Daha çok kırılmamak için...

Eşitsizlikleri anlamak
Daha çok kırılmamak için...

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…


"Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında  
.....
Biz kırıldık daha da kırılırız"

Oğuz Işık Eşitsizlikler Kitabı’nın (İletişim Yayınları, 2022) kapanış bölümüne Cemal Süreya'nın "Yarımada" başlıklı şahane şiirinden bu alıntıyla başlıyor. Eşitsizlikler Kitabı başından sonuna yaşadığımız dünyanın sanki çok uzun zamandır içinde bulunduğu kırılgan hâli bir çırpıda anlatan bu şiire hakkını verecek kadar değerli ayrıntıyı, gözlemi, düşünceyi ve iç görüyü içinde barındırıyor; hem bugüne hem de geleceğe dair kırılganlıklarımızı ele alıyor. Birkaç ay önce yayınlanan bu kitap, Türkiye’nin gelir ve tüketim yapısında son 20 yılda yaşanan önemli dönüşümleri toplumsal eşitsizlikler temelinde inceliyor, hem de kılı kırk yaran titizlikle ve büyük bir ustalıkla. Kitapta ekonomi de var kültür de, tarım da var finansallaşma da, demografi de var sosyal politika da...

Hem beslendiği kuramsal kaynaklar hem de bir araya getirdiği veri setleri açısından çok zengin çalışmasıyla Oğuz Işık, AKP’li yıllarda Türkiye’de yaşananlar ve bunların toplumsal sonuçlarıyla ilgili tartışmalara önemli bir katkı yapıyor. Özellikle sosyal bilimler jargonunun dışında kalmaya özen gösteren üslubuyla, akıcı Türkçesiyle, açık ve açıklayıcı olmayı dert edinen yaklaşımıyla Eşitsizlikler Kitabı, sosyal bilimlerle ilişkisi olsun olmasın herkesin rahatlıkla takip edebileceği bir kitap.

Eşitsizlikler Kitabı Türkiye’de 2000’li yıllarda giderek daha çok adaletsizleşen gelir ve kaynak dağılımının yaşamın her alanına sirayet ettiğini gösteriyor. Örneğin, kırsalın çözülme sürecinin hızlanması ve boşanmaların artmasıyla aile yapısı 2000’lerden bu yana ciddi şekilde değişiyor. Bir yandan da bu değişim gelir grupları arasında ciddi farklılaşıyor. "Çocuklu çekirdek aile" grubunun toplam içindeki payı %63'ten %50'ye düşüyor. Alt gelir gruplarında daha çok sahiplenilen bir eğilim olarak “çocuksuz aile” oranı %11’den %19’a yükseliyor. 2002’de %3’ten 2018’de %10’a çıkan tek kişilik hanelerdeki artışta oldukça çarpıcı. Kısacası, Türkiye’de aileler küçülüyor. Bu eğilime paralel olarak dünyada pek çok yerde olduğu gibi tek ebeveynli, çoğunlukla anne çocuktan oluşan, hanelerin sayısında da muazzam bir artış var. Keza tek yaşayanların sayısı da ciddi şekilde artıyor: “Toplum genelinde tek yaşayanların oranı % 3.5’ten %10’a çıkmasına karşın, en alt gelir diliminde bu artış 5 katından fazla (%1.5’ten % 7.8’e).” Ama yine de üst gelir gruplarında tek yaşayanların oranı çok daha fazla, “tek kişi yaşayanların neredeyse %20’si en üst gelir diliminde.”

"Ölüm bizi ayırana kadar" tarzı evliliklerin azalmasıyla aile 2000’ler Türkiye'sinde yaşanan değişimlerin, yeni kırılganlıkların ve toplumsal parçalanmanın en net şekilde görüldüğü kurumların başında geliyor:

"Bu hâliyle aile kendine biçilen rolü yerine getirmekte zorlanıyor. Kadınlara aile kurumunun kutsallığı hatırlatılıyor, ne kadar eğitim görmüş olursa olsun, toplum içinde yeni bir rol üstlenmeye ne denli hazır olursa olsun, asli görevinin en az 3 çocuk yapmak olduğu hatırlatılıyor, analığın kutsal olduğu ve esas yerinin ev olduğu söyleniyor ona. Erkeğin payına da her koşulda evin geçimini sağlamak, daha acımasız rekabet ortamında hanenin refahını koruma ve yükseltme sorumluluğu düşüyor; karşılığında da dozu ayarlanmış, gündelik yaşamın içine sindirilmiş bir şiddet ödül olarak sunuluyor. 2000'ler Türkiye'sinde kadına şiddet, belli bir dozu aşmadığı takdirde ceza görmeyeceğini bilen erkeğe verilmiş bir ödüldür, öfkesini başka yerlere yöneltmemesi karşılığında verilmiş bir sus payıdır." (348)

Eşitsizlikler Kitabı’nda tabii ki 2000’ler sonrasında yaşanan ekonomik ve toplumsal değişime paralel olarak çalışan sınıfların artan kırılganlıkları da önemli bir yer tutuyor. Bu sürecin en motor dinamikleri arasında tarımın hızla çözülmesi yer alıyor. Tarımın istihdamdaki payı 2000’lerin başında %40 civarındayken bu oran 2020’de %18'e düşüyor. Kırda yaşanan sosyal ve ekonomik erozyon kentlerin yeni gelenleri içerme kapasitelerinin azaldığı bir dönemle çakışınca, kadınlar başta olmak üzere istihdam ve iş gücüne katılım oranı düşük düzeylerde kaldı. Bununla birlikte iş bulmayı başarabilenler için de her şeyin iyi gittiğini söylemek imkânsız: Çalışan kesim, düşük ücretlerle, uzun süreler ve daha güvensiz ortamlarda çalışmak zorunda. Sonuçta, ücretlerin millî gelirden aldığı pay ciddi şekilde düştü.

Melih Pınarcıoğlu'yla birlikte yazdığı Nöbetleşe Yoksulluk (2001) kitabıyla Oğuz Işık Türkiye’de yoksullukla ilgili çalışmaların da önemli isimleri arasında uzun bir süredir. Yeni kitabında da yoksulluk meselesi öne çıkan temalardan ve Işık’ın yeni yoksulluk hâlleriyle ilgili önemli tespitleri var. Işık’a göre "asgari ücretin neredeyse ortalama ücrete dönüşmüş olduğu Türkiye’de" çalışan yoksulluğu artık yapısal bir sorun:

"[A]lt gelir dilimleri için çalışmak, en ağır şartlara razı olmak, güvencesiz ve düşük ücretlerle hayatını sürdürmeye çabalamak anlamına geliyor. Yoksulluk, artık işsiz olmakla özdeş bir olgu değil; çalışmak, Türkiye’de yoksulluktan belki de açlıktan kurtulmanın garantisi değil." (178)

Türkiye’de çocuk yoksulluğu da çok yüksek düzeylerde ve uluslararası ortalamaların hayli yukarısında. Türkiye’de yaşayan 23 milyon çocuğun (18 yaş altı nüfusun) yaklaşık üçte biri yoksul. Bu da yoksul nüfusun %40’'tan fazlasına karşılık geliyor. (168) Bu durumun, hele bir de eğitime yapılan harcamaların üst ve alt gelir grupları arasındaki devasa eşitsizlikler hesaba katıldığı zaman, gelecek için ne büyük bir sorun alanı oluşturduğu meselesine hiç girmeyelim isterseniz; yazıyı bitirmemiz epey zorlaşabilir.

Türkiye’de son yirmi yıldır tüketim kalıplarında yaşanan değişimler de Eşitsizlikler Kitabı’nın 3'üncü bölümünde ayrıntılı şekilde dönemselleştirilerek incelenmiş. Gıda harcamaları ve diğer zorunlu harcamaların (barınma ve giyinme) toplam içindeki payı işlerin görece yolunda gittiği 2012’ye kadar azalmış. Ama özellikle 2014’ten sonra hane refahındaki düşüşlerin ve duralamaların bir göstergesi olarak yükselmeye başlamış. (226) Tabii bütün harcama kalemlerinin dağılımı gelir grupları arasında büyük farklılıklar gösteriyor ve Işık farklı haritalandırma ve tablolar yoluyla bütün bunları büyük bir netlikle göstermiş. Örneğin aşağıdaki şekilde üst gelir gruplarına ait haritanın sağ alt köşesinde kültür, konaklama ve eğitime yapılan harcamaların oransal olarak diğer gruplara göre ne kadar büyük miktarlarda olduğunu görebiliyoruz. Buna karşın alt gelir gruplarının temsil edildiği haritanın sol üst köşesinde gıda ve sigara-alkolün toplam harcamalar içindeki payının yüksekliği çok net bir şekilde ortaya çıkıyor.

Üst ve alt gelir grupları arasındaki tüketim farklılıkları, farklı harcama gruplarına ayrıntılı bir şekilde bakıldığından da çok açık bir şekilde kendini gösteriyor. Aşağıdaki şekilde lüks ve yarı lüks gıda ürünlerin tüketiminin sadece üst gelir gruplarına ait bir özellik olduğunu görüyoruz. Buna karşın geliri düşük hanelerin gıda harcamalarında margarin, makarna, kuru sebze, patates, çay ve beyaz et (tavuk) çok büyük yer kaplıyor.

Işık’a göre 2002-2008 döneminde bütün gelir gruplarında istisnai bir tüketim genişlemesi yaşanmış. Alt gelir grupları bu dönemde daha fazla çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi dayanıklı tüketim mallarına ve giysi harcamalarına para ayırabilmişler. Yine bu dönem alt gelir gruplarının kültür-eğlence, eğitim ve otel-lokanta harcaması yapabildiği çok istisnai dönemlerden. 2000’lerin ikinci büyüme dönemi olan 2010-2014 döneminde de alt gelir grupları yine borçlanarak da olsa tüketim çeşitlendirmesini ve genişlemesini sürdürebilmişler. Bu dönem aynı zamanda üst gelir gruplarının mal ağırlıklı bir tüketim kalıbından hizmet ağırlıklı (eğitim, sağlık, konaklama, kültür-eğlence, vs.) bir tüketim kalıbına geçiş yapmaya başladıkları bir dönem. Aşağıdaki haritada yine “çeşitli harcamalar” başlığı altında haritanın sağ alt bölümündeki üst gelir gruplarının tükettikleri hizmetlere bakarak bu eğilimi görmek mümkün. Yine bu haritayla üst gelir gruplarında kadınlara, alt gelir gruplarında erkeklere yönelik hizmetlerin öne çıkma eğilimini de okuyabiliyoruz.

2014’lerden sonra ekonomik büyüme yıllarında bile hızla tırmanışa geçen gelir eşitsizliğine ve artan yoksullaşmaya paralel olarak tüketimdeki büyüme dönemi sona eriyor ve yeni tüketim şekilleri sert bir şekilde tersine dönüyor. (252) Eşitsizlikler Kitabı’nın ana malzemesini 2000-2018 yılları arasına ait gelir ve harcama istatistikleri oluşturuyor. Bununla birlikte Işık kitabın son bölümünde pandemi dönemine de dikkatli bir şekilde bakıyor. Ortaya çıkan manzarada 2014’den sonra ortaya çıkan renkler iyiden iyiye koyulaşmış durumda:

"Pandemi koşulları ile ağırlaşan krizin, toplumu ortadan uçlara itmiş olduğunu, geniş bir kitlenin yoksulluğa savrulduğunu, çok daha küçük bir kitlenin ise zenginleştiğini ve muhtemelen orta sınıfın küçüldüğünü tahmin etmek makul görünüyor." (159)

Eşitsizlikler Kitabı’nı mutlaka edinin ve okuyun. Ülkede olup bitenler, bu gidişatın nelere gebe olduğu epey bir zamandır herkesin merak ettiği sorular arasında. Ekonomik kriz, artan siyasi gerilim, bir değil birkaç cephede savaş ihtimali karşısında kaygılanmamak imkânsız. Biraz geriye çekilip, ortalıktaki toz dumandan uzaklaşarak meselelere yaklaşmak gündemimizi belirleyen tansiyonları anlama imkânı sağlıyor bize, ta son paragrafına kadar:

"Bugün Türkiye değişmiş ama dönüşememiş bir toplum. Eski kuralların çalışmadığı, yerine yenilerinin konamadığı neredeyse toplum olma vasfını yitirmek üzere olan bir toplum. Korku, kaygı, çaresizlik, bunlarla birlikte gelen duyarsızlık, bazen umursamama toplumun her katmanında son derece yaygın. Toplumun son dönemlerde tanıştığı yeni hayatlar, bunlarla gelen muazzam çeşitlilik, bazen bunlarla çakışan, bazen apayrı bir gerçeklik olarak duran yeni kırılganlıklar bir yandan da yepyeni hareket alanlar açıyor toplumun önüne. Değişim yolları kapalı görünse de Türkiye'de muazzam bir dönüşüm potansiyeli var. Evet buradan çok kötü şeyler de çıkabilir, çok iyi şeyler de. Şimdi içinde yaşadığımız yapıları kuranın da değiştirecek olanın da bizler olduğunu hatırlamak için belki de en uygun zaman. Zaman hiç olmadığı kadar cesur olma zamanı." (370)

Eşitsizlik ve sınıf çalışmaları denince akla ilk gelen isimlerden biri de İngiliz sosyolog Mike Savage. Şu anda London School of Economics’de profesör olan Savage yakın zamana kadar yine eşitsizlik çalışmalarının önemli merkezlerinden birinin, LSE International Inequalities Institute’un (Uluslararası Eşitsizlikler Enstitüsü) başkanlığını yapıyordu. 2021’de The Return of Inequality: Social Change and the Weight of the Past (Eşitsizliğin Geri Dönüşü: Sosyal Değişim ve Geçmişin Yükü) başlıklı yeni bir kitabı çıktı. Konumuz eşitsizlikler olunca bu kitaptan da bahsetmenin tam zamanı diye düşündük.

Akademik referanslar içinde boğulmadan, sosyal bilim jargonundan uzak durarak genel okuyucuya hitap edecek şekilde yazılmış bir kitap bu. Kitabın epey büyük bir iddiası var. Bilimin tedricen oluşan bilgi birikimiyle değil de paradigmatik dönüşümlerle ilerlediğini savunan Thomas Kuhn’a referansla eşitsizlik sorunsalının bugün sosyal bilimlerde paradigmatik bir dönüşüm yaratmakta olduğunu iddia ediyor. Bu dönüşümü de üç izlekte takip ediyor.

Teleskop metaforunu kullanan Savage, ilk olarak bakış açımız tam tersi yöne döndü diyor. Savage’a göre, sosyal bilimlerin şekillendiği ve kavramsal çerçevesinin çizildiği 19'uncu yüzyıldan 2000’lere kadar gözümüz fakirlik sorunu üstündeydi. Daha doğrusu fakirliği bir sorun olarak tanımlıyor ve o meseleyi nasıl çözeriz diye düşünüyorduk. 2000’lerde ise teleskopu tam tersine çevirdik. Şimdi artık sorunun aşırı zenginlikte olduğunu düşünüyoruz. 2008 dünya ekonomik krizinin yaraları henüz sarılmamışken Joseph Stiglitz’in 2011’de Vanity Fair dergisinde yayımladığı makale bu dönüşümü görünür kılacak sloganın zeminini verdi. Nobel ödüllü ekonomist Stiglitz’in ABD'de nüfusun %1'inin millî gelirin dörtte birine, millî refahın %40'ına sahip olduğunu söylediği bu makalenin yayınlanmasından birkaç ay sonra kendilerini %99 olarak tanımlayanlar Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) hareketini başladı. Stiglitz’in eşitsizliği tanımlarken ekonomistlerin hep kullandığı, 0’ın tam eşitliği, 1’in tam eşitsizliği temsil ettiği bir soyutlama olan Gini katsayısı yerine gelir dağılımı dilimlerini öne çıkarması, finans dünyasının kalbinin attığı bu New York mahallesini işgal edenlere etrafında birleşecekleri çok somut bir slogan veriyordu. Bu slogan durumun çarpıklığını çok net ortaya çıkardı.

İkinci izlekte Savage eşitsizlik sorunsalının sosyal bilimlerin içine girdiği krizden çıkaracak bir alan sunmasını tartışıyor. Öncelikle burada sosyal bilimlerin krizi derken ne kastettiğini anlamak lazım. Bugün her alanda aşırı bir uzmanlaşmaya gittik. Her alanın güvendiği, öne çıkardığı bir yöntem var ve giderek sosyal bilimciler bu alanların içinde sıkışır ve kendi yöntemlerine körü körüne bağlanır hâle geldiler. Yani araştırmanın sonuçlarından ziyade bu sonuçlara nasıl vardığımıza, yol haritasına odaklanır oldular. Bu durum da kendi içinde esoterik tartışmalara gömülmenin yanı sıra yaşadığımız dünyanın çok parçalı resimlerini çizebilen çalışmaların çoğalmasıyla sonuçlandı. 2000’lerde "büyük verinin" sunmaya başladığı analiz imkânları sosyal bilimlerin klasik metot araçları olan anket, derinlemesine mülakat ve etnografinin pabucunu dama attırır gibi olunca bu kriz daha da akut hâle geldi. Büyük veri savunucuları dijital veri kaynaklarını kullanarak sosyal bilimlerin eski yöntemlerine kıyasla çok daha çabuk ve etkin bir şekilde toplumsal araştırma yapılabileceğini savunmaya başladı. Tam bu dönemde Richard Wilkinson ve Kate Picketts’in The Sprit Level kitabı veya Thomas Piketty’nin Capital in the Twenty First Century kitabı gibi çalışmaların hiç beklenmedik bir şekilde geniş kitlelerde büyük ilgi uyandırması ve çok satan kitaplar hâline gelmesi sosyal bilimlerin asıl gücünün büyük resmi çizebilmek olduğunu hatırlattı. Bir başka deyişle, eşitsizliği kapitalizmin tarihsel süreçleri içinde anlatan ve eşitsizliğin yarattığı toplumsal sorunları ortaya koyan bu kitapların uyandırdığı büyük ilgi, iyi sosyal bilim analizinin sadece büyük veri ile bir dizi sonuca ulaşmak olmadığını, bu sonuçların tarihsel süreç ve yapılarla ilişkilendirilerek büyük resmi çizebilmesi olduğunu gösterdi. Büyük resmi çizmenin yolu da ancak sosyal bilimlerin farklı disiplinlerinin bir dönem inatla ayrıştırdığı metotlarının birlikte kullanılabilmesinden geçiyordu. Piketty bir ekonomistti ama kitabında niteliksel ve tarihsel analiz de yapıyor, teorik açılımlar da getiriyordu. Bu anlamda sosyal bilimler disiplinlerinin arasında değil de ortasında düşünüyordu. Savage’a göre eşitsizliği çalışmak tam da bu yüzden önemli. Çünkü eşitsizlik çalışmaları ekonomistlerin, sosyologların, antropologların, siyaset bilimcilerin ve diğerlerinin bir araya gelmesini sağlıyor. Farklı metot ve analiz dağarcıklarını kullanmayı gerektiriyor. Bu şekilde çemberin ortasından düşünmek sosyal bilimlerin nelere kâdir olabileceğini göstermesine ve önemini yeniden tesis edebilmesine olanak sağlıyor.

Savage’ın takip ettiği üçüncü izlek ise bir paradokstan yola çıkıyor. Eşitsizlik neden bugün fakirleşmiş kitlelerin değil de en zenginlerin, elitlerin ilgilendiği bir sorun? Niye Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nda bir araya gelen süper zenginler 2012’den beri aşırı gelir dağılımı bozukluğunu bir küresel risk olarak tanımlıyorlar; buna karşılık Amerika’dan Hindistan’a Donald Trump ve Narendra Modi gibi daha kültürel öğe ve değerlere vurgu yapanlar seçimleri kazanıyor. Yani eşitsizliğin sonuçlarını çok ağır şekilde yaşayanlar vatan, millet, bayrak dertleriyle oyalanırken, eşitsizlikten en çok yararlananlar bu işi kendilerine dert ediyorlar. Savage bunu modern dünyanın ilerleyerek geliştiğine dair inançtan vazgeçilmesi ve daha distopik bir bakışın, dünyanın geriye, karanlıklara gittiği inancının ağır basmasıyla açıklıyor.

Biraz daha açalım. 18. yüzyıldan itibaren bütün siyasi ve sosyal düşünce tarihi bir eşitlik ideali üzerine kuruludur. Sol gelenek eşitliğin sağlanması için radikal veya tedrici toplumsal müdahaleleri savunur; liberal akım da çalışanın ve hak edenin kazandığı bir meritokrasiyi (liyakate dayalı yönetim biçimi) savunur. Sonuçta modernliğin derdi Fransız Devrimi’nin sloganlarında da ifade edildiği gibi eşitlik meselesi olarak kurgulanır. Sorunlar olsa da bilim ile, akıl ile ilerleme sağlanacak ve daha iyi yapılanmış bir meritokratik (liyakate dayalı) topluma ulaşılacaktır. Oysa bugün ilerlemeye olan bu inanç çok zayıfladı. İklim krizi, ekonomik kriz, toplumsal kutuplaşmalar, savaşlar ile yangın yerine dönen günümüz dünyasında yarının daha iyi olacağına inanmak hayli zor. En zenginlerinin eşitsizliği bir sorun olarak görmeleri de ilerlemeye inançlarını kaybetmelerinden, korkularından ve distopik bakışlarından besleniyor. Eşitlikten konuşmaktan vazgeçip eşitsizliğe odaklandığımızda, bir idealden vazgeçip derin bir sorunun yol açtığı sonuçlara geçici çözümler geliştirmeye odaklanmış olmuyor muyuz peki? Savage bu paradokstan bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Eşitliği aşkın (transcendental) modernleşme ve büyüme söylemlerinin içinde kalan soyut bir ideal olarak düşünmekten vazgeçmeyi öneriyor. Çözüme ulaşmanın ancak eşitsizliğin farklı biçimlerini somutlaştırarak uzun erimli sürdürülebilirlik ve kuşaklar arası adalet gibi siyasi amaçlarla birlikte düşünülmesiyle mümkün olabileceğini belirtiyor. Yani bir anlamda eşitsizlik üzerine odaklanmak daha somut düşünmemize, daha sürdürülebilir çözümler geliştirmemize önayak olabilir diyor.

Sonuçta Savage da Işık gibi eşitsizlik paradigmasının tarihsel, toplumsal ve ekonomik bakışlardan aldığı güçleri birleştirmiş bir sosyal bilim analizini gerekli ve mümkün kıldığını ortaya koyuyor. Her ikisi de bugünün can yakıcı meseleleri üzerine daha derinlikli düşünmek isteyenler için muazzam kaynaklar...

Bültenimizin hazırlanmasında bize büyük destek veren Zeynep Uysal’a çok teşekkür ederiz.

Bitirirken her zamanki hatırlatmalarımızı yapalım: Bu bülteni çevrenize iletebilir, apos.to/n/zappa-zamanlar adresi üzerinden ücretsiz kayıt olmalarını söyleyebilirsiniz. [email protected] adresinden bize ulaşabilirsiniz, düşüncelerinizi, okuma ve dinleme önerilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz.

Hepinize şimdiden iyi haftalar dileriz. 26 Haziran'da görüşmek üzere, hoşça kalın.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

Daha çok kırılmamak için...

Eşitsizlikleri anlamak

12 Haz 2022

Greyson Perry- Expulsion From Number 8 Eden Close, 2012.

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet

Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.

26 Nis 2026

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

12 Nis 2026

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.

29 Mar 2026

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.

08 Mar 2026

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.

15 Şub 2026

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk