Darülbedayi’de iki saat

Yarı boş bir tiyatro salonu neye benzer? – Pazartesi-Perşembe – Cemaziyelevvel torbası – Balat kapısında ben gördüm onu – Beyefendi paltonuz? – Darülbedayi’ye bir sanat mabedine girer gibi giriyoruz. Fakat oradan çıkarken…

Mehmet Selahattin, 19 Kasım 1932

Kapıdan şöyle bir başımı uzattım. Yarı yarıya boş bir tiyatro salonu dişleri dökülmüş bir tarak gibi insanın yüzüne sırıtıyordu. İçeriden tek tük öksürük sesleri geliyor. Yapacak bir şey bulamadığımız zaman çok defa öksürürüz. Bazen de burnumuzu sileriz. He grip salgını olduğu zamanlar…

Âdeta çekinerek yürüyorum. Kalabalık yerlerde kimse kimsenin hareketlerine dikkat etmez. Fakat yalnızlıktan esneyen adamların bulunduğu durgun ve sükûti meclislerde içeri giren her yeni isim bir nevi uyandırır. Gözler size doğru çevrilir. Bu defa böyle olmadı. Benimle meşgul olan yoktu. Pervasızca yürüdüm. Ara sıra kulak veriyorum, hemen herkesin ağzında haftanın iki günü: Pazartesi-Perşembe…

Niçin başka gün değil de Pazartesi-Perşembe? Onu bana değil piyesin sahibi Muhasipzade Celal Bey’den sorun. Şimdiye kadar her oynayışında niyet ederim: Şu Pazartesi-Perşembe’ye gideyim. Ve bir türlü fırsat bulup gidemem.

Bu satır bilmem kaçıncı temsili idi. Seyredenler arasında ben de bulundum. Koltuğa henüz yerleşmiştim. Yanımda oturan bir hanım ön sırada diğer bir hanımla konuşuyordu:

“Dün akşam da bizi beklettiniz!”

“Vallahi pek mahcubum. Misafirler birdenbire bastırdı. O kadar üzüldüm ki tarif edemem.”

“Şu halde hangi akşam bekleyelim?”

“Pazartesi.”

Öteki manalı bir bakışla sordu:

“Perşembeye beklesek nasıl olur?”

Karşılıklı gülüştüler:

“Pazartesi-Perşembe değil mi?”

Hakları da var. Pazartesi-Perşembe, Allah’ın günü biter mi hiç?

Eski kırtasiyeciliğin bütün ruhunu haftanın bu iki günü içine sığdırmak isteyen müellif, hiç değişmeyen kavukluların ağzından bize üç perdelik uzun bir masal dinletti. Kırtaseddin Efendiler, Suubet Çelebiler, Tâvik Efendiler karşımızda tam iki saat dil döktüler.

Cemaziyelevvel torbasından çıka çıka hepimizin bildiği küf kokan eski bir fırka çıktı. Rüşvetçi Şıkkıevvel defterdarı, işadamı kurnaz bir bezirgan, bir takım halayıklar ve bundan başka bize bir şey öğretmiş olmadılar.

Mamafih itiraf etmeli ki oyunun eğlenceli tarafları vardı. Yahudi sarrafa bayıla bayıla gülenler oldu. Eğer aynı sahne Şehzadebaşı’nda şimdi geçseydi pes perdeden gayet yanık bir şarkı başlamıştı:

“Balat kapısında ben gördüm onu,

Mavidir şalvarı, beyazdır donu.”

Hele Şıkkıevvel defterdarının Mirimiran payesi aldığı günün akşamı sevgili cariyesi ile “hembezm” olmak isteyişi üst kattaki kiracıları mutlaka harekete getirirdi, Manzaraya dayanamayıp "Ooof anam, yapma Allah’ını seversen!" diye haykıranların mutlaka bini bin paraya idi.

Pazartesi-Perşembe’nin ilk perdesi oldukça esnetici geçti. İkinci perde biraz hareketli idi. Fakat üçüncü perde kahkahadan birçoklarını kırdı geçirdi.

Darülbedayi’yi seyre gidenlerin bir hususiyeti var. Kendilerine daha holden itibaren çeki düzen vermeye başlıyorlar. Localara bakıp bakıp kırıtanlar da hani eksik değil. Kapıdan her içeri girene gardıroptan biri sesleniyor:

“Beyefendi paltonuz?”

Fakat beyefendiler hiç oralarda değil. Pürvekar ve biaram geçiyorlar. Paltosunu gardıroba emanet bırakanları saysam 15’i ya bulur ya bulmaz.

Holde konuşanları dinleyelim:

“Pazartesi-Perşembe’yi nasıl buldun?”

“Güldürücü.”

“Sade o kadar demek?”

“Yetmez mi? Gülünç olmasın da…”

“Üç Saat’e gelecek misin?”

“Elbette geleceğim. Yalnız bu iş biraz baht işi olacak.”

“Ne gibi?”

“Ya üç saat kahkaha ya üç saat işkence.”

“Umarım işkence çekmeyeceğiz.”

“İnşallah.”

Darülbedayi’nin hoşuma giden tarafı şu: Perde aralarını saniyesi saniyesine ölçüyorlar. Bir zil sesi duyuyorsunuz. Biraz sonra ikinci zil sesi kulakları çınlatıyor. Ve bir anda elektriklerin sönmesiyle kapının kapanması bir oluyor.

Neydi o eski tuluatçı kumpanyalarının durmadan öten çıngırakları? Hâlâ nedir o sinemalarda halkı sabırsızlandıran gecikişler? Ayaklarını hızla yere vuranların çıkardığı kulak şişirici gürültü arasında perdenin nazlı nazlı açılışı?

Darülbedayi itiraf edelim biricik sahnemiz. Belki çok noksanları var. Fakat bu noksanların hiçbiri onu gözden düşürecek kadar ehemmiyetli değil. Bir kere burada kimse kabak çekirdeği yemiyor. Kimse kimsenin ayağına basmıyor. Paradide bir ağızdan ayı, maymun, eşek gibi anıranlara tesadüf edilmiyor. Gülünecek yere somurtup, ağlanacak sahnelerde katılacak gibi gülenler burada da eksik değil ama hiç olmazsa kalıp kıyafetleri bu patavatsızlıklarını bir dereceye kadar affettiriyor.

Darülbedayi’ye gelenler içinde belki bazılarının gözleri sahneden ziyade localarda dolaşıyor ve vakanın eşhasından başka seyircilerle alakadar olanlar var. Fakat ne de olsa oraya bir sanat mabedine girer gibi giriyoruz. Fakat Darülbedayi’den nasıl çıkıyoruz? Ha, bakın eğer kapıda sizi bekleyen bir otomobiliniz yoksa bunun hiç de hoşa gider bir şey olmadığını size söyleyebilirim.


* Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Okullu mu, alaylı mı? #53

darülbedayi, tiyatro, muhsin ertuğrul, muhasipzade celal, letafet apartmanı, cemil topuzlu, andre antoin, cemaziyevvel torbası

08 Kas 2022

İstanbul Şehir Tiyatrosu

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR