Çıplak güç, yeni dünya düzeni ve faydalı kurgunun çöküşü

“Mış gibi” yapılan bir dünya sahteydi, kusurluydu, eşitsizdi. Ama yine de yaşanabilir bir dünyaydı. Onun yerine gelen bu çıplak güç dünyası ise daha “dürüst” olabilir ama çok daha tehlikeli.
Çıplak güç, yeni dünya düzeni ve faydalı kurgunun çöküşü

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

Beyaz Saray’ın Kasım 2025’te yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi (National Security Strategy-NSS), uzun süredir dünyanın içinden geçtiği büyük dönüşümü açıkça ilan eden bir belgeydi. O günden beri bu metnin işaret ettiği kırılmayı Zappalamak istiyorduk. Ancak hızlı akan gündemde başka başlıklar öne geçti.

Geçen hafta Davos’ta yapılan sarsıcı konuşmalar ve bu hafta ABD Savunma Bakanlığı’nın yayımladığı Ulusal Savunma Stratejisi (National Defense Strategy-NDS) artık bu meseleyi ertelemenin mümkün olmadığını gösterdi. Çünkü ortada sadece yeni politika tercihleri değil, bizzat oyunun kurallarının değiştiğini söyleyen bir siyasal tahayyül var.

Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Davos’ta yaptığı ve çok ses getiren konuşmada açıkça ifade ettiği gibi, artık tartışmasız biçimde yeni bir dünya düzenindeyiz. Bu yeni düzen savunma, ticaret ve uluslararası ilişkiler alanlarında ciddi dönüşümler barındırıyor. Biz bu haftaki yazıda bu değişimlerin tamamını ele almaktan ziyade, daha temel bir noktaya odaklanmak istiyoruz: Yeni dünya, “mış gibi” yapmaktan vazgeçilen bir dünya.

“Mış gibi” yapmak da ne demek derseniz, gelin biraz geriden alalım.

Mış gibi yapmak

Toplumsal düzenin, barışın ve birlikte yaşama becerisinin en önemli dayanaklarından biri aslında “mış gibi” yapmaktır. Gündelik hayatı, evde, işte, sokakta, birbirimizin boğazına yapışmadan sürdürebilmemizi çoğu zaman buna borçluyuz.

Bir arkadaş davetinde ikram edileni çok sevmesek de hapır hupur yerken, iş arkadaşımıza içten içe kızıp mutfağa giderken “Sana da kahve alayım mı?” diye sorarken, ergen çocuğumuzun terslenmesini duymamış gibi yaparken, eşimizin ya da sevgilimizin aldığı hediyeyi çok beğenmesek de beğenmiş gibi davranırken, sıkıldığımız bir aile yemeğinde neşeli olmaya çalışırken… Kısacası metroda, markette, iş yerinde, evde, yani sayısız küçük anda “mış gibi” yapıyoruz. İyi ki de yapıyoruz.

Çünkü bu sayede birlikte yaşamaya devam edebiliyoruz. Hatta çoğu zaman, sevmediğimizi sandığımız yemeğin o kadar da kötü olmadığını, kızdığımız iş arkadaşımızın hoş tarafları da olduğunu, çocuğumuzun bir süre sonra yaptığına pişman olduğunu, çok da beğenmediğimiz hediyenin işe yaradığını, neşeli olmaya çalışırken gerçekten neşelendiğimizi fark ediyoruz. “Mış gibi” yapmak, sadece bir toplumsal nezaket değil; aynı zamanda birlikte yaşamanın kendini yeniden üretme biçimi.

Sosyal kontrat, devlet ve Türkiye

Gündelik hayat gibi, ulusal ve uluslararası düzenin temelinde de aslında “mış gibi” yapmak vardır. Devletin ortaya çıkışını bir toplumsal sözleşmeye dayandırarak açıklayan John Locke, Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürler de tam olarak bunu anlatırlar. Ortada gerçekten imzalanmış bir sözleşme yoktur. Ama insanların, kendi rızalarıyla bazı özgürlüklerinden vazgeçtikleri bir sözleşme varmış gibi düşünmeleri, devletin ve hukuk düzeninin kurucu varsayımıdır.

  • Bu varsayım sayesinde hukuk işler, kurumlar ayakta kalır, iktidar sınırlandırılmış gibi yapılır. Gücün keyfî kullanımı örtülür, dizginlenir, en azından gizlenir. “Mış gibi” yapılan bu eşitlik ve tarafsızlık, kusurlu da olsa, birlikte yaşanabilir bir düzenin önünü açar.

Biz, kendi ülkemizin içinden geçtiği siyasi süreçlerde, “mış gibi” yapmanın ne kadar hayati olduğunu acı biçimde deneyimledik. Evet, her zaman bir ölçüde siyasi ve maddi gücü elinde bulunduranın hukuk önünde daha eşit olduğu bir gerçekti. Bunu biliyorduk. Ama bu eşitsizliğin örtülmekten vazgeçtiği, gücün kendini saklama ihtiyacı duymadığı bir eşiğe gelindiğinde, kanun önünde eşitmişiz gibi yapılan zamanların kıymetini asıl o zaman anladık.

Minareyi çalanın kılıf uydurmaktan vazgeçmesi, yeni ve ürkütücü bir dünyanın kapılarını açtı. “Bu kadar açık yapılamaz” dediğimiz şeylerin, her gün biraz daha pervasızca yapıldığına tanıklık ediyoruz. “Mış gibi” yapılmayan bu dünya, korku, endişe ve kaygıyla örülü bir dünya. İktidar yanlısı olan da, muhalif olan da (kısacası hepimiz!) tedirginiz. Korku meselesine yakında ayrıca döneceğiz; ama şimdilik şunu not edelim: “Mış gibi”nin ortadan kalkması siyasal bir kopuştur.

Çıplak güç: Trump 2.0

Mış gibiye geri dönelim. Küresel siyasal düzende de tam olarak böyle bir anın içinden geçiyoruz. ABD Başkanı Donald Trump, geçen Ocak ayında yeniden iktidara geldiğinden beri, Amerikan başkanlık teamüllerinin neredeyse tamamını birer birer terk etti. İlk döneminde de pek çok kuralı, geleneği ve yazılı olmayan sınırı zorlamıştı. Ama Trump 2.0 bambaşka bir sürümle çıktı karşımıza.

  • Bu kez mesaj çok daha açık: Ben kralım. Kral da çıplak. Gücümü örten her şeyi yırtıp atıyorum.

Masallardaki hikayeyi biliriz. Kralın çıplak olduğunu küçük bir çocuğun söylemesi, büyüyü bozar; iktidarın meşruiyeti sarsılır. Ama burada olan tam tersi. Kral, “ben soyunuyorum” dediğinde, güç dağılmıyor; aksine yoğunlaşıyor. Çünkü bu kez ortada utanılacak bir şey yok. Saklanması gereken bir norm, korunması gereken bir kılıf kalmıyor.

Trump’ın yaptığı tam olarak bu: Hukukun, kurumların, teamüllerin sağladığı tüm örtüleri kaldırarak, gücü bütün çıplaklığıyla sahneye sürmek. “Mış gibi” yapılacak hiçbir şey bırakmamak. Bu sadece Trump’ın kişisel tarzı ya da ABD iç siyasetine özgü bir tuhaflık değil. Aksine, Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) belgesiyle birlikte, bu çıplak güç anlayışı resmî devlet doktrini haline geliyor.

NSS’in dünyasında güvenlik ve ticaret

ABD’de olup bitenlerin bir kısmı için “Amerikalılar uğraşsın” demek mümkün olabilir. Ancak Kasım ayında yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) bu başlıklardan biri değil. Türkiye’nin kendi gündemi fazlasıyla ağır olduğu için bu belge yayımlandığında hak ettiği ilgiyi görmedi. Oysa NSS, yalnızca yeni öncelikleri sıralayan bir metin değil; İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenmiş dünya düzeniyle açık bir hesaplaşma belgesi.

NSS, ABD dış politikasını, askerî ve ekonomik stratejilerini bugüne kadar taşıyan yol haritasını yırtıp atıyor. Yeni haritanın işe yarayıp yaramayacağı, dünyanın buna ne ölçüde uyum sağlayacağı henüz belirsiz. Ama eski düzenin bittiği neredeyse ilan edilmiş durumda. ABD sıradan bir ülke olmadığı, savaş sonrası düzenin kurucu ve hegemonik gücü olduğu için de bu kopuş yalnızca Washington’u değil, bütün dünyayı bağlıyor.

Belgede askerî strateji de köklü biçimde değişiyor. ABD, artık “atlas gibi dünyayı sırtında taşıma” döneminin sona erdiğini söylüyor. NATO müttefiklerinden savunma harcamalarını artırmaları, millî gelirlerinin yüzde beşini askerî harcamalara ayırmaları isteniyor. Güvenliğin bedeli açıkça müttefiklere devrediliyor.

Daha da önemlisi, ekonomik güvenlik, ulusal güvenliğin temeli olarak tanımlanıyor. Üretimin, kritik tedarik zincirlerinin ve savunma sanayi altyapısının ABD’ye geri getirilmesi (re-shoring) bir tür “ulusal seferberlik” olarak sunuluyor. Bu, serbest ticaretin küresel değer zincirlerinin ve liberal ekonomik düzenin fiilen sonu anlamına geliyor.

NSS bunu açıkça söylüyor: ABD artık “ütopik idealizmden” vazgeçiyor; insan hakları, evrensel değerler, kurallara dayalı uluslararası düzen gibi söylemleri merkeze almayan, “sert ve dik kafalı bir gerçekçilik” (hardnosed realism) benimsiyor. Bu yeni yaklaşımda Birleşmiş Milletler, NATO ya da Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kurumlar, ABD’nin çıkarlarını sınırlayan yapılar olarak görülüyor ve bilinçli bir mesafe ile karşılanıyor.

Kısacası, NSS yalnızca yeni bir güvenlik belgesi değil; “mış gibi” yapılan liberal dünya düzeninin resmen terk edildiğini ilan eden bir metin.

'Batı uygarlığı tehlikede'

NSS’deki bu unsurlar doğal olarak güvenlik, ticaret ve jeopolitik dengeler üzerinden tartışıldı. Oysa belgede daha az konuşulan, ama bize göre çok daha ürkütücü olan başka bir boyut daha var. NSS, 16. yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan ve 18. ile 19. yüzyıllarda zirvesine ulaşan Batı medeniyetinin üstünlüğü fikrini (beyaz, Hıristiyan ve dışlayıcı haliyle!) bütün çıplaklığıyla geri çağırıyor.

Bu üstünlük anlayışı ve Batı’nın ırkçılığı elbette 20. yüzyılda birdenbire yok olmamıştı. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında, en azından kurumsal ve söylemsel düzeyde, bundan vazgeçilmiş gibi yapılıyordu. Edward Said’in Oryantalizm’de gösterdiği gibi Batımerkezcilik ve ırkçılık daha örtük, daha “latant” biçimler almıştı. Şimdi ise bu örtü kaldırılıyor.

NSS ve onu izleyen söylemler, ABD’nin yalnızca kendisinin değil, Avrupa’nın da bu çoğulcu, evrenselci ve eşitlikçi dilden vazgeçmesi gerektiğini savunuyor. Üstelik bu politikaların Avrupa’yı zayıflattığı iddia ediliyor. Belgede açıkça, Avrupa’nın asıl sorununun ekonomik durgunluk ya da savunma harcamalarının düşüklüğü değil, “uygarlık temelli özgüvenini kaybetmiş olması” olduğu söyleniyor. Hatta Avrupa’nın bir “medeniyet olarak silinme” (civilizational erasure) tehlikesiyle karşı karşıya olduğu ileri sürülüyor.

Belgeden uzun ama öğretici bir alıntı yapalım:

“Amerikalı yetkililer, Avrupa’nın sorunlarını uzun süredir yetersiz askerî harcamalar ve ekonomik durgunluk çerçevesinde düşünmeye alışmıştır. Bunun bir doğruluk payı vardır; ancak Avrupa’nın gerçek sorunları çok daha derindir.

Avrupa’da, Anglosfer’de ve demokratik dünyanın geri kalanında, özellikle de müttefiklerimiz arasında temel özgürlüklere yönelik elitler tarafından yönlendirilen, anti-demokratik kısıtlamalara karşı çıkacağız."

Burada “temel özgürlükler”den kasıt, göçe karşı çıkan, Avrupa ırkının üstünlüğünü açıkça savunan aşırı sağ partilerin söylem ve örgütlenme özgürlüğüdür. Metin devam ediyor:

“Ancak ekonomik gerileme, uygarlığın silinmesi gibi çok daha gerçek ve çarpıcı bir tehlikenin gölgesinde kalmaktadır. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu daha büyük sorunlar arasında, siyasi özgürlüğü ve egemenliği zayıflatan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi yapıların faaliyetleri; kıtayı dönüştüren ve toplumsal gerilim yaratan göç politikaları; ifade özgürlüğünün sansürlenmesi ve siyasi muhalefetin bastırılması; hızla düşen doğum oranları; ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.

Mevcut eğilimler devam ederse, kıta yirmi yıl ya da daha kısa bir süre içinde tanınmaz hâle gelecektir. Biz Avrupa’nın Avrupalı kalmasını, uygarlık temelli özgüvenini yeniden kazanmasını ve düzenleyici boğuculuğa dayalı başarısız yaklaşımını terk etmesini istiyoruz.”

Bu alıntıları uzun uzadıya aktarmamızın nedeni açık: Bu dil, ABD’nin artık “mış gibi” yapmaktan vazgeçtiğini gösteriyor. Çoğulcu, eşitlikçi, evrensel bir dünya iddiası yok artık. Onun yerine, açıkça medeniyetçi, etnik-kültürel ve ırkçı bir dünya tasavvuru sahneye sürülüyor ve  “hoş geldiniz” diyor bu dünyaya, Beyaz Saray.

  • Trump’ın Davos’ta yaptığı konuşma da bu zihniyetin kişisel bir özetiydi. Annesinin “safkan İskoç”, babasının “safkan Alman” olduğunu gururla vurgularken verdiği mesaj açıktı: Ben safkanım; siz ise çoğulculukla, eşitlik arayışıyla, regülasyonlarla kanınızı incelttiniz ve bu yüzden zayıfladınız.

Kopuş: Faydalı kurgunun sonu

Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos’ta herkesin etrafında dolaştığı ama adını koymaktan kaçındığı meseleyi açıkça söyledi: Kurallara dayalı uluslararası düzen sona erdi. Üstelik bu bir geçiş değil, bir kopuştu (rupture).

Carney bunu söylerken önemli bir ayrım yaptı. Eski düzenin çoğulculuğunun, eşitlikçiliğinin ve evrenselci iddialarının bütünüyle “gerçek” olmadığını teslim etti. Ama yine de bu düzenin “faydalı bir kurgu” olduğunu vurguladı. Yani herkesin tam olarak inanmadığı ama inanıyormuş gibi davrandığı, bu sayede de birlikte yaşamanın mümkün olduğu bir kurgu.

Bu noktada, eski Çekoslovakya’da muhalif bir entelektüelken sonradan devlet başkanı olan Václav Havel’e referans verdi Carney. Havel, Güçsüzlerin Gücü kitabında komünizm döneminde her sabah dükkânına “Bütün dünya işçileri birleşin” tabelasını asan bir manavdan söz eder. Manav bu slogana inanmaz; ama tabelayı asmaktan da vazgeçmez. Çünkü o tabelayı indirdiği an, yalnız kalacağını, sistemle açık bir çatışmaya gireceğini bilir. Havel’e göre düzen, tam da bu “yalanın içinde yaşama” hâli sayesinde sürer.


Carney’nin Davos’ta yaptığı şey, işte bu tabelayı indirmekti. Üstelik bunu söyleyen, radikal bir muhalif değil; İngiltere ve Kanada Merkez Bankalarının başkanlığını yapmış, çekirdekten bir teknokrattı. Tam da bu yüzden sözleri daha sarsıcıydı.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden siyaset bilimci Henry Farrell de Ezra Klein’a verdiği mülakatta Carney’nin konuşmasını son yılların en önemli dış politika çıkışlarından biri olarak tanımlıyor. Farrell’e göre bu konuşmayı sarsıcı kılan şey, Carney gibi bir figürün, kurallara dayalı düzenin her zaman kısmen bir kurgu olduğunu açıkça söylemesiydi. ABD’nin bu kurallardan muaf olma seçeneği hep vardı. Bu “ikiyüzlülük”, Farrell’in ifadesiyle, sistemin işlemesi için sessizce kabul ediliyordu.

Bizim “mış gibi yapmak” dediğimiz şey tam olarak buydu.

Ancak Trump dönemiyle birlikte bu ikiyüzlülüğün yerini, artık hiçbir ahlaki ya da kurumsal kılıfı olmayan çıplak güç aldı. Güç, gizlenme ihtiyacı duymuyor. Meşruiyet üretmekle uğraşmıyor. “Mış gibi” yapmayı reddediyor.

Ve belki de asıl mesele burada yatıyor:

“Mış gibi” yapılan bir dünya sahteydi, kusurluydu, eşitsizdi. Ama yine de yaşanabilir bir dünyaydı. Onun yerine gelen bu çıplak güç dünyası ise daha “dürüst” olabilir. Ama çok daha tehlikeli.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

👋 Mış gibi dünyanın sonu üzerine

Uzun zamandır kusurlu da olsa ayakta duran “mış gibi yaptığımız” bir dünya düzeni vardı. Hukuk varmış gibi, eşitlik mümkünmüş gibi, kurallar herkes için geçerliymiş gibi…

01 Şub 2026

👋 Mış gibi dünyanın sonu üzerine

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet

Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.

26 Nis 2026

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

12 Nis 2026

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.

29 Mar 2026

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.

08 Mar 2026

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.

15 Şub 2026

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk