Görünmez el'in evrimi: Türkiye'de ve dünyada liberalizm

Görünmez el'in evrimi: Türkiye'de ve dünyada liberalizm

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

17. yüzyılda John Locke, “insanın vazgeçilmez doğal haklara sahip olduğunu ve siyasal düzenin temel görevinin de insan hürriyetini güvence altına almaktan başka bir şey olmadığını” savunduğu Doğal Haklar Teorisi ile siyasi teorinin merkezine bir otoriteyi değil, özgürlüğü oturtuyordu. Amerikan Devrimi’ne ilham olan bu teorisiyle Locke, liberalizmin siyasi temellerini de atmış oluyordu. Siyasi liberalizm, daha sonra ortaya çıkan pek çok ideolojinin de çıkış noktası olacak, yüzyıllar boyunca dünya tarihini şekillendirecekti.

18. yüzyılda ise Adam Smith, ahlak teorisinin merkezine bireyi, “Ulusların Zenginliği” eserinde de iktisadi teorisinin temeline “görünmez eli” koyuyordu. İş bölümü ile ekonomik verimliliğin artmasını ve devletlerin ekonomideki rolünün minimize ederek serbest piyasanın işlemesini öngören bu eser, iktisadi liberalizmin temelini oluşturdu. “Bırakınız yapsınlar – laissez faire” mottosuyla da özetlenen bu felsefenin egemen olması kapitalist sistemi yarattı ve büyüttü. Haliyle, sonraki yüzyıllarda ortaya atılan ve uygulamaya konulan iktisat teorilerinin de en önemli çıkış noktası liberalizmdi.

19. yüzyılda ise John Stuart Mill, “en iyi ve yararlı hükümet biçiminin egemenliğin tüm toplumda olduğu ve her yurttaşın o en son egemenliğin kullanılmasında yalnız söz sahibi değil,  zaman zaman bir kamu görevini de icra ettiği bir düzen” olduğunu ifade ederek, modern demokrasiyi liberalizmle harmanlıyordu.

Sosyalizm ile liberalizmin rekabet ettiği 20. yüzyılın Soğuk Savaş ortamında ise liberalizm, “Toplum diye bir şey yoktur, birey olarak erkekler ve kadınlar, bir de aileler vardır. ” diyen Birleşik Krallık’ın “Demir Leydi’si” Margaret Thatcher gibi liderler ve “sosyal devletin totaliteryanizmin kapısı” olduğunu söyleyen Friedrich August von Hayek gibi düşünürler eliyle evrimleşti, “neoliberalizm” adıyla yeniden sahneye çıktı. 

Özelleştirmeler ve düşük vergi politikaları ile devletin ekonomiden büyük ölçüde çekildiği, sosyal harcamaların azaldığı bu dönemde küreselleşmeye alan açıldı. Soğuk Savaş’ın bitişinde sosyalizmin çökmesi ve liberal demokrasilerin zaferi, Francis Fukuyama’nın meşhur “tarihin sonu” tezinin ciddi ciddi tartışıldığı bir ortam doğursa da “sosyal devletin geri dönüşünden bahsedilen” bugün liberalizmin mutlak egemenliğinden söz etmek artık mümkün değil.

Türkiye’de liberalizmin tarihi

Cumhuriyetin kuruluşunda sosyalizmi benimsemeyerek kapitalist sisteme entegre olacağını ortaya koyan Türkiye, sermaye birikiminden ve sanayileşmeden yoksun olduğu için devletçi bir ekonomiyi benimsedi. Tanıl Bora’nın deyişiyle erken Cumhuriyet döneminde liberal fikirler “aşırı batıcı ve gayri milli” bulunuyor, öte yandan tek parti sistemine muhalefet eden Prens Sabahattin gibi figürler ise iktisadi olmasa da siyasi liberalizmden etkileniyordu.

Yine Bora’nın deyişiyle “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan Serbest Cumhuriyet Fırkası’na, oradan Demokrat Parti’ye uzanan politik soy çizgisi, bir tür liberal-muhafazakar sentezine dayanıyordu.” Liberalizm, din ve inanç özgürlüğünün, “milletin manevi değerlerinin aşırı modernizme karşı korunmasının teminatına” dönüşüyordu. Muhalefetteyken liberal bir söylemi olan, azınlıkların da desteğini kazanan Adnan Menderes önderliğindeki DP, ekonomik girişimciliğin önünü açan hamlelerle iktisadi liberalizme yakın politikalar izlese de hak ve özgürlükleri kısıtlayan, otoriterleşen yönüyle siyasi liberalizmden hızla uzaklaşmış, partiden liberal kopmalar da olmuştu.

Menderes

27 Mayıs darbesinden sonra Menderes’in siyasi mirasını devralan Süleyman Demirel için de “12 Eylül rejimine muhalefet ettiği 1980’lerde liberal belirtiler taşısa da” liberalizmi benimsemiş bir lider yakıştırması yapmak doğru olmaz. Demirel ve partileri, daha ziyade cumhuriyetçi-muhafazakâr bir çizgide siyaset yapmıştı.

Demirel’in Adalet Partisi’nin kurucularından Mehmet Turgut’a göre “Türkiye’de liberalizmin vasatının oluşması için ideoloji düşkünü Fransız Cumhuriyetçiliğinden kopup Anglosakson demokratlığına ve onun pragmatizmine yönelmek gerekiyordu.” Bora, Turgut’un özel sektöre hakkının teslim edilmemesi, karma ekonomiye teslim olunması, devletin hakem değil oyuncu rolünde bulunması gibi eleştirilerinin “neoliberalizmin eski liberalizme yönelttiği evrensel eleştiriler” olduğunu ifade ediyor. Bu eleştirilerin dünyada genel kabul gördüğü 1980’lerde yönetime gelen Turgut Özal’ın (muhafazakâr özellikler taşısa da) Türkiye’nin ilk ve tek liberal lideri olduğu söylenebilir.

Özal

Liberal (hatta neoliberal) zamanın ruhunu yakalayan Özal, serbest piyasanın demokratikleştirici etkisinin de altını çizerek önünü tamamen açtı. Teşebbüs hürriyeti, düşünce ve ifade hürriyeti ile din ve vicdan hürriyetini temel alan politikalarıyla Özal, siyasetin sivilleştiği, orta direğin (Özal sınıf kelimesini kullanmazdı) zenginleştiği, köylü halkın şehirlileştiği, “Kürt sorununun federasyonla çözülmesinin bile tartışıldığı”, batıya entegre bir Türkiye yaratmaya çalışmıştı. Yaşamında "Çankaya'nın şişmanı, işçi düşmanı" sloganıyla protesto edilen Özal, ölümünden sonra da sol kesim tarafından sistemin yarattığı ekonomik eşitsizlikler ve rant ile üretilenden çok tüketilmesi kültürünün yerleşmesi sebepleriyle, Cumhuriyetçi kesim tarafından da kurucu değerlerin aşındırılması sebebiyle eleştirildi.

1990’larda güvenlikçi retorik ülkeye yeniden hâkim olurken “açık toplum, serbest piyasa, insan hakları” gibi temel liberal değerleri savunan ve büyük beklentiyle Cem Boyner liderliğinde kurulan Yeni Demokrasi Hareketi 1995 seçiminde %0,47 oranında oy alarak hezimete uğradı. TRT’ye verdiği röportajda TRT’yi satma vaadinde bulunan Besim Tibuk tarafından 1994’te kurulan, klasik liberal değerleri benimseyen Liberal Demokrat Parti de bugüne dek varlığını sürdürse de girdiği hiçbir seçimde varlık gösteremedi.   

LDP

Ordunun 28 Şubat 1997’deki post-modern darbesi, muhafazakârlar ile liberallerin ittifakını kolaylaştırdı. Milli Görüş gömleğini çıkartan “yenilikçilerin” kurduğu AK Parti kendini “muhafazakar demokrat” olarak tanımlasa da ilk yıllarında Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’ın “renksiz görüş” olarak nitelendirdiği liberalizm ile uyumlu politikalar izledi. Liberal entelektüellerden de büyük destek gördü. Özelleştirmelere devam edildi, siyasetin yeniden sivilleşmesi amacıyla yapıldığı söylenen anayasa değişiklikleri yapıldı ve hatta Kıbrıs’ın birleşmesini öngören ve Rumlar tarafından reddedilen Annan Planı desteklendi.

AB Türkiye

2013’teki Gezi isyanı, liberallerle muhafazakarların ittifakı için de bir kırılma noktası oldu. AK Parti’nin otoriterleştiği, kadrolar yerine Recep Tayyip Erdoğan’ın “şahsının” ön plana çıktığı, serbest piyasa ekonomisinden uzaklaşıldığı, güvenlikçi dilin ve politikaların yeniden egemen olduğu dönemde liberaller de AK Parti gemisinden teker teker indi ya da “indirildi”.

Bugün ABD ve AB’de liberalizm 

Soğuk Savaş döneminde karşısında yenmekle yükümlü olduğu bir rakip ideoloji olan liberalizmin bocalamaları, bu rakibin yok olmasıyla daha görünür oldu. 2008 krizinde borç yükü altındaki vatandaşlara destekten çok bankalara devlet yardımı sağlayarak finansal sistemi kurtarmaya yönelik izlenen politika, ABD başta olmak üzere pek çok ülkede finansal sisteme yönelik itirazlara sebebiyet verdi. Occupy Wall Street benzeri hareketlerle sosyal devletin tanımının genişlemesini isteyenlerin sesi daha çok duyulur oldu. Otomasyon sürecinin işsiz yığınlar yaratacağı beklentisi evrensel temel gelir uygulaması gibi konuları ana akım tartışmalar hâline getirdi. Pandeminin ekonomik etkisi de devletlerin piyasaya müdahale etmesi ve vatandaşlarına destek sağlaması konusundaki beklentileri artırdı.

Bugün, liberalizmin anavatanı olarak bilinen ABD’de tarihsel olarak klasik liberallerin partisi olan Cumhuriyetçiler, ekonomik korumacılığı savunan ve “Amerika’yı yeniden büyük yapma” vaadinde bulunan Donald Trump’a ve kadrolarına teslim olmuş durumda. Üstelik Trumpçı akım, toplumsal cinsiyet ve azınlıklara dair kazanılmış haklardan da geriye dönüşü savunuyor. Geçtiğimiz aylarda ABD’de Trumpçıların ağırlıkta olduğu Yüksek Mahkeme’nin verdiği kürtaj hakkı karşıtı karar, bunun en somut örneği.

Trump

Cumhuriyetçilerin solunda yer alan Demokratlar, Joe Biden liderliğinde siyasi liberalizmin değerlerine sahip çıkıyor. Enerji krizi planı sekteye uğratsa da Rusya ve Çin blokuna karşı Soğuk Savaş dönemine benzer bir “demokrasi bloku” kurarak ideolojik birliği yeniden yaratmayı amaçlıyor. Bir yandan da Biden, iktisadi liberalizme ters düşecek şekilde trilyonlarca dolarlık kurtarma paketleriyle sosyal harcamaları artırıyor. Üstelik partinin Bernie Sanders’la görünür olan ve giderek güçlenen sol kanadı, Biden’ın adımlarını yeterli bulmuyor. Yani ABD’de bile liberalizm, güçlü ve halkta karşılığı olan bir ideoloji olarak görülmüyor.

Liberal iktisadi ve siyasi değerler üzerine inşa edilen Avrupa Birliği’nde de “anti-liberal” bir dalgadan söz etmek mümkün. Kıta genelinde “müesses nizam karşıtı” popülist sağ uzun yıllardır yükselme trendindeyken liberal vaatlerle göreve gelen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gibi liderler hem eylemleri hem söylemleriyle sağa kayıyor. Almanya’da veya İrlanda’da olduğu gibi muhafazakâr-liberal hükümetler yerlerini sosyal demokrat-yeşil iktidarlara bırakıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı liberal siyasi değerlerin cazibesini artırsa da ekonomik gerçekler, sosyal devleti geri çağırıyor.  

Avrupa Birliği’nden olaylı şekilde ayrılan Birleşik Krallık’ta Boris Johnson’ın istifasıyla göreve gelen ve tıpkı Thatcher gibi “Demir Leydi” olarak anılan liberal Başbakan Liz Truss’ın performansı belki de kıtada liberalizmin geleceği için belirleyici olacak. Tabi Truss’ın halk oyuyla değil, Muhafazakâr Parti delegelerinin oyuyla göreve geldiğini de hatırlamak gerekiyor.

Bugünün Türkiye’sine yansımaları 

Gittikçe otoriterleşen ve müdahaleci bir ekonomi yönetimini benimseyen AK Parti’nin hem siyasi, hem de iktisadi liberalizmden oldukça uzaklaştığı aşikar. Türkiye’yi “hybrid rejimler” kategorisine sokan AK Parti, artık dünyada popülist sağ akımın bir temsilcisi olarak görülüyor.

AK Parti ve MHP’nin getirdiği Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem modelini öneren altılı masanın yaptığı otoriterleşme eleştirileri, insan hak ve hürriyetlerine yönelik vaatleri siyasi liberalizmin ortak muhalefet tarafından benimsenmiş olduğunu gösteriyor.

İYİ Parti’nin milliyetçiliği sekülerleştiren, demokratikleştiren ve siyasi olarak liberalleştiren bir konumda olduğu yorumları yapılıyor. Kemal Kılıçdaroğlu önderliğinde CHP’nin uzun yıllardır yavaşça sürdürdüğü büyük değişim de partiyi geniş kesimlere açıyor, belki de Kemalizmi liberalleştiriyor. DEVA Partisi ve Gelecek Partisi de söylemleriyle, AK Parti ile otoriterleşen ve milliyetçileşen muhafazakarlığı tıpkı 2000’lerin başındaki gibi liberalleştirmeye aday bir konumda bulunuyor. Türkiye’nin kutuplaşma ortamından çıkması ve toplumsal barışı sağlayabilmesi de, farklı toplumsal kesimlerin temel hak ve hürriyetler konusunda özgürlükçü bir perspektif üzerinden uzlaşmasıyla mümkün gözüküyor.

parlamenter sistem

İçinde bulunduğumuz iktisadi kriz ise devletin özellikle yoksul kesimler lehine ekonomiye müdahale etmesini zorunlu hale getiriyor. Yani tıpkı dünya genelinde olduğu gibi ekonomik liberalizmin bahsi bile geçmiyor. Cumhur İttifakı krizden çıkışı devletin ekonomiye doğrudan müdahil olduğu bir “ahbap-çavuş kapitalizminde” ararken neredeyse tüm muhalefet partileri, sosyal devleti önceleyen ekonomik vaatlerde bulunuyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Smith'ten Özal'a: Nedir bu liberalizm?

Liberalizmin tarihçesi, teorisi, dünyadaki seyri ve Türkiye'ye yansıması

08 Eyl 2022

BBC

YAZARLAR

Bartu Özden

Politics editor @ Aposto

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak