliyetli olacaktı. Sıfır-COVID politikası sadece uluslararası tedarik zincirlerinde büyük aksaklıklara yol açmakla kalmadı; aynı zamanda Çin'in kendi ihracat sektörüne de ciddi zarar verdi.

Xi, Çin sisteminin, gerileyen Batı karşısındaki üstünlüğünü göstermek için pandemiyi kullanmak istedi. Yine de bu, milliyetçi kibirden dolayı, çok daha üstün olan Batılı mRNA aşılarını ithal etmeyi reddetmek anlamına geliyordu. Çin'in aşılanmamış ve korunmasız kalan devasa nüfusu göz önüne alındığında, sıfır-COVID önlemlerinin kaldırılmasının riskli olacağı kesindi.

Ama bitmek bilmeyen tecritler için de durum öyleydi. 20. Parti Kongresi'nden sadece haftalar sonra, Çin'in büyük metropollerinde halkın yılgınlığı bazı olaylara patlak verdi. Protestocular ÇKP'nin sansür rejimini kınamak için beyaz kağıtları havaya kaldırdılar ve "boş kağıtların isyanı" bir orman yangını gibi yayıldı. Belli ki Xi haddini aşmıştı.

Çin'in görünüşte her şeye gücü yeten otokratı, gücünün dayandığı toplum sözleşmesi hakkında nasıl bu kadar az şey anlayabilirdi? Tüm zorluklarına rağmen liberal demokrasi, şeffaflığı ve kendi koyduğu sınırlarıyla, bir kez daha otokrasiden daha etkili ve dayanıklı olduğunu kanıtladı. Halka ve hukukun üstünlüğüne karşı hesap verebilirlik bir zayıflık değil, belirleyici bir güç kaynağı. Xi'nin çatışan fikirler ve yıkıcı ifade özgürlüğünden oluşan bir kakofoni gördüğü yerde, Batı esnek ve kendi kendini düzelten bir kolektif zeka biçimi görüyor. Sonuçlar da kendi adına konuşuyor.


Joschka Fischer, 1998-2005 yılları arasında Almanya Dışişleri Bakanı ve Şansölye Yardımcısı, yaklaşık 20 yıl boyunca Alman Yeşiller Partisi'nin lideriydi.


Telif hakkı: Project Syndicate, 2022.

www.project-syndicate.org


Not: Bu makalede yer alan tüm görüşler yazarlara ait olup, Aposto'nun editoryal bakış açısını yansıtmamaktadır.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Çin'de Toplum Sözleşmesi ve COVID

2010'ların sonlarında birkaç yıl boyunca, Çin'in dünyanın en büyük ekonomisi ve ezici bir üstünlüğe sahip teknolojik süper gücü olarak ABD'nin yerini alması an meselesi gibi görünüyordu.

03 Şub 2023

Çin'de Toplum Sözleşmesi ve COVID

YAZARLAR

İLGİLİ OKUMALAR