Gezi’den Dokuz Yıl Sonra Türkiye: Kalmak mı Daha Acı, Yoksa Hiç Dönememek mi?

Yazı: Ayşe Burçak Tuğrul
Görsel: Serra Utkum İkiz
28 Mayıs, yani Gezi Direnişinin dokuzuncu yıl dönümü yaklaşırken hevesle bilgisayarımın başına oturdum, Gezi’yle ilgili söyleyecek çok şeyim olduğunu düşünerek. Yazdım, sildim, tekrar yazdım; kelimeleri bir türlü toparlayamadım. Üzerinden çok zaman geçmişti, çok şey söylenmişti, çok şey yaşanmıştı ve ben olan biteni unutmaya başlamıştım. 2013 yılındaki gücümüz, öfkemiz ve heyecanımız anılardan yavaş yavaş siliniyordu.
Bu durumu–biraz utanarak- bir arkadaşıma çıtlattım. Direnişlerde çok daha fazla ve çok daha aktif bir şekilde yer alan ve benden kat kat daha politik olan arkadaşımın beni kınamasından korkuyordum. “Nasıl unutursun, Gezi’de insanlar öldü!” diyebilirdi mesela. Ama o yüzüme baktı ve beni hem çok rahatlatan hem de korkutan o cümleyi kurdu: “Biliyor musun, sanırım o günler benim hafızamdan da siliniyor.”
Sonra birlikte oturduk ve neden bu konuda hissizleştiğimizi anlamaya çalıştık. Apolitize mi olmuştuk? Büyümüştük ve direnişimizi saf bir gençlik düşü olarak görecek kadar kibirli bir hale mi gelmiştik? Cevap hiçbiri değil. Hala politiğiz. Hala protestomuzu son derece haklı ve güçlü buluyoruz. Peki neden Gezi’den bahsedildiğinde eskiden hissettiğimiz gibi heyecanlı hissetmiyoruz? Arkadaşımla uzun uzun konuştuk ve cevabın “tükenmişlik” olduğuna karar verdik. 2013’ten beri olanlar bizi öylesine yordu ki, tükendik. Gezi’de “insanca yaşamak” için mücadele etmiştik ve çok yara almıştık. O günden beri sadece “hayatta kalmak” için mücadele ediyoruz ve bu, insanı hissizleştiriyor.
Peki diğer insanlar ne düşünüyor? Bu soruyu kafamda evirip çevirdiğim, dokuz yıl sonra Gezi Direnişi’nin orada bulunmuş insanlara neler hissettirdiğini, hayatlarını nasıl etkilediğini merak ettiğim günlerden birinde karşılaştım Gezi davası sanıklarından biri olan Pınar Öğün’ün Instagram’da yayınladığı videosuyla. Ve sürecin direkt mağdurlarından birinin şu an ne hissettiğini, neyle mücadele etmek zorunda kaldığını ilk ağızdan dinlemek beni sarstı.
Video, Pınar’ın 21 Nisan’da, yani Gezi Davası’nın planlanan karar duruşmasından bir gün önce, dışarı çıkmak üzere hazırlanırken çektiği ve yaşadıklarına karşı hissettiklerini tüm samimiyetiyle anlattığı bir canlı yayın kaydı idi. Ne yazık ki bu yazı yayımlanmadan hemen önce Instagram tarafından “topluluk kurallarını ihlal ettiği” gerekçesiyle silindi!
Pınar Öğün’ü hatırladınız mı? Belki 2010 yılında Kanal D’de yayınlanan ve Türkan Saylan’ın hayatını anlatan “Türkan” adlı dizinin başrolünde izlemişsinizdir onu. Ben o sırada lisedeydim ve görür görmez ne kadar güzel bir kadın olduğunu düşünmüştüm. Siz belki hatırlamadınız. Çünkü Pınar çok uzun zamandır ortalarda yok. Neden mi? Çünkü Gezi’den sonra aldığı tehditler sebebiyle 2013 yılında Galler’e gitmek zorunda kaldı ve tam dokuz yıldır orada yaşıyor. Türkiye’ye dönemiyor. Instagram hesabındaki biyografisinde “sürgündeki aktör” yazıyor. Peki, Türkiye Twitter’ında on dakika geçirince, bu tablodan çok uzakta, Cardiff’te yaşıyor olmak kulağa hiç de fena gelmeyebilir. Ama gerçekten öyle mi?
Bu soruya cevap vermek için istiyorum ki bu yazının kalanında, videoda gözleri dolu doluyken rimel sürmeye çalışan, kırmızı ojeli, dağınık saçlı Pınar konuşsun. O konuşsun ki Gezi davasının birkaç gazete haberinden ibaret olmadığını, dokuz yıldır durmak bilmeyen devlet şiddetinin gerçek insanlarda gerçek travmalar yarattığını ve yaratmaya devam ettiğini birlikte hatırlayalım.
“Bir şey fark ettim. Ben şu an galiba 2985 yılla yargılanan ve makyaj yapan dünyadaki tek kadınım.” diye başlıyor Pınar’ın sözleri. “Delirdiğimi düşünebilirsiniz, belki de delirdim” diye devam ediyor tüm samimiyetiyle. Hayatınızın gidişatını belirleyecek bir kararı, kararın verileceği adliyeden ve tüm sevdiklerinizden binlerce kilometre uzakta, yabancı bir ülkede bekleyen bir kadın olsaydınız, ne hissederdiniz?
“Annemi ve babamı çok özledim” diye devam ediyor Pınar sözlerine. “İki yeğenim var. Bir tanesini hiç görmedim. Bir odanın içinde ne kadar yer kaplar, bilmiyorum.”
“…Türkiye’de bir sürü arkadaşım var, beni hiç yalnız bırakmadılar. Ama onların çoğuyla yüz yüze hiç tanışmadım... Çok tuhaf değil mi, sanal bir ortamda gerçekliğe tutunmaya çalışıyorum... Sanki, Türkiye’de herkes okulda ve ben uzaklaştırma almışım. Derslerden geri kalıyormuşum, arkadaşlarımdan uzak kalıyormuşum gibi hissediyorum,” diyor.
“…Benden kötü durumda olan bir sürü insan var, biliyorum. Bazı konularda ne kadar şanslı olduğumu biliyorum. Belki benim yerimde olmak isteyenler bile vardır. Ama yine de benim canım yanıyor ve böyle hissetmekten kendimi alamıyorum. Ortada bir haksızlık var ve elim kolum bağlı. Ve zaman geçiyor. Zaman akıyor. İnanılmaz hızlı akıyor zaman…”
“Ay çöreği yemeyi çok özledim” diyor sözlerini bitirirken. “Benim yerime de yiyin.”
İşte Pınar, Cardiff’te bunları hissediyor. Bizler ise, her gün olan biteni görüp bu ülkede yaşamaktan haklı olarak şikayet ediyor ve Ekşi Sözlük’te “Türkiye’den S*ktir Olup Gitmek” başlığına entry’ler giriyor; olur da bir gün buradan kaçıp gidersek hayatımızın ne kadar güllük gülistanlık olacağıyla ilgili hayaller kuruyoruz. İki farklı ülkede yaşanan, iki farklı tür trajedi. Kalmak ve gidememek, gidip de dönememek üzerine.
Her şeye rağmen biz, günün sonunda haberlerin sesini kısıp, annemizin pişirdiği kuru fasulye ve pilavı yedikten sonra, ince belli bardaktan çayımızı içerken babamızla tavla oynayabiliyoruz. Hafta sonu lise arkadaşlarımızla rakı içmeye çıkıyoruz. Pastaneden ay çöreği alıyoruz. Bazen, tesadüfen çocukluğumuzun geçtiği apartmanın veya ilkokulumuzun önünden geçiyor, “bu bahçe bu kadar küçük müydü ya?” diye şaşırıyoruz. Semt pazarında ortaokuldaki kimya hocamızla karşılaşıyoruz. Radyoda denk geldiğimiz bir türküye eşlik ediyoruz. On yıllık berberimizde sakal tıraşı oluyoruz. Ne kadar yorgun olsak da, günün sonunda, kendi sosyal ağlarımıza, kendi geçmişimize sığınıyor ve orada soluklanabiliyoruz. İşte Pınar, tam dokuz yıldır bundan mahrum edildi. Pınar’ın cezası bu. Evine, vatanına, anne babasına, büyüdüğü mahalleye ve kendi köklerine dönememek.
Bugün Gezi Direnişi hakkında büyük büyük laflar etmek istemedim. Sadece, çok uzaklarda bir yerde yaşamak zorunda bırakılan ve eve dönemeyen güçlü bir kadından bahsetmek istedim. İstedim ki, bugün bir dakikalığına gözlerimizi kapatıp duralım ve eve dönememek nasıldır, insanın canını kaç farklı yerden acıtır anlamaya çalışalım. Ve buna sebep olanları unutmayalım.
Yazıya, Stefan Zweig’ın her okuduğumda tüylerimi diken diken eden bir cümlesiyle son vermek istiyorum: “Her şeye rağmen ruhun yenilmezliğine olan inancı kararlılıkla sürdürmek, bugün bizim elimizdedir.”
Bu cümle, senin, benim ve duymaya ihtiyacı olan herkes için; en çok da Pınar için gelsin.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ayşe Burçak Tuğrul
Yazar - 20'lik

20'lik
20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.
İLGİLİ OKUMALAR




