Gençay Gürsoy: Bir Hayat, Üç Dönem

17 yaşında 1955’te Kars’tan İstanbul’a gelen Gençay Gürsoy’un hayatı bu tarihten günümüze Türkiye solunun tarihiyle örtüşüyor, ancak Oltu-Kars dönemi çocukluk anıları da en az sonraki yıllar kadar ilginç. Gürsoy ile İletişim’den çıkan Bir Hayat Üç Dönem, Anılar – Tanıklıklar kitabı üzerine konuştuk.
Gençay Gürsoy: Bir Hayat, Üç Dönem

SÖYLEŞİ: AHMET AKŞİT

Nörolog Prof. Dr. Gençay Gürsoy tıp çevrelerinde serebral anjiyografi’de kateter tekniğini Türkiye’ye getiren doktor olarak biliniyor. 1962’de üniversite öğrencisi iken TİP’e üye olan Gürsoy, sonraki yıllarda İnsan Hakları Derneği ve İnsan Hakları Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldı. 1980’lerin sonunda “Solda Birlik” tartışmalarına katıldı, Sosyalist Birlik Partisi’nin kuruluş çalışmalarında, Özgürlük ve Dayanışma Partisi ve Halkların Demokratik Partisi yönetimlerinde görev yaptı. 2002-2006 arasında İstanbul Tabip Odası, 2006- 2010 arasında Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanlığı’nı yürüten Gürsoy, Aziz Nesin’in başını çektiği Aydınlar Dilekçesi (1984) ve Barış İçin Akademisyenler (2016) davalarında yargılandı.

Ahmet Akşit: Gençay Abi, baban öğretmen Mustafa Gürsoy ile başlayalım istersen, çünkü o senin sonraki hayatın, seçimlerin üzerinde epeyce iz bırakmış sanırım. Öğretmen Mustafa Gürsoy’un Oltu’da sonra Kars’taki var oluşu, Şerif Mardin’in Cumhuriyet’in taşradaki temsilcisi öğretmen kendisinden beklenen misyonu yerine getiremedi değerlendirmesiyle uyum içinde diye düşünüyorum, katılır mısın? Kastım onun yeteneksizliği değil, tam tersine, ancak o koşullarda öğretmenlerin bulundukları yerlerde en bilgili insanlar olması durumunda bile bu modernleşme aşısının birçok bölgede tutma şansı azdı sanırım.

Gençay Gürsoy: Babamı bir rol modeli olarak benimsediğimi söyleyemem ama ondan izler taşıdığımdan kuşkum yok. Kitapta anlatmaya çalıştığım Oltu’daki çocukluk dönemi, Şerif Mardin’in ilgi alanına giren iki kültürün çatışma ortamıydı. Bir taraf ta Cumhuriyet’in ilk kuşak öğretmenlerinden biri olarak babamın temsil ettiği “modernist-pozitivist-Jakoben” kültür, öte tarafta kasabanın saygın imamı olarak, dedemin temsil ettiği “muhafazakâr” kültür. Oltu’nun Çarlık Rusyası’nın sınırları içinde kaldığı 1918’e kadar, dedemim dizinin dibinde, onun “rahle-i tedrisinden” geçip, on-on iki yaşında Kuran’ı hatmetmiş bir hafız olarak yetişen babam, dedemim rızasıyla, bin bir güçlükle gittiği Erzurum Muallim Mektebi’nde okuyor. Adaşı Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi’ne katılışına tanıklık ediyor, Kurtuluş Savaşı’nın fırtınalı yıllarını ve Cumhuriyet’in kuruluşu heyecanını yaşıyor ve keskin bir Kemalist devrimciye dönüşerek Oltu’ya öğretmen olarak atanıyor.

İlk yıllarda neler oluyor bilmiyorum. Cumhuriyet öğretmeni Mustafa Gürsoy, babası Parmaksız Yusuf Hoca’nın imamı olduğu camiye adım atmıyor. Öğretmen ve subay arkadaşlarıyla birlikte içki içiyor, kadınlı erkekli toplantılarda, Cumhuriyet baloların da eğleniliyor, dans ediliyor. Okullarda, şehir kulüplerinde, Halkevleri’nde “Batılı” hayat tarzını benimseyen, yer sofrasından masaya geçen, okuryazar insan sayısı hızla artıyor ama Şerif Mardin’in sosyoloji literatürüne kazandırdığı “muhafazakâr mahalle baskısı” asla yok olmuyor, etkinliği azalmıyor ve Kemalist Mustafa Hoca’nın adı ‘komünist’e çıkıyor. Başlangıçta sadece mahallenin dışladığı bu kimlik, bu yeni sıfatın eklenmesiyle, Cumhuriyet devleti tarafından da dışlanıyor.

Kasabalarda, kentlerde bu tür olaylar yaygınlaşırken, Köy Enstitüleri ile birlikte, kırsal alanda da benzer bir süreç yaşanıyor. Köyü dönüştürmek üzere yetiştirilip çıktığı köye gönderilen öğretmen, imamın, toprak ağasının, nasırlaşmış geleneksel tutucu hayat tarzının karşısında yalnız bırakılıyor. Böyle olmasaydı da devlet Jakoben devrimci kadrolarına sahip çıksaydı sonuç değişir miydi, bilmiyorum. Babama göre, Müslümanlık, yapısı gereği kendisi dışında düzenleyici başka bir toplumsal iradeye izin vermez. Bu yüzden Müslüman toplumlarda, din kurumunu vicdanın sınırları içine çekmediğin sürece hiçbir reform tutmaz. Çünkü Müslümanlık, uhreviyattan ziyade, dünyevi hayattaki insan ilişkilerini, cinsel yaşamdan, taharetine, yiyip içtiklerine kadar, insanların her davranışını, ticaretten, savaşa kadar, toplumsal hayatın her alanını belirleyen ve düzenleyen bir kurum olarak, hukuktan eğitime, insan haklarına kadar, laik ve demokratik kurumlarla rekabet halindedir.

Reformcu, aydınlanmacı Cumhuriyet kuşaklarının paylaştığı bu görüşler bana yabancı değil. Bu kültürel çatışma içinde tanık olduklarıma dayanarak, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, uğradıkları mağduriyeti parti siyasetine ustaca tahvil etmeyi başararak iktidara yerleşen “siyasi İslam”ın, liberallere ve belli oranda sosyalist sola kabul ettirdikleri bu mağduriyeti görmüyor değilim. Ama muhafazakâr kesim içindeki, Müslüman mahallesinde, kendi ailemde tanık olduklarıma benzer orta şiddetteki mağduriyetlerin, saçının teli göründü diye hayatı karartılan kadınların, sekiz-on yaşında evlendirilen çocukların, mahalle içinde, aile içinde tecavüze uğrayıp “kol kırılır yen içinde kalır” misali, münasip şekilde temizlenen namusların hesabını o zamanlar soran olmadı.

Böylece Cumhuriyet’in yüzüncü yılına doğru giderken, dini siyasete, ticarete, ihaleye alet etmenin envai türlüsünü göz göre göre uygulayarak saltanatlarını sürdürenlerin, Yargıtay binasının açılış töreninde, muhalefeti de ketenpereye getirip, peşlerine takarak, yağmur duasına çıkar gibi, heyet halinde “adalet duası”na çıkmasının bile artık pek yadırganmadığını gördükçe, babamın kuşağının hüznünü ve öfkesini paylaşıyorum.

Ahmet Akşit: II. Dünya Savaşı sırasında baban Oltu’da Sovyetler Birliği’ni destekleyen bir öğretmen. O tarihte ve koşullarda oldukça cüretkâr bir duruş. Bunu Nazi karşıtlığıyla mı açıklamak gerekir?

Gençay Gürsoy: Babam bilinçli bir faşizm karşıtı mıydı, bilmiyorum ama saldırgan bir ülke olarak Almanya’ya karşıydı. Aile toplantılarında eş dost arasında her fırsatta bunu belli eder, topraklarını savunan Sovyetler Birliği’nden sempatiyle söz ederdi. Daha resmi ortamlarda bu konuda tarafını belli etmezdi. Sosyalizm, komünizm, faşizm konusunda derinlemesine olmasa da temel bilgilere sahip olduğunu ama bana ve kardeşlerime bu yönde asla telkinde bulunmadığını hatırlıyorum.

Ahmet Akşit: 1955’te mimarlık okumak için İstanbul’a gelmişsin ama gerilemiş olan zatülcenp tekrar nüksedince Kars’a dönmek zorunda kalıyorsun. Taksim Verem Savaş, Güzel Sanatlar Mimarlık Bölümü’ne kayıt olman için gerekli belgeyi vermiyor. Belki de bu kurum hayatını kurtarmış. 17 yaşındaki bir delikanlının bir başına İstanbul’a gelip, ilk geceyi Karaköy’de Kars Oteli’nde geçirip ertesi gün üniversiteye başlamak üzere koca şehrin sokaklarına dalması bir sürü risk içeriyor gerçekten, insan yitip gidebilir. Ancak bütün aksaklıklara rağmen, kısıtlı olanaklarla eğitim almaya çalışanlar için sistem o yıllarda eldeki imkânları daha dengeli kullanıyor muydu?

Gençay Gürsoy: “Sistem” diye ifade ettiğin devletin, 17 yaşında bir başına İstanbul’a okumaya gelmiş bir gencin elinden tutmasını beklemek, geçmişte de bugün de gerçekçi değil. Böyle bir devletimiz hiç olmadı. O dönemde bu tür sosyal kolaylıklar sadece sosyalist ülkelerde vardı. Dar gelirli ailelerin çocukları için yeterli kapasiteye sahip öğrenci yurdu o zaman da yoktu bugün de yok. Bugün o tür hizmetlerden yararlanabilmek için ya imam hatip okullarından mezun olmak, ya da tarikat yurtlarının kapılarını çalmak lazım.

Ahmet Akşit: Sonraki yıllarda 1951 Tevkifatı’nda hapse giren ve 1958’de mahkûmiyetleri sona eren TKP’lilerle tanışıyorsun. Sizin kuşak öğrencileri o sıralar Menderes Hükümeti’ne karşı eylemler yapıyor. Esasen TKP’lilerin de birçoğu eski Yüksek Tahsil Öğrenci Derneği üyeleri. Aralarında 10-15 yaş olan bu iki öğrenci kuşağının ilişkisi nasıl gelişti? Zihniyet dünyaları, seçimleri ne kadar farklıydı?

Gençay Gürsoy: Ben daha Kars’ta lise öğrencisi iken, babam üzerinden 1951 Tevkifatı nedeniyle hapis yatıp çıkanları izlerdim. 50’lerin sonu, 60’ların başı gibi bir tarihte Şaban Ormanlar’la, Köy Enstitüsü kurucularından Şerif Tekben’lerin (Şerif Amca, Binnaz Teyze) evinde tanışmıştım. Şaban Abi, Tekben’lerin kızı İktisat Fakültesi öğrencisi Günnur’un eşiydi. Arkasından, senin annen, baban (Nuran Abla, Şevki Abi), İlhan Berktay ve diğerleriyle tanıştım. Çoğu öğrenciyken tutuklanmış eğitimleri yarım kalmıştı. Aftan sonra bazıları okullarını bitirmiş, bazıları buna fırsat bulamamış, başka alanlara yönelmişti. Bugün çoğu hayatta olmayan bu insanlar, genç yaşta ağır bedeller ödemiş olmalarına karşın, bu toplumu dönüştürme çabasından hiç geri durmadılar. Yeri geldiğinde kendilerinin bağlı olduğu siyasi örgütü eleştirdiler. TKP’nin körü körüne Moskova’ya bağlı kanadından uzak durdular. 1960 sonrası kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP) için, dışarıdan özveriyle çalıştılar. 1965 seçimlerinde 15 milletvekili meclise adım atan TİP’in, kapatılma endişesiy le eskileri dışlayan tavrından dolayı çok incindiler.

Ahmet Akşit: Geriye dönüp baktığında 1960’lardaki TİP üyeliği sanırım senin en çok benimsediğin siyasi aidiyet. Ancak sen de Parti’den atılıyorsun ve sonra geri alınıyorsun. Atılma ve sonra geri alma gerekçeleri nelerdi? TİP’in önemli bir başarı yakaladıktan sonra gerileyip dağılması, yapılan hatalar ve 12 Mart yenilgisi. Bugünden bakarsan farklılıklara rağmen dağılmadan devam etmek mümkün müydü?

Gençay Gürsoy: Evet, sol siyaset alanında bütün bu yaşananlardan sonra, dönemin koşullarını dikkate aldığımda, TİP’in, doğruya en yakın stratejiyi izlemeye çalıştığını düşünüyorum. Mehmet Ali Aybar’ın “kendi koşullarımıza uygun, bağımsız ve güler yüzlü bir sosyalizm” şiarını doğru buluyorum. Parti’nin oldukça erken bir dönemde Kürt sorununa dikkat çekmesini önemsiyorum. Kapatılma korkusu ve eski hesapların etkisiyle “Eski Tüfekler”e karşı dışlayıcı tavırları, onlara yakın duranları bile partiden uzaklaştırmaya kalkmaları yanlıştı kuşkusuz. Nitekim bu meşruiyet çabası bir işe de yaramadı ve parti kapatıldı. Çekoslavakya’nın işgali sonrası Aybar’a karşı, eski arkadaşları Behice Boran’ın, Nihat Sargın’ın, Sadun (Aren) Hoca’nın başını çektiği parti içi muhalefeti, o gün de yadırgamıştım, bugün de doğru bulmuyorum. Neyse, bu konu söyleşinin sınırlarına sığmaz.

Mustafa Gürsoy, Erzurum Muallim Mektebi. İzci kıyafetiyle, 1925 (?)


Ahmet Akşit: Sizden sonra 68 öğrenci hareketleri var. Bu iki kuşak arasında deneyim aktarımı söz konusu mu? O zamanlar farklı kuşaktan insanların birbirlerini dinleyecek sabırları var mıydı?

Gençay Gürsoy: Ben 68 öğrenci hareketlerini Türkiye’den çok Avrupa’da yaşadım. 1967’de yurt dışına çıktım 69 sonunda döndüm. Bu süre içinde bağlama limanım Oslo idi ama 68 Avrupası’nın bütün başkentlerindeki hareketleri az çok izledim. Tabii uzak tan da olsa, kulaklarım, gözlerim, aklım Türkiye’deydi, Kitapta anlatmaya çalıştığım gibi Türkiye’de de, Avrupa’da da, önceki kuşakların 68 gençlerine deneyimlerini yeterince aktarabildiklerini sanmıyorum. Bırakalım Türkiye’deki eski devrimci kuşakları, o dönemlerin en önde gelen filozoflarından Sartre bile, deneyim aktarmaktan çok, gençlerin eline tutuşturdukları bildirileri dağıtıyor, bilerek isteyerek onlara kendini kullandırıyordu.

Türkiye’de eski kuşakların aktarabileceği tecrübe, birkaç yıllık illegal siyasi faaliyet, sorguda, işkencede açık vermemekten ibaretti. 68 Kuşağı’na en yakın duran Mihri Belli’nin bunlara ilaveten Yunan İç Savaşı’nda dağlarda geçirdiği yıllardan gelen deneyimlerini gençlere ne kadar aktarabildiğini anlamak için, ödenen ağır bedellere bakmak ve daha işin başında kaybettiğimiz yüzlerce değerli genci anımsamak yeter.

Sonuçta bugün geriye dönüp baktığımda, 68 Hareketi’nin Avrupa’nın kültür, sanat, edebiyat, felsefe alanlarında derin ve kalıcı izler bıraktığını, ama özellikle Kızıl Tugaylar ve Andre as Baader ile Ulrike Meinhof’un başını çektiği RAF’ın eylemlerinin reel siyaset alanında belirgin bir sağa savrulmaya yol açtığını görüyorum.

Türkiye’de 68 Hareketi’nin, ağıtlara, öykülere, romanlara yansıyan ve sonraki birkaç kuşağı peşinden sürükleyen menkıbelerine dair nesnel ve kapsamlı bir değerlendirme bugüne kadar yapılamadı. Açıkçası, ben de anı kitabımda, 68 Kuşağı’ndan, bugün hayatta olan dostlarımın, arkadaşlarımın kabuk bağlamış yaralarını yeniden kanatmayı göze alacak kadar açık sözlü olamadım. Yine de, onları ve kendimi biraz örselemek pahasına, bazı görüşlerimi dile getirmeye çalıştım. Beni bağışlamalarını dilerim.

Gençay Gürsoy, Günnur Tekben Ormanlar, Şaban Ormanlar. ÖDP’li yıllar


Ahmet Akşit: 1970’li yıllarda ve daha sonraları öğrenci dernekleri ya da benzeri kuruluşlar genellikle bağlı bulundukları çevrenin gençlik kolu gibi çalışırdı. Faaliyet alanlarının yüksek bir takım siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılması normal kabul edilirdi. Ancak ÜNAS, TÜMAS, TÜMAD, TTB gibi farklı pozisyonlarda içinde bulunduğun kuruluşlarda farklı çizgilerden insanlara ve şiddetli tartışmalara rağmen beraber iş yapmayı engelleyecek bir havanın ortamı belirlemediğini yazmışsın. BİLSAK, Tarih Vakfı gibi kuruluşlar bu ortam olmasaydı canlılık kazanamazdı diye düşünüyorum. Ne dersin?

Gençay Gürsoy: ÜNAS, TÜMAS, TTB gibi örgütlerdeki çoğulcu anlayış, biraz bu örgütlerin heterojen yapılarından kaynaklanıyordu. Yönetim kadroları içinde dönemin bütün sol siyasetlerinden arkadaşlar yer alır ve kimi zaman bir ortak metin hazırlamak için sabahlara kadar süren tartışmalar yapardık. ÜNAS’tan itibaren, ortak iradi çabalarımız ve uzayıp giden tartışmalara karşı gösterdiğimiz tahammül sayesinde kopmalara yol açmadan ortak iş yapma geleneği yerleşmişti. Bu geleneğin yerleşmesini kaçınılmaz kılan başka bir unsur, gittikçe demokrasiden uzaklaşan iktidarlar döneminde solun kendi içindeki ideolojik farklılıklarının önemini kaybetmesiydi. Bu son dönemde sahte sol bir kesimin iktidar tetikçiliğine iltihak etmesiyle bu süreç tamamlanmış oldu.

Ahmet Akşit: Cumhuriyet Mitingleri devam ederken sen TTB başkanısın ve Tabip Odası Merkez Konseyi mitinglere katılmama kararı alıyor. Sonraki günlerde iki kişi ziyaretine geliyor ve TTB’yi mitinglere davet ediyorlar. Bu süreci TTB ve senin bulunduğun yer açısından biraz açar mısın?

Gençay Gürsoy: O dönemde Cumhuriyet Mitingleri’ne TTB’nin bir meslek örgütü olarak katılmama kararını almamızda benim belirleyici bir rolüm olmuştu. TTB uzun yıllardan beri demokratik toplumsal muhalefetin itici gücü işlevini benim başkanlık yaptığım dönemde daha da kararlılıkla sürdürdü. Ancak kitapta sözünü ettiğim öneri sadece mitinglere katılmadan ibaret olmayan, niteliği konusunda berraklık bulunmayan, içlerinde orduyu göreve çağıran darbeci anlayışların yer aldığına dair duyumların geldiği bir yapının sorumluluğunu yüklenmemiz isteniyordu. O adımı atsaydık, sonrasında “Fetöcüler”in tezgahladığı kumpas davalarında bütün yöneticileriyle TTB boy hedefi olabilirdi.

Ahmet Akşit: Murat Belge’nin T24’te (30.08.2021) “Gençay Gürsoy’un Anıları” başlıklı yazısında Denizlerin 4 Amerikan askerinin kaçırılması konusunda yaptığı düzelti de düzeltiye ihtiyaç duyuyor sanırım.

Gençay Gürsoy: Evet, Murat’ın T24’te sözünü ettiği yanlış aslında doğruydu. Denizler üçü beyaz biri siyahi olmak üzere dört ABD askerini rehin almışlardı. Murat Belge’nin örgütle (THKP-C) ilgili çalışmaları konusunda yazdıklarıma gelince; onların hepsi daha önce kayda geçmiş bilgilerdi ama kuşkusuz bu onların doğru olduklarını kanıtlamaz. Dolayısıyla Murat’ın söylediklerine itibar edip ikinci baskıda düzelteceğiz.

Ahmet Akşit: Aydınlar Dilekçesi ve Akademisyenler Bildirisi’ne girmiyorum zira bunları ikincisinin davası henüz devam ederken konuşmuştuk. (bkz. Toplumsal Tarih 266). Ancak senin sözcülüğünü yaptığın ve Barış Girişimi olarak bilinen hükümete ve PKK’ye seslenen ve 15 Haziran 2005’te basına duyurulan 150 imzalı önemli bir inisiyatif daha var. Bu girişimin de önemli sonuçları oldu, değil mi?

Gençay Gürsoy: Barış Girişimi AKP iktidarının ilk yılından itibaren, bir sivil toplum hareketi olarak, benzer inisiyatiflerle birlikte faaliyetler içindeydi. ABD’nin Irak’a yönelik askeri müdahalesine Türkiye’yi fiilen katma çabalarının sürdüğü günlerde, ünlü 1 Mart Tezkeresi’nin meclisten geçmesini engellemek için “Irak’ta Savaşa Hayır” kampanyasını başlatmıştık. Bütün siyasi parti yöneticileri ve meclis başkanı ile tek tek görüşmüştük. Başbakan Erdoğan’a rağmen, az bir oy farkıyla da olsa, tezkerenin meclisten geçmesi engellenmişti.

2005’te, ben İstanbul Tabip Odası başkanıyken, barış girişimi olarak, diğer savaş karşıtı sivil toplum örgütleriyle birlikte, bu kez “Kürt Sorunu”nun çözümü konusunda bir adım atılması için PKK ve Hükümet’e çağrıda bulunan 150 imzalı bir bildiriyi kamuoyuna ve taraflara sunmuştuk:

“Biz aşağıda imzası olanlar,

Son günlerde yoğunlaşan çatışma ortamından derin kaygı duyuyoruz. Sadece geçen ay 50’ye yakın insanımızı kaybettik. 15 yıl süren ve 30 bini aşkın insanımızın yaşamının kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunluklu çatışma’ veya ‘kirli savaş’ olarak adlandırılan dönemin acıları milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK’nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.” (Bir Hayat Üç Dönem, İletişim Yayınları Temmuz 2021, s. 430)

Birkaç gün sonra aynı paralelde bir bildiri 264 Kürt aydını tarafından imzalanarak basına açıklandı. Yol haritası üzerinde aylar süren tartışmalardan sonra, o dönemde AKP ile diyalog içinde olan bazı gazeteci ve akademisyen arkadaşların da katkısıyla doğrudan Başbakan Erdoğan’la görüşmek üzere girişimde bulunduk. Hemen randevu verildi.10 Ağustos 2005 günü Başbakanlık’ta yapacağımız toplantıya katılacak görüşme heyeti olarak Nuray Mert, Osman Kavala, Tayfun Mater, Hakan Tahmaz ve benim isimlerimizin bildirilmesine ve sözcülük görevini benim yerine getirmeme karar verildi. İsim listesini bildirmemiz üzerine, Başbakanlık’tan gelen yanıtta, görüşmenin daha geniş bir heyete göre planlandığı ileri sürülerek, 150 imzacı arasında bizim saptadığımız 5 kişi yanında, Ahmet Hakan, Ali Bayramoğlu, Adalet Ağaoğlu, Yılmaz Ensaroğlu, Oral Çalışlar, Yücel Sayman ve Mustafa Karaalioğlu’nun isimlerinin de heyete eklenmesi istendi.

Ankara’daki Başbakanlık’ın önünde çok geniş bir medya topluluğuyla karşılaşınca hepimiz biraz şaşırmış ve iktidarın toplantıyı en az bizim kadar önemsediğine kanaat getirmiştik. Toplantı salonundaki uzun masanın başında Başbakan R.T. Erdoğan olmak üzere, bir tarafında bizler, bir tarafında da Abdullah Gül, Beşir Atalay, Mehdi Eker, Mehmet Elkatmış, Ömer Dinçer, Hüseyin Beşli, İlhan Arslan ve Egemen Bağış’tan oluşan hükümet heyeti yer alıyordu. Bana sözcü olarak Başbakan’ın hemen sağ yanındaki koltuk ayrılmıştı. Sağımda sırasıyla, bir süre önce aramızdan ayrılan Adalet Ağaoğlu, yanında Ali Bayramoğlu, Ahmet Hakan, Osman Kavala, Nuray Mert ve diğer arkadaşlar sıralanmıştı.

Ayrıntıları hatırlamıyorum ama Başbakan’ın ‘birlik, beraberlik’ temalı ‘hoş geldiniz’ konuşmasından sonra, önce kısa metnimizi okumuş, arkasından, diplomatik devlet diline mümkün olduğu kadar başvurmadan, uzun yıllardan beri devam eden çatışmaların acı bilançosunu, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri izlenen siyasetin bu meseleyi çözmekte yetersiz kaldığını, gelmiş geçmiş hiçbir iktidarın demokratik ve barışçıl bir çözüm yoluna başvurma cesaretini gösteremediğini, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların PKK’yi güçlendirdiğini anlatmıştım. Sözlerimi bitirirken, iki gün sonra Diyarbakır’a yapacağı ziyarette bu konuda cesaret ve umut verici ifadelerle Kürt halkına seslenmesinin önemine değindim.

Benim konuşmamdan sonra Erdoğan’ın söyledikleri içinde, o sırada bana en anlamlı geleni, “Kürt realitesini kabul ediyoruz.”, “Biz bu meseleyi biliyoruz ve sahipleniyoruz.”, “Kürt sorunu benim de sorunumdur.”, “Bu sorunu demokrasiden ödün vermeden çözebiliriz.” mealinde, bir tür taahhüt ifade eden sözleriydi.

Beklediğimizden hayli uzun süren toplantının bitiminde, aşağıda bekleyen basına izlenimlerimizi olabildiği kadar sansürsüz anlatmış, ertesi günü de yerli ve yabancı basında, toplantı ve Erdoğan’ın taahhütleri manşetlerde geniş şekilde yer almıştı.

Mehmet Ali Aybar

TİP’in ilk kongresi. Önde Mehmet Ali Aybar, ikinci sırada Behice Boran


Bundan iki gün sonra 12 Ağustos günü TOKİ evlerinin teslim töreni için Diyarbakır’a giden Erdoğan, beklediği kalabalığı görmeyince, ciddi bir düş kırıklığına uğramış ve toplantıdaki vaatlerini iskontolu bir şekilde dile getirmiş, araya toplantıda hiç kullanmadığı “tek devlet, tek millet, tek bayrak” söylemiyle, halkı “PKK terörü”ne karşı mücadeleye çağırmıştı. Bu öfkeli çıkışlara karşın, basın 10 Ağustos toplantısının ürünü olarak Diyarbakır’da verilen mesajlara da geniş şekilde yer vermişti.

Hal böyle iken, o zamandan beri, bu konuda yazıp çizenler, bu işin hiçbir evveliyatı yokmuş gibi, günün birinde Erdoğan’ın Diyarbakır’a gidip, “Kürt sorunu”nun varlığını kabul ettiğini söyleyerek çözüm sürecine doğru ilk adımı attığını ileri sürüyor. Bu yaklaşımın son örneği olarak Hasan Cemal, T24’te Cengiz Çandar’ın bir yıl önce İngilizce olarak yayımlanan Turkey’s Mission Impossible (Türkiye’nin İmkânsız Misyonu) başlıklı kitabı vesilesiyle, 6 Eylül 2021 tarihli yazıda söyle diyordu:

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başbakanı

ilk kez Kürt sorunu der. Yine ilk kez bu konuda “devletin hataları”ndan da söz eder.

Bir adım daha ileri gider, “Kürt sorunu hepimizin sorunudur”

diye ekler.

Siyaset meydanı

bir anda allak bullak olur.

Hasan Cemal’e bu ziyaretin arka planını özetleyen bir not gönderdim. Hasan bu notu “Bırakalım buna tarihçiler karar versin.” diye yanıtladı. Tarihçi olmasam da, bu yanıta yanıt verme fırsatı verdiğin için sana ve Toplumsal Tarih’e teşekkür ederim.

14 Mart Tıp Bayramı. “AKP sağlığa zararlıdır”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Toplumsal TarihToplumsal Tarih

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Bir Devrin Hatırası

Gençay Gürsoy ile söyleşi, Boğaziçi'nin tarihinden bir mekân ve Türkiye sinagogları

31 Mar 2023

Bir Devrin Hatırası

YAZARLAR

Toplumsal Tarih

Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.

İLGİLİ OKUMALAR