Eyleme Dönüşmeyen Arzular...

Kendi Varlık Tarzını Anlamak
Eyleme Dönüşmeyen Arzular...

17 Mart - Narmanlı Sanat - Dilozof
Narmanlı Sanat ile birlikte

Narmanlı Sanat’ ın mart ayına özel tasarladığı kültür-sanat atölyeleri bizi bekliyor Teşvikiye’deki tarihî Narmanlı Apartmanı’nda sanatlı saatler geçireceğimiz çağdaş edebiyat, sanat tarihi, sinema ve senaryo üzerine uzun soluklu atölyelerde buluşuyor, kabından taşmak isteyenlerle sergileri, müzeleri ve özel koleksiyonları geziyoruz. Neler var? Sanatı anlamaya, anlatmaya, paylaşmaya ve tartışmaya alan sağlayan; müziğe, siyasete, edebiyata, felsefeye ilgi duyan herkesi evine davet eden Narmanlı Sanat’ta bu ay hangi atölyelerde, gezilerde buluşuyoruz sevgili Dilozof okuru? Aman dikkat: Narmanlı Sanat atölyelerine ister online ister yüz yüze veya hibrit şekilde katılabilirsin. 22 Mart Salı başlayıp 15:00-16:30 saatleri arasında 7 hafta sürecek olan Emrah Serdan ile ‘Edebiyat Şimdi’ atölyesinde çağdaş edebiyatın son on yılından romanları tartışacak, bilişim çağındaki tartışmalar ekseninde edebiyatın güncel konumunu inceleyeceğiz. 22 Mart Salı başlayıp 20:00-22:00 saatleri arasında 4 hafta sürecek olan Burak Göral ile ‘Film Olacak Hikayeyi Bulmak ve Senarist Psikolojisini Anlamak’ atölyesinde bir senaristin hikâyesiyle ilgili neleri kafasında çözümlemesi gerektiği ve senarist psikolojisini anlamaya çalışırken senaryoyu geliştirmenin ve yazmaya hazır hâle getirmenin yollarını öğreneceğiz. 22 Mart Salı başlayıp 11:00-12:30 saatleri arasında 2 hafta sürecek olan Fırat Şenol ile ‘İstanbul Hafıza Durakları: Tarihî Yarımada/Sultanahmet’ atölyesinde mekânların ve insanların hikâyelerine eğilecek; Samatya, Yenikapı, Kumkapı, Sarayburnu, Sultanahmet, Fatih, Aksaray, Sirkeci, Eminönü, Fener, Balat civarlarında gezintiye çıkacağız. 24 Mart Perşembe günü 13:00-14:30 saatleri arasında Arda Can Özsu ile ‘XX. Yüzyılın 20 Modern Türk Sanatçısı’ sergi turu na çıkıyor; Türkiye sanat tarihinde yeni bir süreci başlatan Paris Ekolü sanatçılarını tanımak üzere Alan Kadıköy ’ü geziyoruz. Çok yakında: Nisanda Eskişehir’in kültür-sanat ortamını deneyimleyecek, mayıs ayında ise Mardin Bienali’ni keşfe çıkacağız. Bizi neler bekliyor kaçırmaman için seni Narmanlı Sanat’ın Instagram sayfasına davet ediyor, takvimdeki etkinliklerle ilgili detaylı bilgiye ulaşman için seni şuraya alıyoruz.

Daha fazlasını öğren

Söylenecek o kadar fazla şey var ki, nereden başlayacağımı bilemediğim için susuyorum. Göremediğim ama görme talebiyle yola düştüğüm, olmasını düşlediğim, aradığım, yolcuğumun sonuna yaklaşırken bulamadığımı sandığım ama yola çıkmadan önce hazırladığım plandan ufak bir sapış -yani hazırladığım yoldan çıkmamla- anında tepkimeler zinciri yaratarak düşlerimi aşan bir güzellikte gördüğüm ve yaşadığım günler oluyor. Birbirinden güzel insanlardan çok öğreniyorum.

Sessizleştiğimizde genellikle işlerin kötü gittiği sanılır, ben de ise tam aksi. Fazla konuşmak bir şeyleri gizlememin yolu olur genellikle. 

Geçenlerde yanımda iki kişi vardı, oturuyorduk. Kocaman yüreği olan güzel insan ve henüz karmaşık olan biri diyelim bunlara. Bu noktadan sonra onları bu sıfatlarıyla adlandıracağım. Karmaşık, Güzel'e, "Amma abarttın!" dediğinde Güzel, "Bu benim mutlu olma yolum, insanlara bu tarz şeyler söylememelisin, özellikle genç olsalardı, bu abartılı dışavurumun yanlış olduğunu düşünüp mutluluklarını göstermenin daha uygun bir yolunu arayabilirdi." dedi. 

Aklıma bir anım geldi.

Bu anı diğerlerinden biraz farklı benim için. Çünkü aslında bu neyi istediğimi anlamaya çalıştığım, ne şekilde değer yaratacağımı bilmeden bocaladığım bir dönemde sergilediğim bazı davranışlara dair. "Uygunsuz galiba..." diye düşünerek geri çektiğim dürtülerim sonrasında hayatımı derinden etkileyen ve muazzam bir tepkimeler silsilesi yaratan Youtube kanalıma dönüştü çünkü.

Her zaman göz önünde olmayı seviyordum, yalan söyleyemem. Daha ortaokulda 1960'lar Türkiye'sinde geçen bir komedi tiyatrosu yazmıştım, lisede oyunlar oynamıştım, şiir okuma yarışmalarına katılmıştım. Hatta Çanakkale Şehitleri haftasında okuduğum şiir ile İstanbul birinciliği kazanmıştım. Bir takım eğlenceli anılar... Sahnede olmayı seviyordum özetle. Fakat insanlar nadiren kağıda yazıp çizerek davranışlar sergiler, aslında bunu planlamayız. Doğal bir eğilimdir; ister mizaç, ister genetik, ister ruh, ister doğduktan sonraki çevresel etmenlerin şekillendirdiği kişilik deyin şu noktada kaynağın gerçekten önemi yok.

Sene 2014, güz. Sanat tarihi bölümünde ilk kez ders aldığım dönemdi. O zamanlar Youtube denilen bir aracı bilmiyordum. Daha doğrusu biliyordum fakat benim için müzik dinlenilen bir yerden daha fazlası değildi. Instagram’da influencer olmak denen bir terim yoktu. 

Derste öğrendiğim hoşuma giden bazı şeyleri instagram profilimde hikaye kaydederek anlatıyordum. Yanılmıyorsam 2000 takipçim falan vardı. Zaten çoğu iletişimim olan veya uzaktan da olsa bildiğim insanlardı. Elimde İncil, tablo yorumluyordum bu hikayelerde. Beni takip eden insanların çoğunun umrunda bile değildi büyük olasılıkla bu bilgi. Belki öylesine, belki sadece istediğim için, bilmiyorum, bir şeyler anlatmak hoşuma gidiyordu ve anlatıyordum. Kendimi bu konuda yargılamamıştım, nitekim bana doğal geldiğinden üzerine düşünülmesi gerekilen konular arasına girmiyordu. Bazı insanlar, insanların karşısında olmak ister, bazıları ise insanların arasında kendisini daha üretken hisseder. Biri diğerine üstün değil, hepsi bu. 

O dönem yakın, şimdilerde görüşmediğim fakat hakkında en ufak bile kötü bir hissimin olmadığı bir arkadaşım bu hikayeleri izlediğinde “Hiç üşenmemişsin açmış İncil okuyorsun, amma gösterişçisin!” diyip dalga geçmişti. Aynı bölümde okuyorduk, aynı dersleri o da almıştı, kalemi de sözü de pek güçlüydü fakat buna rağmen o, bu bilgileri kamera karşısında anlatmayı seçmemişti. Haliyle onun seçimlerinin insanların eylemlerini değerlendirme konusunda bir ölçü olduğuna inanıyordu. Bu açıdan kendisini medium ilan ederek beni ve diğer insanları bu terazide yargılamaktan çekinmiyordu.

Şimdi düşünüyorum da, aslında o arkadaşım ya da belki de bir başkası bu hikayeleri gördüğünde “Ya Dilara madem kamera karşısında anlatmak istiyorsun, bilgiyle görünür olmak istiyorsun, Youtube denen bir şey var, orada anlatsana bunları, kanal aç.” deseydi ne olurdu? 

Bu sorunun yanıtını asla bilemeyiz. Kaderini Sevmek: Amor Fati başlıklı yazımda evrendeki belirlenim ve tepkimeler zincirinden söz etmiştim. Bu diyalog ile kanalı açmam arasında geçen 4 sene hayatımın en kayıp, en kötü, en depresif yıllarıydı. Umarım son olur. Kesin bir şey vardı, kendime ve ne istediğime dair hiçbir fikrim yoktu. Tam da 22-27 yaş arasındaki insanlardan beklenileceği gibi. 

Sonrasında bu kronik mutsuzluktan çıkışım, kendi doğama uygun bir şekilde yaşamaya başlamamın yarattığı Genişleyen Halkalara yol açtı. Şimdilerde o sinir bozucu "Nasılsın?" sorusuna "Çok iyiyim, harika!" türevinden yanıtlar verdiğimde bazen ağzımdan çıkana şaşırıyorum. 

Görünürde o dönemden daha başarılı değilim (aynı anda iki farklı okulda iki farklı bölümde çift master yapıyordum), o zamanlardan daha güzel hissetmiyorum, daha varlıklı değilim çünkü henüz öğrenci olduğum için aile parası yiyordum, çalışmadığım için vaktimin çoğu bana ait idi, sosyal yaşantım çok daha iyiydi, aşıktım bir ilişkim vardı. Özetle mevcut koşullarım daha iyiye gittiği için daha mutlu değilim. 

Peki ne oldu arada? 

Daha önce hadsizce Buddha'nın ağaç altında oturarak meditasyon yoluyla aydınlanmasını eleştirme cüreti göstermiştim, belki hatırlarsın. Zihinsel bir meditasyonda değil de; yaşamın yaşanması yoluyla, bilinç kazanılabileceğini iddia etmiştim. O yüzden oturdum ve birden Evreka! diyerek yaşamı anladım demeye çalışmıyorum. Daha o yolun başındayım ama hayatımda kırılma yaratan şey kendime dair farkındalık kazanmam oldu. O yüzden burada bazı antik kavramlardan söz etmek istiyorum; Arete, Telos, Energeia. Erdem, amaç, potansiyel. Ve bu kavramların dolayımı ile doğana uygun yaşama meselesi.

Yaşamın nasıl yaşanması gerektiğine dair felsefe yapmaya başladığımızda referanslar genellikle Antik Yunan oluyor. Bir açıdan şaşırtıcı, 2500 sene öncesine geri giderek bugün sahip olduğumuz fenomenal gerçeklikten oldukça uzak insanların yanıtlarında medet arıyoruz. Yine de gerçekten ne kadar değişti sorularımız diye düşünmek gerekiyor. Antik Yunan filozoflarının soruları gerçeklik, anlam, özgürlük, arkadaşlık, değer, adalet gibi konulardı. Bu açıdan araçlarımızın değişmesi bakımından yanıtlarda kullandığımız örnekler değişse bile hala aynı kavramların peşinde düşünmüyor muyuz?

Bir insanın doğasına uygun yaşaması denildiğinde burada yeryüzünü aşan bir Dilara ruhu var ve ona göre hareket ediyorum demek istemiyorum. Doğa ve ruhu aynı anlamda kullanan insanlarla karşılaşmışlığım var. Sistematik felsefe eğitiminden öğrendiğim önemli şeylerden biri kavramların hangi anlamda kullanıldığının tanımlanmasının anlamlı bir diyalog ve çıkarım için elzem olduğu. Bu yüzden şimdilerde sıklıkla vakit geçirdiğim insanlarla bir tartışmaya başladığımızda hemen ruh, tin, tanrı, enerji gibi kelimeler kullandığında tanımlamaya çalışmasını, en azından bununla İçkin mi yoksa Aşkın mı bir şey kastettiğini anlamaya çalışıyorum. Yeryüzüne sadık bir insan olduğumdan genellikle benim seçimim şeyin doğası, insanın doğası, benim doğam gibi kullanımlar oluyor. Ne demişti Nietzsche, "Yeryüzüne sadık kalın dostlarım!" Ben de -evren, doğa, fizik, ne derseniz diyin- ona aşkın, ondan ayrı, müstakil bir mevcudiyetin olduğuna inanmıyorum. Bir ilişkisellik, bir bilinç, bir birlikte oluş, bir amaçtan söz edeceksek bile bu doğanın kendi içkinliği içerisinde potansiyel olarak var olmalı.

Kendi doğama uygun olarak yaşamak derken de var olan sabit bir Dilaralık özünü keşfettiğimden söz etmiyorum, potansiyel olarak mevcut olan ve edimselleştirilmeyi bekleyen yetilerin farkındalığını kastediyorum. 

Aristoteles, Nikomakhos'a Etik adlı kitabında bu minvalde ele almamız gereken bir kavramdan söz eder; Arete. 

"Mutluluk, ruhun erdeme (arete’ye) özgü eylemidir.diyor.

Arete kavramı Türkçe'de erdem olarak tercüme ediliyor. Arete denildiğinde neyin aretisi olduğunu düşünmek ve o özne ile ilişkisinde anlamaya çalışmak gerekiyor. Bu açıdan arete'nin tanımı bir atın arete'si ve bir insanın arete'si olarak farklılaşabiliyor. Aslına bakarsan bir çeşit yeterlilik, kabiliyet, var olma amacına uygun olarak sahip olduğun potansiyel olarak da anlaşılabilir. Ben bu yeteneğin tanrının üflediğini düşünmüyorum tabii. Yine tekrarlıyorum, genetik, çevresel, ruhani ne denirse densin (çünkü şu aşamada konu kökeni değil) kişinin kendi aretesine uygun yaşaması mutluluğun kaçınılmaz koşulu gibi gözüküyor. Ya da William Blake'in bir cümlede özetlediği gibi "Eyleme dönüşmeyen arzu ruh bozukluğuna yol açıyor."

Yukarıda bahsettiğim hikayelerde başlangıçtaki mutsuz durum ile sonrasında artık daha neşeli, mutlu hissetmeye başlamam arasında değişen en önemli şey  eylemlerimin arete'me uygun bir şekilde gerçekleşmeye başlaması oldu. Potansiyel olarak var olan şeyin edimselleşmesi dolayımıyla hayatta daha tatmin olmuş hissetmeye başladım. Antik Yunan felsefesinde farklı mutluluk tanımları olsa da ben yine bu yazıda Aristoteles ve Stoacı felsefe tanımına sadık kalarak mutluluğu bir çeşit haz olarak kullanmadığımı belirtmek isterim. Aristoteles mutluluğu ruhun amaca yönelik eylemi ve erdeme uygunluğu olarak tanımlamıştı. Buna isterseniz tatmin olmak, isterseniz eylemler sonucunda olandan hoşnut olmak diyin, mutluluk anlık dalgalanmalarla, eğlenceli partilerdeki kahkahalar değil; sürekli tekrarlanan eylemlerle kendimizde bir huy haline getirmeye çalıştığımız zihinsel bir hal. Yaşamdaki eylemlerin de amacı aslında. "Ben mutlu olmak için değil, hakikati anlamak için bu edimleri gerçekleştiriyor, mesela bilim yapıyorum." diyorsan bile aslında bilimsel çalışmalar da seni mutlu ettiği için onları yapmış oluyorsun, mutluluk dışında hiçbir şey kendisi için yapılmıyor Aristoteles'e göre. Bence de haklı görünüyor. 

O yüzden girişte anlattığım hikaye ne Youtube’a başlama hikayem, ne eski bir anı üzerinden kişileri yargılama. Aposto’daki bültenlerim kişisel yolculuğum tadında olduğu için anlattıklarım kimilerine o arkadaşıma olduğu gibi gösteriş geliyor; kimilerine ise ilham veriyor. Aynı gönderiye bambaşka yorumlar geldiğini görüyor ve kendimi kendi gözlerimden görmemin zorunlu olduğunu anlıyorum. Olabildiğince.

Canım sevgilim şair Rimbaud, "Ben bir başkasıdır." dediğinde "Kendimizi bir başkasıyla karşılaştığımızda o deneyimlerde görüyoruz. Bir ayna gibi..." diye düşünmüştüm. Şimdi kendimize karşı bakışlarımız ve kendilik algımızın da başkasının gözünden ne kadar manipülasyona uğrayabileceğini biliyorum. Bakışlarınızı üzerimden çekin diye bağırarak bu durumu sonlandıramayacağımıza göre kendimi kendi aynamda görmeye başlamalıyım diye düşünmüştüm.

Bu açıdan Nietzsche ile hem fikir olduğum şeylerden biri hakikatin değil; yalnızca yorumların olduğu. O yüzden kendini kendi aynanda görerek, arete'ni olabildiğinde farketmek ve bu farkındalıkla eyleme başlamak, bu aşamada ise insanların bakışlarının sadece onların hayata bakışlarını temsil eden yorumlar olduğunu anlamak ve bu bilgiyle yaşamak benim hayatıma mutluluk, özgürlük ve tatmin getirdi diyebilirim. 

Daha önce dediğim gibi, başlangıçlar ve bitişlerde iyi değilim. Burada kalması gereken bir düşünce akışı daha... Gelecek hafta görüşmek üzere. 

Meraklı kal! -Dilara







Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

DilozofDilozof

BÜLTEN SAYISI

Eyleme Dönüşmeyen Arzu

Kendi Varlık Tarzını Anlamak

18 Mar 2022

Narmanlı Sanat ile birlikte
Eyleme Dönüşmeyen Arzu

YAZARLAR

Dilozof

Düşünürlerle düşünüyorum...

İLGİLİ OKUMALAR