Georges Perec ile Söyleşi

Modernin Mutluluğu
Georges Perec ile Söyleşi

Yazı: Jean Duvignaud

Perec 1981 yılında, Jean Duvignaud’yu şu satırlarla yâd edecektir: “Yazar olmaya bir günde karar verdim, aldığım felsefe dersinin sona erdiği gün. Bu derse Paris yakınlarında bir ortaokulda katılıyordum ve felsefe öğretmenim Jean Duvignaud isminde bir sosyologdu. Duvignaud aynı zamanda bir romancı, ayrıca bir tiyatro sosyoloğu, öte yandan Arguments dergisinin kurucularından biri ve tüm bunların yanı sıra beni yazma zevkiyle tanıştıran ama daha önemlisi bana bunun imkânsız bir şey olmadığını gösteren kişiydi. Madem yazmak istiyordum, buna hakkım vardı. Müsaade kavramı yazmak açısından çok önemli bir şeydir. Belirli bir andan itibaren konuşmamaya, artık yalnızca kâğıt üzerinde konuşmaya, kâğıtla konuşmaya ve kâğıttan okurla konuşmasını beklemeye kim, neyin adına karar verir? Ve yazmaya başladım... Felsefe dersini aldığım o yıl, 1954 yılında, 1953-1954...”

Yazarın hayatında sahip olduğu bu önemli rolün yanı sıra, Perec’in 1955 yılından itibaren Paris’in edebiyat çevrelerine girmesine ön ayak olan ve onu Les Lettres nouvelles dergisinin yayın yönetmeni Maurice Nadeau’yla, Edgar Morin’le ve Roland Barthes’la tanıştıran yine Jean Duvignaud’dur.


Kitabınız Şeyler’in bir tür Duygusal Eğitim olduğunu söylediniz. Buna katılmıyorum: Kitabınız bir durum tahlilinden çok daha fazlasını barındırıyor.

İnsanların akıllarına Duygusal Eğitim’i getirdi kitabım –benim aklıma da getirdi açıkçası– çünkü aslına bakarsanız Flaubert’i model aldım. Kitabımın bir tür “oluşum romanı” olduğu söylenebilir...

Bir oluşum ya da patlama kitabı diyelim. Ama eskimiş anlamıyla bir “oluşum” romanı değil burada söz konusu olan, yani roman kişisinin, romanın sonunda farklı birine dönüşümüne tanık olduğumuz türden bir “oluşum romanı” değil.

Kesinlikle. Bu anlamda bir “oluş”a kitabımda yer vermedim. İşin doğrusu, kendime sorduğum bir sorudan yola çıktım: Bugün nasıl bir toplumda yaşıyoruz? Zira içinde yaşadığımız bu toplumu çok da iyi tanımıyoruz. Hangi toplum bu? “Kapitalist toplum” mu? Bugüne kadar “kapitalist toplum” olarak nitelediğimiz yapıdan tamamen farklı bir toplumda yaşadığımız ortada. “Eğlence toplumu” mu? “Bolluk medeniyeti” mi? “Aşırı üretim medeniyeti” mi? “Tüketim medeniyeti” mi? Sonuçta ne olduğunu bilmiyoruz. Amerikan ve Fransız sosyolojisi bu üretim dünyasındaki yalnız insanın sorunlarına odaklandı... Fakat bu durum bir edebi tema olarak henüz ele alınmadı. Bu toplumun içinde yaşayan, piyasanın baskısına maruz kalan kişileri anlatan bir roman, bir hikâye henüz yazılmadı. Benim kitabım, işte bu.

Fakat bu kitapta belirsizlik her şeyin önüne geçiyor, kitabın bir parçası haline geliyor ve buradan ahlaki bir yargı çıkarmamızı imkânsız hale getiriyor. “Bu iyi” ya da “bu iyi değil” diyemiyoruz. Yazıya geçirdiğim “şeyler” nesnel olarak güzel, bir tür iktidara sahip, zengin şeyler, en azından potansiyel olarak zengin şeyler. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Günümüzde tüketim toplumunun içinde mümkün olan bir tür mutluluk var: bir restorandan edinilen mutluluk, salona boydan boya halı döşetmekten, bir Chesterfield almaktan... Bunlar somut şeyler, hayal ürünü değil...

