Gramofon Mağazasında Bir Saat

Sizde “Gelinin yüzünde ipek duvaklar” şarkısı var mı?

Galdır galdır, sarmadı bizi!-Adını di bağa, zorlama dimem!-Gramofon mağazasında ağlayan tombalak hanıma da ne dersiniz?

Mehmet Selahattin, 9 Nisan 1932

Sirkeci’den tramvaya binmeye hazırlanıyorum. Bir gramofoncu mağazasının camı hızlı hızlı vuruldu. Başımı çevirince göz göze geldik. Çok seviştiğimiz bir arkadaş bana eliyle işaret ediyordu:

“İçeri gir, sana söyleyeceklerim var.”
“Hayırdır inşallah?” deyip girdim.

Gülerek;
“Otur.” dedi ve hemen ilave etti. “Seni buraya boşuna çene çalmak için çağırmadım. Senin o meşhur ‘İstanbul Nasıl Eğleniyor?’ yazın için şimdiye kadar hiç temas etmediğin bir mevzu buldum.”

Hayretle sordum:
“Bu mevzu mağazanın içinde mi?”
“İçinde zahir! Yalnız bir iki saatini feda edip bekleyeceksin.”

Bir iskemle uzattı.
“Mağaza sahibi yabancı değildir. Öyle değil mi Mösyö Jak?”
Mösyö Jak bu teklifsizce hitap üzerine beni nazikâne selamladı:
“Bizim (…..) Bey meraklıdır. Her gün bu saatler gelir, birkaç plak dinler. Siz de buyurun, oturun. Arzu ettiğiniz plakları çalayım size.”

Mağaza sahibi bizimle daha fazla meşgul olmaya vakit bulamadan kapı açıldı. Ayağı dizlikli, şapkasının üstünde Trabzon başlığını andırır geniş bir sargı takmış, uzun boylu, geniş omuzlu bir delikanlı içeri girdi.

Halinden İstanbul’un acemisi olduğu görülüyordu. Bir müddet şaşkın şaşkın etrafına bakındıktan sonra üçümüzün olduğu yere doğru yürüdü.

“Kolombia efendu hanginüzdür?”
Ben gülmemek için dişlerimi zor sıktım. Arkadaşım kolumu dürttü:
“Bu varan bir. Hemen defteri çıkarıp kaydetmeye bak.”

Mağaza sahibi müşteriye sordu:
“Plak mı istiyordunuz efendim?”
“Plak alacağum daha. Kolombia efendiyi sorayırım.”

Mösyö Jak hiç tetiği bozmadı.
“Kolombia efendi benim. Hangi plağı istiyorsunuz?”
“Yılduz’ı isteyirim.”

Bir dakika geçmeden diyaframdan güzel bir kadın sesi yükseldi:

“Gene bugün yaralandım,
Döndüm etrafı dolandım,

Tatlı canımdan usandım,

Yıldız, yıldız, yıldız, yıldız…

Evler yıkan, beller büken, kervan kıran yıldız.

Bir yıldız gördüm nur ile
Yaktı âlemi zâr ile

Ahtım vardır o yâr ile

Neye doğdun adi yıldız,

Beller büken, evler yıkan, kervan kıran yıldız
Yıldız, yıldız, yıldız, yıldız hey…”

Bayburt’un bu yanık havası müşterisinin üzerinde öyle sihirli bir tesir yaptı ki görseniz şaşardınız. Arkadaşım onun oturduğu iskemle üzerinde sallanan gölgesini gösterdi:

“Burada yine temkinini bozmuyor. Âlemde onu kendi evinin bir köşesinde bu plağı çaldırıp keyif çatarken görmeli” dedi.

Müşteri hakikaten zevk ehli imiş. Plağı bir daha, bir daha çaldırdıktan sonra;
“Sarın oni!” dedi ve parasını verip çıktı.

Arada çok geçmeden dili İzmir şivesini andıran bir başka genç kapıdan göründü.
“Bizim Manisa’nın havalarından istiyorum.”
“Zeybek verelim mi efendim?”
“Hayır, hayır! Hani bir şarkı var: Hey İzmirli İzmirli...”

İşte İzmirli şarkısı:

“Hey İzmirli İzmirli
Canım kuzum İzmirli

O baygın bakışınla

Yaktın beni İzmirli

 Gelin misin, kız mısın?
Odanda yalnız mısın?

Acap koynuna girsem

Bana darılmaz mısın?”

***

İki arkadaştılar. Biri mahcup ve ürkek, öteki bilakis cesur ve atılgan. Mahcubu bir türlü ilerleyemiyordu. Arkadaşı onun namına hareket ederek tezgâha yaklaştı:
“’Gelinin yüzünde ipek duvaklar’ şarkısı var mı?”

Mahcup genç kıpkırmızı kesildi. Aradıkları şarkı pek de oynak şeymiş ya, inanmazsanız dinleyin:

“Gelinin yüzünde ipek duvaklar,
Hani adadığın bunca adaklar.

Sultani kiraza benzer dudaklar

Kız iken sevdiğim sen miydin?

 On birinde mah yüzüne bakılır,
On ikide kızın kahrı çekilir,

On üçünde ak gül olur açılır,

On dördünde yavaş yavaş yâr olur.
 

On beşinde aklı gelir başına,
On altıda gece girer düşüne,

On yedide yalan söyler eşine,

O sekizde çapkınlaşır yâr olur.”

İki arkadaş şarkı çalınırken arada bir gizli gizli birbirleriyle bakışıyorlar. Bu nazarlarda delikanlılığın bütün harareti var. Plağın derhal beğenildiğini bilmem söylemek lazım mı?

***

Ya Adana’nın ya Konya’nın köylerinden olacaklardı. Yüzlerinde şehirlilerin riyadan örülmüş maskesi yok. İçi dışı saf adamlar. Birkaç şarkı almak istiyorlar amma çalınan plakların hiçbirini beğenmiyorlar.

“Aah, bu sarmadı hemşeri!”
“Galdır galdır, bırah onu! Açmadı bizi.” diyorlar.

Mağaza sahibi ne kadar meşhur hanende varsa hepsinin birer birer sesini dinlettikten sonra nihayet bu müşkülpesent müşterilerini memnun etmekten ümidini kesti.

“Şimdilik yeni çeşitlerimiz bunlar!”
Müşteriler meyusane başlarını sallayarak gidiyorlardı ki birden hatırladı:
“Bir dakika bekleyin! Size bir şarkı daha çalayım.”
Çaldığı şarkı köylü şivesiyle erkekle kadının birbirlerine yarenlik etmelerinden ibaretti:

“Söylesene adımı!
Nideceğun sen,

Boyun bükük sevdamı guldeceğun sen.

Hele bah şuğa!
Zorlama dimem!
Gelsene bağa,

Aşığum sana,

“Bir sıra boncıh takam gerdana.”

Aman efendim bu şarkıyı bir beğensinler, bir beğensinler! Hani sevinçlerinden neredeyse küçük dillerini yutacaklardı. Şıkır da şıkır kaşıklar oynadıkça onlar da kendilerini tutamıyor, yerlerinde zıp zıp sıçrıyorlardı. Mağaza sahibi sordu:
“Nasıl, beğendiniz mi? Buna ‘Benli Fatoş şarkısı’ derler.”
Gülümseyerek bakıştılar.
“Hoşmuş ya! Doğrusu hoşmuş ya!”
Plağı alıp gittiler.

***

Dikkat ediyorum. Kapının önünden yarım saatten beri ayrılmayan biri var. Vücut yarım sağ vaziyetinde, kulaklar kirişte, gözler içerisini dikizliyor.
Bundan sonra mağazaya daha birkaç müşteri geldi. İçlerinden biri;

“Kara kaş altına çekmiş sürmeler,
Ak gerdan altında tombul sineler.”

Bir başkası Safiye Hanım’ın “Sevsem o güzel gözlerini söyle ne dersin?” şarkısını istedi.

Tombalak bir hanım müteessir bir tavırla tezgâha yaklaştı:
“Sizde şey şarkısı var mı?”
“Ne şarkısı efendim?”
“’Nerdesin… Nerdesin…’ Aksiliğe bakın arkasını unuttum.”
Meğerse “Nerdesin” ile başlayan ne kadar da çok şarkı varmış.

Nihayet hanımın aradığı bulundu:

“Nerdesin, bilmem ne oldun?
Gelmez oldu artık hiç sesin,

Senden ayrı düşmeyi Allah bana göstermesin.”

Fakat şarkı, yarısına gelmeden tombalak hanım elini yüzüne tutup hüngür hüngür ağlamaya başlamasın mı? Gramofon mağazasında ağlamak da düğün evinde yas tutmak gibi bir şey oluyor. Manzara tuhafıma gitmekle beraber kendi kendime; “Ee, ayıplanmaz. Malum ya ‘Her gönülde bir aslan yatar’ derler.” dedim.


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Kulak kabartmaktan kulaklığa #26

1932 yılının nisan ayındayız. Bir gramofon mağazasında yaklaşık bir saat geçirip müşterilerin sohbetlerine, dinledikleri şarkılara kulak kabartacağız.

19 Nis 2022

12 Mart 1932

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR