Deniz Goran: Nereye gidersen git, İstanbul seninle

Bir anda kendisini ortasında bulduğu Gezi Parkı eylemleri sırasında tutuklanan, eğitimi için gittiği Londra’da dava sonucunu bekleyen Ada, Londra Çağdaş Sanat Fuarı’nda oldukça sıradışı bir karakter olan Lucian ile tanışır. İkilinin ilişkisi üzerinden okurları hem çağdaş sanata ve sanatçılara dair bir eleştiri alanına, hem tutkulu bir aşka, hem de geçmişin hatıralarına götüren bir macera başlar.
Deniz Goran’ın Sen Benle, İstanbul Benimle adlı romanı, insana musallat olan geçmişin, bugünü nasıl etkisi altına alabileceğini gözler önüne seriyor. Düşbaz Kitaplar etiketiyle yayımlanan ve İngilizceden Burcu Asena Şahin tarafından Türkçeye tercüme edilen romanı, Deniz Goran ile konuştuk.
Romanınız ile kendi yaşam öykünüz arasında bir bağ var mı? Gezi olayları ve akabinde hissedilenler ışığında, kitabınız Türkiye'nin son 10 yılına nasıl bir perspektiften yaklaşıyor?
Romandaki otobiyografik öğelerin, bir insanın rüyaları ile gerçek yaşantısı arasındaki bağlantı kadar mevcut olduğunu söyleyebilirim. Kitabı yazarken o dönemki duygu durumum, kafama taktığım veya ilgi duyduğum bazı meseleler, günlük hayatımdan bir şekilde aklımda kalan sahneler, bilinçaltımdan kitabın içine sızarak anlatımıma katkıda bulundu. Ancak kitapta yer alan ana temalara karar verirken yaklaşımım çok daha bilinçliydi. Mesela beni son derece derinden etkileyen ve ülkemiz için çok önemli bir dönüm noktası olan Gezi direnişi bunlardan biri.

Deniz Goran
Gezi direnişinden sonra bir kısım insan, yaşadıkları hayal kırıklığı ve ülkenin gitgide otoriter bir sisteme doğru yönelmesine karşı duydukları büyük endişeden dolayı Türkiye’yi terk etti. Gidenlerin büyük bölümü hem ülke hasreti çekiyor hem de Türkiye'deki sosyal ve politik değişim nedeniyle gitgide oraya karşı yabancılaşıyorlar. Bir de yeni yerleştikleri ülkede tutunabilme çabası içindeler. Romanım, Gezi direnişi sırasında tutuklanan ve Londra’ya kaçan Ada karakterinin üzerinden onun içini kemiren ülke hasretini ve Türkiye’nin geleceğine dair hissettiği yoğun endişeyi işliyor. Bunun onda yarattığı umutsuzluk ve her şeye rağmen tutunmaya devam ettiği umut duygusu, Ada karakterinin iç dünyasının çatısını oluşturuyor.
Kitabın aidiyet ve gurbet gibi temaları da işlemesinden hareketle, romanı İngilizce yazmanın etkisi ne oldu?
Türkçe anadilim ancak çocukluğumun yaklaşık beş yılını Avustralya’da geçirdim ve son 30 yıldır İngiltere’de yaşıyorum. Yüksek eğitimimi Londra’da aldım ve bir İngiliz ile evliyim. İngilizcenin günlük yaşantımda çok daha baskın bir yeri var ve bundan dolayı kendimi İngilizcede daha rahat ve akıcı bir şekilde ifade edebiliyorum. İngilizce yazmayı tercih ediyorum çünkü bir romanı kaleme alırken dile hâkim olmak gerekiyor. Ayrıca dil sabit değil, sürekli değişim hâlinde ve kullanmadıkça körelen bir şey. Türkçemi olabildiğince canlı tutmaya çalışıyorum. Ancak işin doğrusu kendimi hiçbir dile tam olarak ait hissedemiyorum çünkü kelimelerle değil, duygularıyla düşünen biriyim. Sanırım bunda disleksik bir yazar olmamın da payı büyük.
Kitapta çağdaş sanat vurgusu da var. Görsel sanatlarla nasıl bir bağlantı kuruyor kitap? İmajlarla kelimeler arasında bir yakınlıktan söz edebilir miyiz?
Roman, çağdaş sanata atıfta bulunarak görsellik ile edebiyat arasında köprü kuruyor. Kitapta geçen sanat eserlerinin çoğu, görsel olarak hikayede işlenen temalara destek oluyor. Mesela bunlardan biri, romanın bir sahnesinde yer alan “İçe Bakış” isimli siyah-beyaz bir fotoğraf. Melankolik bir yalnızlık anında, arkası dönük denize bakan, üstü çıplak bir kadın figürünü tasvir eden bu fotoğraf, tematik olarak özellikle Ada karakterinin hüzünlü, duyarlı iç dünyasına, kitaptaki iki ana karakterin içsel yolculuğuna ve birey olarak hayattaki yalnızlığımıza gönderme yapıyor.
Kitabı yazmak için ilk masa başına geçtiğimde kafamda pek hazzetmediğim sanat piyasasının yüzeyselliğini, çoğu ticari galerilerin sırf kâr odaklı dar vizyonlarını alaylı bir dille ele almak vardı. Nitekim romanın ilk bölümleri bir çağdaş sanat fuarında geçiyor ve sanat piyasasına karşı eleştirel, alaycı yaklaşımlar, hikaye boyunca farklı noktalarda yüzeye çıkıyor.
Ancak sanat dünyasını sadece sanat piyasası düzleminde değerlendirmek çok yetersiz bir yaklaşım olurdu. Bu dünyanın içinde başta sanatçılar olmak üzere; küratörler, eleştirmenler gibi kültürel zenginlik sağlayan pek çok farklı topluluk da var. Romandaki iki ana karakter, Ada ve Lucian geçmişlerinde sanatçıydı ve kitap onlar üzerinden sanatçı olmanın zorluklarını (yaptığına inanmak ve sebatkar olmak gibi), sanat üretimindeki farklı evreleri, yaklaşımları ele alıyor.
Sanırım bu konulara yönelmemde ressam bir babanın kızı olarak büyümüş olmamın da payı büyük. Zaten sanat yazılarımda da çoğunlukla sanatçıların sanat üretimlerine odaklı yazılar yazıyorum ve bunu yaparken de ilgimi çeken unsurlardan biri şu oluyor: Aslında roman yazarken ve sanat üretirken malzemelerimiz çok farklı olsa da bir yazarla bir sanatçının üretim sürecinde pek çok benzerlik bulunuyor. Odaklandığımız temaları değişik noktalardan ele alarak farklı yerlere varabilmek gibi...
Dilerim ki bu roman okuru, kendi iç dünyasında farklı yerlere götürür ve umut ile umutsuzluk arasındaki ince çizgiyi sezmelerine yardımcı olur.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Adam Phillips, yeni kitabı "Vazgeçmek Üzerine"de "Daha yaşam dolu hissetmek için neden vazgeçmeliyiz?" sorusunu soruyor. Zeynep Özar, çağdaş Japon edebiyatının kodlarına eğiliyor. Deniz Goran, "Sen Benle, İstanbul Benimle"yi anlatıyor.
30 Kas 2024

YAZARLAR

Aposto Kitap
Kitap incelemeleri, edebiyat haberleri, editörden okuma önerileri.
İLGİLİ OKUMALAR