Sıkıntımız ise şu: Koltuğumuzda güzelce oturmuşken sanki birileri sürekli altımızdan bu koltuğu çekmeye çalışıyor. Dokunmaya hakkımız var, hayran olmaya hakkımız var ama almaya hakkımız yok. Önümüze arzu edilecek yığınla şey koyuluyor ama neticede hiçbir şeye sahip olamıyoruz ve sahip olma arzusunun pençesine düştüğümüzü hissetmekten başka bir şey yapamıyoruz.

Aslına bakılırsa felsefecilerin “yabancılaşma” adını verdiği şeyi farklı bir biçimde tanımlıyorsunuz?

Bu sözcüğü o kadar çok kullandık ki, kendi adıma, ne anlama geldiğini artık bilmiyorum. Yazarken yapmış olduğum şeyin dünyanın bizimle nasıl konuştuğunu anlamak adına bir tür eleştirel tanımlama olduğunu düşünüyorum, böyle diyelim kısaca.

Kitabınız bir “realizm” öneriyor ama bu realizm “bakış okulu”na mensup yazarların realizminden oldukça farklı. Kendinizi algının merkezinde konumlandırmıyorsunuz, şeylerin arasına karışıyorsunuz.

Yeni Roman ile benim yapmaya çalıştığım şey arasında çok basit bir fark var. Robbe-Grillet (Roland Barthes’ın söylediği üzere) “düzanlamlı” [denoté] dilin safında yer alıyor, bense şeylerin etrafını saran dilin safında, onların altında gizlenenlerin, onları besleyenlerin, onlara zerk ettiklerimizin... Bu kitabı yazarken göz gözü görmeyen, bulanık bir mekânda, bir bataklığın içinde debelenip durduğumu hissettim, baskın gelen his hep buydu. Beni örneğin kişileri tamamen ortadan kaldırmak ve bir tür envanter çıkarmak zorunda bırakan da bu oldu. Kendi zamanımın toplumunu yazmayı tasarladım, en azından bunu denedim. Bunun için de önce ortamı tasvir etmem, çerçeveyi belirlemem gerekiyordu. Aslında bunu, kişilerin de kendilerini göstereceği başka bir kitabın önsözü olarak da tasarladım.

Yeni bir nesli temsil ediyorsunuz ve şu anda “yaşlı” bir dünyada yaşıyorsunuz. Şimdi ne yapacaksınız? Neyi gündeminize alacaksınız?

Şeylerin büyüsünü, cazibesini, uyguladıkları baskıyı yazıya geçirdiğim bu kitabı bitirdikten sonra, sanırım bir tür refleksle, özel hayatımda biraz eskilere doğru döndüm. Şu sıralar hayatımın başka bir dönemine, her şeye karşı tamamen kayıtsız olduğum bir döneme ait bir kitap yazıyorum. Büyülenme yerini şeylerin “reddine” bırakıyor bu defa, dünyanın reddine. İlk kitaba Şeyler adını vermiştim, buna paralel olarak, bu yeni kitaba “Başkaları” adını verebilirim.1 Fakat burada bir iletişim imkânsızlığından bahsetmiyorum, metafiziğe yaklaşmıyorum. Bu gerçekten, günün birinde, “Defolun gidin başımdan! Beni rahat bırakın!” demek isteyen birinin, girmesi gereken bir sınava girmeyen, iki yıl boyunca sürünen birinin hikâyesi...

Şeyler’de Paris’i son derece büyüleyici, hayranlık uyandıracak kadar güzel bir şehir olarak tasvir ettim. Bu yeni kitapta imkânsız bir Paris’i, zifiri karanlık, yani boşluğun hüküm sürdüğü, coşkunun tam tersini barındıran bir Paris’i yazmak istiyorum... Bu kitap, diğeriyle aynı şekilde, imgelerin etrafında şekilleniyor. Bir pencere gibi geliyor bu bana, ihtiyacım olan bir pencere, zira ben etrafımızı saran dünyayı tasvir etmek ve onu biraz daha iyi anlamak istiyorum.

Etrafınızdaki insanlar, aynı nesli paylaştığınız kişiler sizin sorduğunuza benzer sorular soruyor mu? Bu şeyler dünyası nasıl algılanıyor?

Kimse bu dünyayı benim karakterlerim kadar hissederek yaşamıyor. Bunun sebebi de basit aslında, benim karakterlerim o kadar şiddetli, o kadar hissederek yaşıyorlar ki böyle yaşamak mümkün değil. Fakat elbette onları ve kendimi model alıyorum. Neslim hakkında ne diyeceğimi, onu nasıl tarif edebileceğimi bilemiyorum açıkçası. Sanıyorum Sartre’ın yarattığı bir tür delikten çıktık. Bana kalırsa, “angaje roman” ile “açık [dégagé] roman”ın çekişmesi edebiyatımızın ufkunun tıkanmasına sebep oldu, uzun zaman boyunca önümüzü göremedik. Fakat bugün farklı türde denemeler sayesinde bu yolun biraz olsun açıldığını düşünüyorum ve sanıyorum artık farklı bir tavır şekillenmeye başladı, bunu görebiliyoruz: Bir kitaba ahlak yükleme zorunluluğu artık ortadan kalktı.

Beni etkileyen bir diğer şey de şu oldu: Birkaç sene öncesine kadar, kendi kitapları hakkında sizin kadar açık bir zihinle, iç rahatlığıyla konuşan yazar sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Ben de öyle düşünüyorum. Bugün var olan yazarlık faaliyetinin tanımı, eskiden –oldukça küçümseyici bir tavırla– “biçim” adı verilen şeyden tamamen farklı. Roland Barthes gibi kişilerin bizim neslimiz açısından olumlu bir rol oynadığını düşünüyorum, çünkü yıllardan beri boş yere zihinleri meşgul eden, bir neticeye ulaşmayacağı belli olan bir “biçim-içerik” çatışmasına maruz kalıyorduk. Bir şeyin bana çok yardımı dokunduğunu söylemem lazım: “Modernler”in ve “modernite”nin edebiyatta oynamış olduğu rolün farkına varmak...

Butor’un bir sözü beni her zaman çok etkilemiştir. Butor kendi yazarlık evrenini bazı parçaları eksik olan bir yapboz gibi tanımlar ve kayıp olan bu parçaların kendi eserleri olduğunu söyler. Ben de yazarlar ve kitaplarla kuşatılmış bir dünyada yaşıyorum ve bu kitapları tekrar tekrar okurken homojen ya da tutarlı olmaya çalışan eleştirel bir yaklaşımla okumuyorum, duyarlılığıma hitap ediyor okuma eylemim. Bunların arasında birbirine dokunan, komşu olan eserler var. Şunu söylemek istiyorum aslında: Modernin mutluluğu var, bundan söz etmek mümkün, hatta imkânsızlığın ya da hayal kırıklığının içinde bile. Evet, “modernin içindeki mutluluk” işte tam da bu.

Le Nouvel Observateur, sayı 57, 15-21 Aralık 1965.


1 Perec’in sözünü ettiği kitap 1967’de Uyuyan Adam adıyla yayımlandı. (ç.n.)

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Notos DergiNotos Dergi

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Georges Perec ile Söyleşi: Modernin Mutluluğu

“Kendi zamanımın toplumunu yazmayı tasarladım, en azından bunu denedim.”

20 Haz 2023

Paris, 18 Nisan 1969. Fotoğraf: André Perlstein

YAZARLAR

Notos Dergi

Uzun ömürlü ve bilinirliği yüksek, dinamik, günü yakalayan edebiyat dergisi Notos'tan özel seçilmiş makaleler iki haftada bir salı günü 17.00'de Aposto'da yayımda.

İLGİLİ OKUMALAR