Golani, 'savaşçı ruhu' ile olası liderlik krizini aşabilir mi?

Beşar Esad’ın kriz sırasındaki liderlik anlayışı Suriye’de önce iç savaşa sonra da iktidarının sonuna neden oldu. Acaba “devrim” sonrası yaşanacak krizlerin eli kulağındayken Golani’nin liderlik anlayışı Suriye’ye ve bölgeye neler getirecek?
Golani, 'savaşçı ruhu' ile olası liderlik krizini aşabilir mi?

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Kriz döneminde liderlik, krizlerin yönetilmesinin yanı sıra toplumun geleceğine dair güvenin yeniden inşa edilmesi açısından da hayati önem taşır. İyi bir lider, yalnızca kısa vadeli kriz çözümlemeleri ile ilgilenmez; kriz sonrası toparlanma ve yeniden yapılanma süreçlerini de yönlendirir.

Bu tür liderler, tarih boyunca halkları yalnızca krizlerden kurtarmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal bir bütünlük oluşturmuş; uzun vadeli değişimleri de sağlamışlardır. Tarihsel olarak liderlerin kalitesini belirleyen yegane miras budur.

Suriyede güç kullanmanın büyüttüğü kriz

Beşar Esad bu anlamda kaliteli bir lider değildi. Ha keza Suriye’nin lideri olması için de yetiştirilmemişti. Babasının yerine geçmesi için bir özel kuvvet askeri olarak yetiştirilen ağabeyi, 1994’te trafik kazasında ölünce sıra otomatik olarak ona geldi.

Yani Beşar “kazayla" devlet başkanı oldu.

Rejimle sıkı ilişkisi olan “diğerlerine” benzemiyordu. Bu yüzden Suriye halkı Esad, yönetime geldiğinde bir değişim umudu beslemeye başladı. Ama o, babasından kalma kurulu bir düzenin üzerine oturdu.

Ülkenin tarihinden gelen siyaset yapma şeklini benimsedi. Osmanlılar’ın kıyametinden sonra Fransız mandasına giren Suriye, bağımsızlığını kazandıktan sonra ordusunun kurulmasında 2. Dünya Savaşı’nın ardından yargılamadan kaçan Nazilerden yardım aldı.

Soğuk Savaş sırasında ise sırtını Sovyetler Birliği’ne yaslamış bir otokrasiydi. Arap coğrafyasındaki birkaç laik cumhuriyetten biriydi ancak muhalifler için adeta bir korku imparatorluğuydu.

Suriye, millî güvenlik devleti yapısını Nazilerden ve Doğu Alman istihbaratından miras almıştı. O yüzdendir ki Arap Baharı sırasında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da halklar birçok farklı nedenle yönetimlerine baş kaldırırken Suriye’de halkın ilk talebi istihbarat servisi Muhaberat’ın işkencelerine ve yargısız infazlarına son vermesiydi.

Beşar Esad başta taleplerin haklılığını teslim etse de “bir komployla karşı karşıya olduklarını” söylüyordu. Krizin büyümesini engellemek ve taraftarlarını çoğaltmak için çaba sarfetti. Önce vatandaşlık hakları bulunmayan 3 yüz bin Kürde vatandaşlık verdi. Sonra ülkede 48 yıldır süren olağanüstü hâli kaldırdı. Muhalefetle görüştü. Sivil halka karşı şiddet uygulayan polislerin yeniden eğitileceği ilan edildi. Yeni partilerin açılmasına izin verildi.

Ancak Esad, günün sonunda rejimin güvenlik refleksleri ile güç dengeleri arasında stratejik karar almanın zorluğu ve kötü liderliğinin getirdiği zaafların kıskacında sıkıştı. Aslında halkın çok da Arap Baharı’nın genel havasıyla alakalı olmayan taleplerini rejimin geleneksel yöntemlerini kullanarak güçle bastırmayı seçti ve durumu kendi meşruiyeti ile yönetim krizine çevirdi.

Yani krizi yönetemediği gibi daha da derinleştirdi.

Hegemonyanın krizi ve Suriyede güç kullanmaMAnın sonucu

2000'lerin başından itibaren, neoliberal politikaların yol açtığı eşitsizlikler, çevresel yıkım ve ekonomik krizler, neo-liberalizmin “hegemonya” modelini sarsmaya başladı.

  • Dolayısıyla birbiriyle etkileşim hâlindeki süreçlerle Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünya düzenini tanımlayan, tek taraflılık üzerine kurulu ABD hegemonyası da krize girdi.

Irak’ın ve Afganistan'ın işgalindeki fiyaskolar, “terörle savaştaki” başarısızlık ve George W. Bush ve avanesi yönetimindeki ABD’nin farklı alanlarda yarattığı diğer dış politika krizleri, dünya çapında itibar kaybına yol açtı. 2008 finans krizi, tüm bunların üzerine tüy dikti. Kriz, neo-liberalizmin başarısızlıklarını gözler önüne serdi ve birçok ülkede alternatif ekonomik modellerin tartışılmasına yol açtı.

Barack Obama neo-liberalizmin ve ABD hegemonyasının krizine deva olması “umuduyla” seçildi. Hatta seçim kampanyası sonrası yeni dönemin “anlatısı” portresinin üzerinde “umut” ve “değişim” yazan posterlerle toplumsallaştırıldı. Sonradan anlaşılacağı üzere bu sadece ABD’de Obama’ya oy verenlerin değil, küresel ABD hegemonyasından “faydalananların” da “umuduydu.” Ancak Obama hegemonyanın krizinde kendisinden beklenen liderliği gösteremedi.

ABD’nin evrensel ahlaki ve insani değerler diye tanımladığı “liberal demokratik değerler” Amerikan işgali altındaki tüm coğrafyalarda mazlum insanların kanında boğuldu. Ortadoğu’da radikalleşme daha da arttı, bölgedeki tüm ülkeleri o ya da bu şekilde etkisi altına alan IŞİD belası ortaya çıktı.

Obama, Suriye’deki duruma olayların başlamasından yaklaşık üç ay sonra 18 Mayıs 2011’de müdahil oldu. Açıktan Esad'a çağrıda bulunarak, "Ya çekil ya da reformlara liderlik et" dedi. İşler iyiden iyiye kızışmaya başladıktan sonra 18 Ağustos’ta ilk kez Esad’ı istifaya çağırdı. 6 Şubat 2012’de Suriye'de “sorununun dışarıdan askeri müdahale yapılmadan da çözülebileceğini” söyledi.

Aynı Obama 20 Ağustos 2012’de ise rejim tarafından yapılacak bir kimyasal ya da biyolojik saldırının askerî müdahale için “denklemi ve hesaplarını değiştireceğini” söylüyor bunu “kırmızı çizgisi” olarak tanımlıyordu. Ağustos 2013’te Şam’ın isyancıların hâkim olduğu dış mahallelerine yapılan Sarin gazı saldırısında 1400 sivil öldü. ABD saldırının rejim güçleri tarafından yapıldığına dair sağlam kantıları olduğunu söylüyordu.

Obama’nın kırmızı çizgisi aşılmıştı. Ancak o direk askerî müdahale emri vermek yerine Kongre’den karşı çıkılacağını bile bile bir hava harekatı için izin almaya kalktı. Tam bu sırada Rusya, Suriye’nin kimyasal silah stoklarının tespit ve imhası için uluslararası bir çalışma yapılmasını önerdi.

Askerî müdahale olasılığını engellemek istiyorlardı. ABD, bu alternatif öneriyi kabul etti. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, bu planı yasalaştıran bir karar aldı. Suriye eğer karara uymazsa uluslararası bir askerî müdahale hakkı saklı tutulacaktı. Sonraki kimyasal saldırılarla rejimin BM’yi kandırdığı anlaşılsa da Suriye’nin o anlaşmayla Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne bildirdiği bir miktar gaz yok edildi.

ABD’nin stratejik hedefi bir kez yapılacak ve kimyasal silahları bir kez yok edecek etkisi sınırlı bir saldırı yerine, uzun vadede tüm silahların yok edilmesi olarak açıklandı. Obama, kendi kamu diplomasisi ekibi tarafından halka “başarı” diye pazarlanan farklı bir politika opsiyonuna karar vermiş olsa da “kırmızı çizgisi”nin çiğnenmesine ses çıkarmamıştı.

Yani aslında geri basmıştı. Bunu Esad ile birlikte Rusya ve İran da gördü. Suriye krizinde o tarihten itibaren bu iki ülkenin ağırlığı daha fazla hissedilmeye başlandı. İşler sahada çığrından çıktı. IŞİD gibi örgütler, ABD’nin halkı Esad rejimi ve müttefiklerinden korumayacağının göstergesi olarak bu olayı öne sürerek halktan destek topladı ve alanlarını genişletti.

Hegemonyasının krizi nedeniyle oluşan koşullar ve ABD liderinin sözünü yutması Suriye’de içinden çıkılmaz bir bataklığın oluşmasını sağladı. Yani Obama da Esad gibi kriz yönetimi anlamda kaliteli bir lider değildi. Elindeki güç opsiyonunu kullanmayı farklı gerekçelerle “yanlış” değerlendirmişti.

Esad’ın fırsatçılığı sonunu getirdi

Diğer tarafta başka bir yanlış değerlendirme krizin baş aktörünün sonunu hazırladı. Beşar Esad, Türkiye’nin de kendi haklı nedenleriyle bir noktadan sonra dahil olduğu krizde “devirilmek” yerine yönetimde kalmasına ses çıkarılmamasını yanlış değerlendirdi. Rusya ve İran’ın gücünü kendisinin sandı. 7 Ekim’de Hamas’ın saldırıları sonucu İsrail’in çıkardığı savaşta bölgede gelinen son noktayı yanlış okudu. İran’ın gücünün ve savaşma isteğinin sınanması ve Hizbullah’ın çöküşü sonrasında iktidarının son şansı olan Türkiye’den ve Körfez’den uzatılan elleri sıkmadı.

Elindeki son gücü ve diplomasi kartlarını babadan kalma yöntemlerle değerlendirmeye, krize taraf ülkeleri birbirine karşı kullanmaya kalktı. Örneğin bu siyaset yapma yönteminin sonucu kardeşinin Kaptagon ticaretini kesme vaadi karşılığında Suudilerle anlaşmaya çalıştı.

Bu aslında ABD ile başka türlü bir diyaloğun yolunu açmanın ve İsrail’in bölgedeki nihai hedefleriyle ilgili farklı bir bakış geliştirilebileceğinin sinyaliydi. 7 Ekim sonrası denklemde “güçlü”nün yanında kendine yer bulabilirse belki geleneksel yanında farklı bir dış destekle iktidarını sürdürebilirdi.

Rusya bu ayak oyununu affetmedi. Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un varlığını gerekirse savaşarak korumayı taahhüt ettiği Akdeniz’deki üslerini Libya’ya kaydırarak anladığımız üzere “bir süreliğine” Suriye bataklığından çekildi.

Ekonomik zorluklar ve savaş yüzünden kendi derdiyle ilgilenmek zorunda olan İran da Rusların desteği olmadan artık kendi zorlarıyla ayakta duran bir rejimi devam ettirmeye güçlerinin yetmeyeceğini gördü ve kendisi için Suriye hava sahasının İsrail havadan ikmal kabiliyetine açılması yaşamsal önem taşısa da daha temkinli ve sonraki hamleleri hesap eden farklı bir politika izlemeyi seçti.

Esad oyunu okuyamadı ve yine liderlik nitelikleri anlamında “kalitesizliği” nedeniyle kendi sonunu hazırladı.

Kaliteli ve makbul liderliğin anahtarı 'zayıflar adına güç kullanma iradesi' olabilir mi?

Robert D. Kaplan, Warrior Politics: Why Leadership Demands A Pagan Ethos isimli kitabında hegemonya krizinin tam göbeğindeki Amerikan yönetici sınıfına bazı açılardan gevşek bir şekilde organize olmuş küresel bir imparatorluk sayılabilecek uluslararası sistemin sürdürülmesi ve pekiştirilmesi hedefi doğrultusunda kendilerini yeniden tanımlaması çağrısında bulunuyor.

Onlara “en yüksek iyilik” olan adalet yerine, ulaşılabilir “ortak iyilik” olan barışı aramaları gerektiğini söylüyor. Demokratik kitlesel orduların artık güvenliği sağlamadığı bir dünyada işlev görmeye hazırlıklı olmaları öğüdünü veriyor. Zira Kaplan’a göre günümüz ve gelecekteki savaşlar konvansiyonel çatışmalardan ziyade “asimetrik” olacak ve “bir tarafta öfke ve yağma ile motive olan savaşçılar” ile diğer tarafta “eski erdemle motive olmuş bir devlet adamları aristokrasisi” arasında yaşanacak.

Kaplan bir “yeni gerçekçi” olarak devlet adamlarının bu savaşta başarılı olabilmelerinin ön koşulu olarak da kurulu ahlak sistemlerinin şekillendirdiği politik tavır ve yönetim anlayışı yerine pagan bir “savaşçı ruhu” taşımaları gerektiğini belirtiyor.

21. yüzyılın bilge devlet adamı için bir çeşit “düello kodu” olan bu “savaşçı ruhun” yönetime yansımasının ise normalde devletin koruması altındaki sivil alanın; örneğin şu sıralar Suriye gibi, “devletsiz”, yasasız, kanunsuz bölgelerde kendi kendine yetmeye çalışan ya da güçlü koruyuculara yönelmek zorunda olan halk için koruma olduğunu söylüyor.

Kaplan’a göre “Zayıfların güvenliği, aslında güçlülerin onların adına şiddet kullanmaya istekli olmalarına bağlıdır. Böyle bir ortamda, güçlüler hakaretlere göz yumamazlar, aksi takdirde güvenilirlikleri zayıflar ve bu da onlara, müttefiklerine ve tabii ki korumak zorunda olduklarına karşı daha fazla saldırının önünü açar. Ancak şiddetin de sınırları vardır. Güçlüler çıkarları doğrultusunda hareket ederler, ancak yalnızca gerekliliğin belirlediği noktaya kadar. Durumun gerektirdiğinden daha fazla şiddet veya zulüm kullanmak, düşmanlarını kendilerini savunmak için birleştirir.”

Terörist Golani, devlet adamı El Şara olur mu?

Suriye tarihinin en büyük krizinin ikinci perdesine girdi.Tamamen parçalanmış bir ülkede kendi güvenlikleriyle ilgili endişe duyan bazı etnik ve dinî gruplar yeni bir anayasa yapılana ve geçici hükümet yerine yenisi seçilene kadar silah bırakmayacaklarını açıklamaya başladılar.

Peki buna rağmen artık uluslararası toplum tarafından da “devrim”in lideri kabul edilen Golani, söz verdiği gibi ülkede toplumsal bütünlüğü sağlayabilecek mi? Acaba liderlik becerisi ve yetenekleri bunu başarmasına yetecek mi? Bunun için geçmişini üç cümleyle özetlemek yeterli. Golani, Şam’da yaşayan orta sınıf Müslüman bir gençken Filistin’de 2. İntifada sırasında yaşananlar nedeniyle radikalleşmeye başladı.

2003 Irak işgalinden sonra El Kaide saflarında ABD’ye karşı savaşmaya gitti. Irak’ta yakalandı ve Ebu Gureyb cezaevinde kaldı. Deyim yerindeyse cezaevinde tanıştığı El Kaide liderlerinden el aldı ve örgütün Suriye kolunu kurmak üzere memleketine döndü. Anlatılana göre Suriye’de Suriyelilerin vatanlarıyla ilgili tasarrufları ile El Kaide’nin ve İŞİD’in bölgeyle ilgili planları uyuşmayınca hem onlarla yollarını ayırdı hem de ikisine karşı savaştı.

Dolayısıyla Irak’ta yenilen terörist bir yapının parçası olarak güçle ve radikalizmle başarılı olunamayacağını anlayan Golani, Suriye’de tam aksine güç kullanarak ve radikallikten uzaklaşarak rakiplerini yenebileceğini ilk elden gördü.

Esad’ı devirmeye giden yolda giden yolda kurduğu uluslararası ilişkiler, gizli ve açık ittifaklar, elindeki silahı gücünü artıracak uluslararası desteği alabilmek için bir kaldıraç olarak kullanması ve şiddet ile gücü diplomasi aracı olarak değerlendirmesi hayatının iki döneminden farklı dersler aldığını gösteriyor.

Peki acaba bu dersler liderlik anlayışına nasıl yansıyacak? Suriye’de devletin yeniden yapılanması sırasında olası muhalefeti nasıl karşılayacak? Takım elbise giyip kravat takması Kaplan’ın tarifiyle “öfke ve yağma ile motive olan savaşçılar” grubundan “eski erdemle motive olmuş bir devlet adamları aristokrasisi”nin parçası olmasına yetecek mi?

Yoksa Golani olası muhalefet ve başkaldırıları “durumun gerektirdiğinden daha fazla şiddet” kullanarak bastıracak ve Suriye halkını kendine ve temsil ettiği gruplara karşı birleştirerek bu kez bölgeye de yayılması muhtemel yeni bir iç savaşın fitilini mi yakacak?

Bu gücünü nasıl kullanacağına, ne kadar Kaplan’ın tarifindeki “savaşçı ruhuyla” hareket edeceğine bağlı.

İleriki yıllarda kendisine terörist Ebu Muhammed Golani mi, devlet adamı Ahmed Hüseyin el Şara mı deneceğini de bu belirleyecek.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

🍁 51. Eyalet, Rus gazı

Trudeau'dan veda. Trump'ın ilginç Kanada teklifi. Biden'dan birleşmeye engel. Avrupa'da aşırı sağ. İsrail'de istifa. Suriye'de çatışmalar. Avrupa ve Rusya sınırları, ekonomisi. Güney Kore'de kriz devam ediyor. Afrika'dan atılan Fransa.

07 Oca 2025

🍁 51. Eyalet, Rus gazı

YAZARLAR

Utku Başar

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudu. Aynı bölümde yüksek lisans yaparken Mehmet Ali Birand’ın teklifiyle gazeteciliğe başladı. 32. Gün belgeselleri ile birlikte CNN Türk Dış haber servisinde çalışırken CNN International ve farklı uluslararası yayın organizasyonları için prodüktörlük yaptı. 2004’te muhabir olarak girdiği 32. Gün’ den 2013’te genel yayın yönetmeni olarak ayrıldı. 2013-2015 arası CNN Türk’te kendi haftalık belgesel programını hazırlayıp sundu. Ulusal ve uluslararası şirketler için kıdemli pazarlama iletişimi danışmanı olarak çalıştı. Maya Vakfı’nın diplomasi ve operasyon direktörlüğünü, Deniz Temiz Derneği Turmepa’ nın genel müdür yardımcılığını yaptı. Aralarında 140 Journos, Reflekt, Habertürk gibi kurumların bulunduğu geleneksel ve dijital yayıncılar için strateji - içerik - yayın danışmanlığı ve yöneticilik yaptı. Aralarında Al Jazeera, Maclean’s, DW/+90 ve 12 Punto’nun da bulunduğu çeşitli ulusal ve uluslararası yayın kuruluşlarına serbest gazeteci olarak katkıda bulundu. Kampanya bazlı siyaset ve stratejik iletişim danışmanlığı yapıyor, uluslararası ve ulusal askeri tatbikatlarda StratCom ve medya SME olarak çalışıyor. resaid’in kurucularından.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR