Fransa’nın devrimci ruhu uyandı: Liselilerin başkaldırısı ne anlatıyor?

Paris banliyösü Créteil’deki Saint-Exupéry Lisesi’nde 17 Eylül’de öğretmenlerin personel ve kaynak yetersizliğine karşı başlattığı greve öğrencilerin de katılmasıyla başlayan lise hareketi, kısa sürede ülkenin dört bir yanına yayıldı. 2 Ekim itibarıyla Fransa’daki yaklaşık 3.700 lisenin 1.207’sinde eylemler nedeniyle eğitimde aksama yaşandığı bildirildi. 6 Ekim Salı günü hareket yeni bir boyut kazandı; İçişleri Bakanlığı’na göre 266 bin, organizatörlere göre 450 bin kişinin katıldığı ülke çapındaki gösterilerde lise ve üniversite öğrencileri, öğretmenler, veliler ve sendikalar biraraya geldi.
Eğitim koşullarındaki somut kötüleşme, kamu eğitimindeki kaynak yetersizliği ve gençlerin geleceğe ilişkin belirsizlikleri hep birlikte hareketin ana kaynağını oluşturdu ve hareketin kendiliğinden doğması ve başlangıçta örgütlü bir desteğe dayanmaması da onu önceki öğrenci hareketlerinden ayıran bir özellik. Örgütlü sendikaları, taleplerini kurumsal bir çerçevede dile getirebilecekleri bir temsil yapıları bulunmayan lise öğrencilerinin kendilerini ifade edebilmek ve seslerini duyurmak için ilk başvurdukları yöntem, okullarının girişlerini kapatarak eğitim faaliyetlerini aksatmak oldu.
- Fransızcada blocus olarak ifade edilen bu eylem biçiminin arkasında anlık bir öfke yatmıyor. Özetle, toplumsal hareketlerin, sokak gösterilerinin ve çeşitli hak arama yöntemlerinin anavatanı olan Fransa için bile nev-i şahsına münhasır ve “yeni nesil” olarak nitelendirilebilecek bir hareketle karşı karşıyayız.
Lise öğrencilerinin dikkat çektikleri acil sorunları dört ana başlıkta toplamak mümkün: Kalabalık sınıflar, bozuk bilgisayarlar, bakımsız ve kirli tuvaletler, yetersiz havalandırma ve aşırı sıcak ya da soğuk sınıflarla ifade edilen fiziksel koşullardaki genel ve yaygın kötüleşme; öğretmen eksikliği nedeniyle bazı derslerin haftalarca hatta hiç yapılamaması gibi eğitim-öğretim faaliyetini doğrudan aksatan, eğitimde sürekliliğe ilişkin sorunlar; özellikle dezavantajlı banliyölerdeki öğrencilerin, daha iyi imkanlara sahip okullardaki akranlarıyla aynı koşullarda eğitim alamaması, dolayısıyla Cumhuriyetin eğitime eşit erişim hakkının fiilen gasp edilmesi ve fırsat eşitliğinin ortadan kalkması ve son olarak eksik eğitim nedeniyle bakalorya sınavlarına ve yükseköğretime geçişe hazırlanmakta zorlanılması nedeniyle gençlerin yaşadığı gelecek kaygısı.
Çeşitli yayın kuruluşlarının eylemlere katılan öğrencilerle yaptığı röportajlarda sıklıkla, okullarındaki bilgisayarların büyük bölümünün çalışmadığını, eğitim yılının başından beri matematikten İspanyolca'ya birçok dersin yapılmadığını ifade eden öğrenciler dikkat çekiyor. Yani lise öğrencileri artık bir fırsatını bulup ders kırma peşinde koşmuyorlar, tam aksine birileri derse girse de bir şeyler öğrensek diye sokaklara dökülüp anayasal eğitim haklarını talep ediyorlar.
Röportajlarda, kent çeperlerinde bulunan dezavantajlı okullardaki öğrencilerin söylemlerinde, toplumun ve eğitim sisteminin kenarına itildikleri yönünde güçlü ve süreklilik taşıyan bir dışlanmışlık duygusu öne çıkıyor. Bu duygu, özellikle öğrencilerinin ekonomik ve akademik açıdan daha kırılgan olduğu meslek liselerinde belirginleşiyor. Uzun ulaşım süreleri ve öğretmen açığına bağlı olarak günün verimli kullanılmasını engelleyen ders programları da öğrencilerin gündelik yaşamını düzenleme talepleri olarak protestoların kapsamı içinde yer alıyor. Ancak hareket yalnızca kaynak yetersizliği yaşayan okullarla sınırlı değil, ortalamanın üzerinde imkanlara sahip olan okulların öğrencileri de eylemlere aktif olarak katılıyor.
Eylemler her ne kadar fiziki ve işlevsel imkansızlıklar nedeniyle Paris banliyösünde, doğrudan mağduriyet yaşayan öğrencilerle başlasa da hareketin toplumsal tabanı, dayanışma ve eğitimde eşitlik talebi çerçevesinde farklı koşullardaki gençler arasında ortak bir zemin oluşturuyor.
Ayrıca, özellikle 1 Ekim’de iyice artan polis şiddetine tepkiler de harekete katılımı artırmış gibi görünüyor. Saint-Ouen-l'Aumône, Tours, Argenteuil ve Lens'taki müdahaleler sırasında yaralanan öğrencilere ilişkin haberlerden duydukları öfkeyi de dile getiren öğrenciler, bu haberlerin ardından sokağa çıktıklarını vurguluyorlar.
Öğrenciler sokakla buluştukça eğitim taleplerinin yanı sıra ulusal aidiyet, ayrımcılık ve aşırı sağ karşıtlığı gibi daha geniş siyasi meselelerin de ifade edildiği bir alan oluşturuyorlar. Örneğin, Fransız ve Filistin bayraklarının yan yana görüldüğü Paris yakınlarındaki Sevran’da göçmen kökenli ailelerin çocukları, Fransız bayrağına sarılarak katıldıkları eylemde daha bir gün önce kendilerine Fransız olmadıklarının söylendiğini ifade ederken, bu eylemlerin sadece eğitimdeki kötü koşulları protesto etmediğini, bu koşulların ortaya çıkmasında da etkili olduklarını düşündükleri ayrımcılık ve ırkçılık karşısında da bir itiraz teşkil ettiğini söylüyorlar.
Öte yandan son yirmi yıldır adı Akdeniz kıyısındaki güzelliklerinden ziyade sosyal krizlerle anılan ve eğitim alanında ciddi sosyal ayrışmalarla gündeme gelen Marsilya’da bulunan bir özel okulun öğrencileri de eylemde yerlerini alıyorlar. İlk kez bir öğrenci eylemine katıldıklarını ifade eden özel Saint-Joseph-de-la-Madeleine Lisesi öğrencileri, başka okullardan gelen öğrencilerin desteğiyle kendi liselerini de bloke etmeyi başardıklarını heyecanla anlatırken sınıflardaki öğrenci sayısının 40'ın altına indirilmesi, yaz aylarında iklim değişikliğine bağlı olarak Avrupa’yı kavuran aşırı sıcakların etkisiyle sınıflara klima kurulması gibi somut taleplerini sıralıyorlar.
- Temel konularda görece şanslı olanların ya da özel okul öğrencilerinin de harekete katılımı, taleplerin belirli kurumların sorunlarından ziyade genel bir eğitim sistemi eleştirisine dönüştüğünü gösteriyor.
Hareketin nedenleri başlı başına birçok sosyal sorunun bileşkesinde yer alırken hareketin genişleme biçimi ve karşısında hükümetin aldığı önlemlerin şekli de toplumsal hareketler sosyolojisi bakımından önemli tartışmaların kapısını araladı. Öncelikle Fransa’da ve genel olarak Avrupa’daki geçmiş gençlik hareketleri üniversitelerden başlamış ve kıvılcım büyük kent merkezlerinden çıkmıştı. Ne var ki tıpkı sosyolog Vincent Tiberj’in ifade ettiği gibi bu hareket bu tür protestolarda genellikle daha geri planda kalan, dar gelirli kesimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki liselerde başladı. Ardından toplumsal bileşimleri ve bulundukları bölgeler bakımından birbirinden oldukça farklı liselere hızla yayıldı.
Sosyal medyanın etkisiyle bugün gözlemlenen dayanışma biçimi, merkezî bir örgütlenmeden ziyade yatay ilişkiler üzerinden yayılıyor. Bu yönüyle de sendikaların güçlü biçimde örgütlendiği tarihsel öğrenci hareketlerinden ayrılıyor. Geçmişte sol siyasi partilere yakın öğrenci sendika ve örgütleri ülke genelinde sahip oldukları yaygın ağ sayesinde gösterileri organize ediyordu. Bugün ise en azından mevcut liselilerin hareketinde şu ana kadar siyasi örgütlerin ve üniversite gençlik örgütlenmelerinin etkisi çok daha sınırlı ve dışsal. Bir başka ifadeyle, örgütlü yapılar, sendikalar, siyasi partiler sadece desteğe geliyorlar, hareketi örgütlemiyorlar.
- Bu açıdan söz konusu hareket Nuit debout ve Sarı Yelekliler gibi toplumsal hareketlerle daha fazla ortaklık taşıyor. Yine Tiberj’in vurguladığı gibi bu gençler, yalnızca seçimlerde oy kullanmakla yetinmeyen; siyasete katılmak, seslerini duyurmak ve gerektiğinde siyasi kararları sorgulamak isteyen ve siyaset sosyolojisinde assertive citizens yani “sesini yükselten, talepte bulunan yurttaş” profiline uyuyorlar.
Hareketin toplumsal etkileri bağlamında bir başka ayırt edici özelliği de hükümetin hareketi kontrol altına alma biçiminde yatıyor. Hem Fransa’daki toplumsal hareketler tarihinin dinamikleri hem de sokak eylemlerinde devletin hayata geçirdiği mekanizmalar bir arada düşünüldüğünde Sébastian Lecornu yönetimindeki hükümetin aldığı önlemlerin yol açtığı polis şiddetinin eylemin kendisi kadar önemli bir sosyolojik olguya dönüştüğü anlaşılıyor. Toplumsal hareketler üzerine çalışan Florence Ihaddadene, Vincent Tiberj ve Sébastian Rochégibi siyaset bilimci ve sosyologların ortak kanaati İçişleri Bakanlığı’nın gösteriler karşısındaki tutumunun ve polisin kullandığı aşırı gücün modern toplumsal hareketler, özellikle de gençlik hareketleri tarihi bakımından benzeri görülmemiş bir durum yarattığı yönünde.
Öyle ki yaklaşık bir haftada 6.692 kişi gözaltına alındı, bunlardan 5.000’i hakkında adli soruşturma başlatıldı ve bu 5.000 kişinin 4.500’ü reşit olmayan bireylerden oluşuyor. Bu rakam Sarı Yelekliler hareketinin pik noktasında yapılan gözaltıların 1.950 kişi civarında olduğu düşünüldüğünde, liselilerin hareketini kontrol altına alırken hükümetin yeni bir strateji izlediği saptamasını güçlendiriyor.
Le Monde gazetesinden hareketi yakından takip eden Eléa Pommiers’nin analizine göre, güvenlik güçlerinin liseliler karşısında sergilediği tutum Cumhurbaşkanı Macron’un Sarı Yelekliler gösterileri sırasında somut adımlarla harekete geçirdiği “kalabalıkları kontrol altına alma doktrininin” devamında yer alan ve bunu bir üst seviyeye taşıyan bir uygulama. Pommiers bir gençlik eylemine ilk kez bu şekilde müdahale edildiğini ve ergen lise öğrencileri üzerinde ilk kez gaz bombaları gibi yaralayıcı, sakatlayıcı etkileri olan araçlar kullanıldığını vurguluyor.
Polisin uygulamalarını haklı göstermek için yetkililer sıklıkla şiddetin tek taraflı olmadığı Fransa’daki toplumsal eylemlerde casseurs olarak tanımlanan kamu malına zarar veren, ATM ve otomobilleri yakan grupların eylemlerin önemli bir parçası olduklarını ve polisin bunlara karşı sert uygulamalara giriştiğini savunuyor.
Bu sav bütünüyle yanlış değil zira özellikle Paris gibi büyük kentlerin polisin düzeni sağlamakta güçlük çektiği banliyölerinden gelen ve çoğu zaman suç kaydı olan, lise öğrencisi olmayan ve zaten çoktan reşit olmuş bireyler bu yakıp yıkma faaliyetleriyle eylemlere dahil oluyorlar. Bu tür eylemler hem şiddetin artmasına, polis müdahalesinin sertleşmesine hem de eylemlerin barışçı ve meşru zemininin zarar görmesine neden olabiliyor.
Ne var ki bu tür eylemler oldukça sınırlı ve çoğu zaman engellenebilir nitelikte. Gençler bu kişileri aralarına almıyor ve çoğu zaman onlarla karşılaşmaktan kaçınıyorlar. Öte yandan eylem biçimleriyle kolaylıkla tespit edilebilecek bu kişilerin sokaktaki varlıkları lise öğrencisi, reşit olmayan gençlerin gaz fişeklerinden gördükleri zararı ortadan kaldırmıyor. 9 Ekim’deki resmî verilere göre bir kısmı ciddi şekilde olmak üzere 215 lise öğrencisi yaralandı.
Yukarıda da belirtildiği gibi polis şiddeti gösterilere katılımı da güçlü şekilde tetikledi. Yine önceki gençlik hareketlerinden farklı olarak ve liselilerin büyük kısmının 15-16 yaşlarında reşit olmayan gençler olması nedeniyle aileler de kısa sürede gösterilerin bir parçası hâline geldi. Çocuklarının taleplerini haklı bulan veliler hem onlara destek olmak hem de olası şiddete karşı onları “yerinde korumak” amacıyla çocuklarıyla birlikte sokağa indiler.
Onları kısa sürede öğretmenler de takip etti. Hareket yaygınlaşınca sendikalar ve siyasi aktörler de liselilerin yanında yer almaya başladılar. Siyasi figürlerin harekete dahil olması bir yönüyle yine polis şiddetiyle ilişki olarak gelişti. Dokunulmazlığı olan ya da güvenlik güçlerinin de aşina olduğu popüler siyasetçiler gençleri olası yaralanmalardan korumak için insan zincirleri ve barikatları oluşturdular. Paris banliyölerinin sosyal açıdan en sorunlularından biri olan Saint Denis belediyesinin başkanı Bally Bagayoko söz konusu aktörler arasında kendini çoğu kez gençlerin önüne siper etmesiyle öne çıktı. Yine Sosyalist Parti’den ve özellikle 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olacak olan Jean Luc Mélenchon’un kendisi ve partisi Boyun Eğmeyen Fransa hareketinden de çok sayıda milletvekili de gençlerin yanında yer aldı. Öyle ki Mélenchon sağ partiler tarafından hareketi alevlendirmekle ve gençler üzerinden siyaset yapmakla suçlandı.
Sahip olduğu geniş zemine ve daha önceki gençlik hareketlerine nazaran daha kapsayıcı olmasına rağmen elbette bu harekete dahil olmayan öğrenciler ve aileleri de var. Bu gruplar birbirinden oldukça farklı gerekçelerle hareketin dışında kalıyorlar. Görece daha küçük bir grup hareketin sol tarafından benimsenmesi nedeniyle tamamen siyasi nedenlerle hareketi eleştiriyor, ortaya çıkan şiddetin çift taraflı olduğunu ve gençlerin de şiddet eylemleri sergilediklerini, kamu mallarına zarar verdiklerini ve polisle çatışmaya girdiklerini vurguluyorlar. Daha geniş bir grupsa çocuklarının eylemler sırasında zarar görebileceği endişesiyle harekete katılmamalarını ve eylemlerin bir an önce hükümetin alacağı önlemlerle sönümlenmesini istiyor. Eylemlere katılmayıp, eylemlerin gerekçelerini ve gençlerin taleplerini benimseyen bir diğer grubunsa diğerlerinden görece daha büyük olduğu tahmin ediliyor.
Liselilerin isyanı 2027’de cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanan Fransa için önemli bir dönemeç. Bu hareket büyük olasılıkla Kasım ayındaki ara tatille birlikte sönümlenecektir, öğrencilerin çok uzun süre okullarını kapalı tutmaya ne güçleri yeter ne de böyle bir durumu tercih ederler. Zaten amaçları derslere girmemek değil, mevcut derslerine öğretmen bulunması.
Millî Eğitim Bakanı Edouard Geffray, 8 Ekim’de yaptığı açıklamayla personel açısından sorunlu durumda olan 114’ü kritik ve 400’ü öncelikli olarak belirlenen toplam 514 okula 3.000 öğretmen atanacağını duyurdu. Açıkçası hükümet sağ siyasetin eylemler için kullandığı "şehir eşkıyalığı" söylemiyle o kadar zaman kaybetti ki Bakan'ın bu açıklamaları sokak tarafından pek ciddiye alınmadı. Öyle ki 13 Ekim için yeni bir eylem çağrısı yapıldı.
Ayrıca Macron iktidara geldiğinden beri Sarkozy’nin daha önce araladığı kapıdan hızla girdi ve kamu harcamalarında hep önce millî eğitimin payını küçülttü. Yükseköğretimle başlayan Macron’un “eğitim reformları” ortaöğretimde özellikle öğretmen sayısının sistematik bir şekilde azaltılmasıyla birlikte öğrencileri bugünlere getirdi.
Macron görev süresi biterken dış politikada güçlü bir iz bırakmaya çalışırken 2024’ten beri kendi evinde sayısız siyasi krizle yüzleşiyor. Aşırı sağın adayı Marine Le Pen’in şansının özellikle vurgulanmasına rağmen Fransa’nın yeni cumhurbaşkanının kim olacağını şimdiden kestirmek güç ama Fransa’daki bu toplumsal hareketi ciddiyetle değerlendirmek elzem. Zira dünya, mevcut düzeni içinde dengesini sürdüremiyor, uluslararası sistem kurallarını ve kurumlarını kaybediyor, ekonomik eşitsizlikler, hükümetlerin bu eşitsizlikler karşısındaki çözümsüzlükleri ve eylemsizlikleri bu önemli dönemeçte toplumsal hareketlerin dönüştürücü etkisine işaret ediyor.
Dünyada eskisi gibi ciddiye alınmasa da yaşlı kıtanın bu köklü ülkesinin Fransız Devrimi'nin, Paris Komünü'nün, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Résistence’ın, 68 Hareketinin ve daha nice toplumsal başkaldırı ve örgütlenmenin anavatanı olduğunu akılda tutarak bu yeni ve kendine özgü hareketliliği sosyolojik nedenleri ve diğer ülkelerdeki benzer sorunlar karşısındaki mevcut ya da olası toplumsal tepkilerle beraber düşünmek gerekir. Fransız gençlerinin bu isyanı Batı dünyasındaki dönüşümün yönüne önemli dair ipuçları barındırıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Merve Özdemirkıran Embel
Akademisyen. Uluslararası İlişkilerde, başta ekonomik aktörler olmak üzere, ulus-aşırı (transnasyonal) aktörlerin rolü, Türk Dış Politikası ve Fransa Siyaseti başlıca çalışma konuları arasındadır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


