Gücün Kanalize Edilmesine Farklı Bir Bakış: Politik Ekoloji

Görsel: "Ecology No. 5", Angie Contini
Politik Ekoloji nedir?
Son bir yüzyıla ve özellikle de 1950 sonrasında yaşanan gelişmelere baktığımızda, bir yeşil devrim dönemi var. Yeşil devrim, 1940’lar ile 70’ler arasında dünya genelinde gözlenen tarımsal üretim artışını ifade eden bir terim. (Özellikle de gelişmekte olan ülkelerde 1960 sonrası hızlanmıştır.) Devrimin babası olarak adlandırılan Norman Borlaug’un öncülük ettiği bu hareket ile bir milyonun üzerinde insan açlıktan kurtulmuş, tarım teknolojileri geliştirilmiş, fakat bir yandan da hibrit tohum, yapay gübre ve pestisit gibi girdiler de işin içerisine sızmıştı.

Burada açlıktan kurtulan insanlar için bir parantez açmak gerekli. 1996 senesinde gerçekleşen Dünya Gıda Zirvesi’ne dek, gıda erişebilirliği kavramına geniş bir açıdan bakılmamıştı. Bu zirvede ortaya çıkan sonuçlara göre, besin erişebilirliği kavramı onlarca yıldır göz ardı edilmişti. Yani toplumların yalnızca kalorilere erişmesini değil, temel besinlere, minerallere ve vitaminlere de yeterli şekilde erişebilmesi gerekiyordu.
Not: “Yeşil Devrim” terimi ilk kez ABD uluslararası ilişkiler eski müdürü William Gaud tarafından 1968 senesinde bir konuşmasında şu şekilde kullanılmıştı: “Tarım alanındaki bu ve benzeri gelişmeler yeni bir devrimi simgeliyor. Bu, Sovyetler’in vahşi kızıl devrimi ya da İran Şahı’nın beyaz devrimi gibi bir şey değil. Ben buna yeşil devrim diyorum.”

Kızıl devrimin ne olduğu malum, fakat beyaz devrim terimini ilk kez duyanlar olabilir.
Beyaz devrim, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin 1963 yılından itibaren yapmayı denediği bir proje. Bu devrimle, kapsamlı sosyal reformlarla birlikte toprak reformu uygulanmaya çalışılmış, kadınlara oy hakkı verilmiş ve çeşitli özgürlükler getirilmişti. Feodal olan ekonomi kapitalizme kapılarını açmış, fakat Türkiye’deki Köy Enstitüleri örneğinde olduğu gibi feodal ağalar ve din adamlarının gücünü azalttığı için geri tepmişti. Kağıt üzerinde, topraklar 700.000 küçük çiftçiye pay edilecekti, fakat başarılı olunamadı.
O dönemin muhalif lideri Humeyni, bu yaşananların batı emperyalizmi olduğunu söylemiş ve kışkırtmadan ötürü tutuklanmıştı. Tutuklanma sonrası halk sokağa dökülünce ise sürgüne gönderildi.
Şah’ın asıl amacı Japonya ile ölçüşecek bir İran yaratmaktı. Bir gecede bu nedenle petrole %14 zam yapınca, ABD başta olmak üzere birden fazla batı ülkesini petrolsüz bırakmıştı. Zam sayesinde İran’da o dönem yapay bir zenginlik yaşandı, ancak Şah buradan gelen parayı direkt reform programlarına aktarıp, yüksek harcamalara devam edince enflasyon yükseldi. Alt sınıfın fakirleşmesi ve orta sınıfın lüks harcama yapamaz hâle gelmesi derken, beyaz devrim sona erdi.
Beyaz denmesinin ardında yatan neden, kansız gerçekleşmesiydi Şah’a göre. Ancak bu yalnızca kağıt üzerindeydi.

Yeşil Devrim’e döneceksek, 1950’lerdeki tarımın roket hızda yükselişini hangi tarım uzmanına sorsanız, “Eh, çiftçiler artık daha iyi türleri kullanırken, bir yandan da eskisinden daha fazla gübre kullanmaya başladı. Bu nedenle de verim arttı.” der.
Temel düzeyde bakıldığında, cevap doğru olabilir. Daha fazla gübre, pestisit ve hibrit tohumlar, daha büyük hasatlar elde etmeyi mümkün kıldı. Ancak bunun yanında birkaç soruyu daha sormak gerek:
Çiftçiler bu yeni daha iyi bitki çeşitlerini nasıl elde etti? Neden gübre kullanımı artı? Üretim pratikleri ne zaman değişmeye başladı?
Bu soruların cevabı tarım-bilim çalışmalarında yatıyor. Çünkü bilim insanları sayesinde oldu tüm bunlar. Ama bunu dile getirince yeni sorularla karşılaşıyoruz:
Bilim insanları bu yüksek verim yöntemlerini nasıl keşfetti? Araştırmaları nasıl yaptılar? Finansörleri kimdi?
Sorular belki kulağa basit gelebilir, ancak tarımı ele almak kolay değil çünkü birden fazla değişkeni olan, birden fazla kurumun ve kişinin söz hakkı doğduğu bir alan. John Perkins’e göre bu durum bir paradoks yaratırken, bir yandan da ironik:
-Tarım, bir zamanlar insanoğlunun büyük bir bölümünün geçim, yaşam kaynağı idi ve yaşadığı bölge buna göre seçilirdi. Şimdi ise birçok ülke nüfusunun %5’ini bile geçmez, hatta bizde %1’in altında.
-Tarım hasadı, çoğu insanın hayatta kalmak için bel bağladığı şey, fakat çok ama çok az insan gıda sisteminin ve tarımın nasıl çalıştığı hakkında fikir sahibi.
-Tarım aslında canlı, yeşil bir doğayı temsil eder, pastoral bir tablo gibi. Fakat günümüz gerçeğine baktığımızda bir yıkımı temsil ediyor. Günümüz tarımı ve politikaları, doğayı ve ekosistemi yok etmekte.
-Kanunlarda, hatta halk mitlerinde tarım, bir halkın veyahut rejimin bel kemiği olarak yansır. Çiftçiler de en onurlu kişilerdir. “Köylü, milletin efendisidir.” Ancak günlük hayatta “Köylü” kelimesi bir aşağılama aracı.
-Tarıma günümüzde yalnızca bir iş kolu olarak bakılır, oysa hayatımızda her an var olduğunu insanoğlu unutmuştur. (Michael Pollan, Arzunun Botaniği kısmında bu konu hakkında tarım yerine doğa kelimesini kullanıyor.)
-Tarımın nadiren ulusal güvenlik konusu olduğu tartışılır, düşünülür. Oysa gerçekte ulusal bağımsızlığın birinci şartı tarımsal üretimdir, sanayiden önce gelir. Covid-19 dönemi zaten bunu gördük.

İşte bu sonsuz gibi görünen çelişkiler, konunun karmaşıklığını açıklıyor. Yine de konuyu daha iyi ele almak mümkün:
1-Doğru bitki çeşidini seçmek
2-Uygun biçimde hazırlanmış toprak ve tohum
3-Su ve topraktaki besinleri doğru zamanda vermek
4-Bitkileri zararlı canlılara ve hastalıklara karşı korumak
5-Hasat ve depolama
6-Ürünü işleme
Bunlar baz alınarak yola çıkılan tarım, yine doğal kaynakların doğru kullanımına dayanıyor. Yani basitçe güneş ışığı, toprak, bitki, su ve iklim.
Daha genel bir ifadeyle, teknolojinin doğal kaynaklar/çevre ile insan ihtiyaç ve istekleri arasındaki köprü olduğu söylenebilir. Şayet bu aradaki köprü hiç olmasaydı, insanoğlu hâlen göçebe veya yarı göçebe hayatını idame ettirirdi.
Teknoloji olarak bahsedilen köprü tarım olarak düşünüldüğünde, işin içinden çıkmak daha kolay, zira bu şekilde politik ve ekolojik perspektiflerden bakabilme şansı doğuyor.
Perkins bu konuda şunu dile getiriyor: “Tarım arazisinin üretkenliği hem ekolojik hem de ekonomik bir süreçtir. ‘Üretkenlik’ ise burada iki ayrı kola ayrılıyor. İlki, biyolojik üretkenlik. Yani belirli bir zaman çerçevesinde, belirli bir alanda üretilen, gramaj ve kalori cinsinden ölçülen biyokütle. İkincisi ise ekonomik verimlilik, yani belirli bir zaman çerçevesinde, belirli bir alanda üretilmiş olan biyokütlenin parasal değeri ve getirisi. Ekonomik çıktı ise, hasadın dağıtımını kontrol etme gücüyle bağlantılıdır. Bu nedenle tarımsal kaynakların geliştirilmesi (su ve toprak), doğası gereği hem ekolojik hem de politik bir ekonomik süreçtir.”
Politik ekoloji de, bahsedilen soruları birbirine bağlamak için bir entegrasyon arar, onun peşinden gider.
Politik Ekolojiyi Tanımlamak
Ekoloji, organizmaların dünya yüzeyindeki dağılımını ve bolluğunu anlamaya çalışan bir disiplin. Belli türden organizmaların bazı yerlerde bol, bazı yerlerde kıt olduğuna dair gözlemler için açıklamalar arar. Ekosistemdeki her türün, genellikle zaman içinde yukarı ve aşağı dalgalanan bir nüfusu var. Ekolojistler, nüfus büyüklüğünü ve zaman içindeki değişim oranını neyin belirlediğini anlamaya çalışır. Çoğu tür için, ekolojistler, taşıma kapasitesi veya belirli bir alanda, belirsiz bir süre için desteklenebilecek maksimum sayıda bireyle de ilgilenir. Taşıma kapasitesi tahminleri, özellikle insanlar için yüksek ilgi gören türler için ekolojik araştırmanın önemli bir bileşeni. Bu terimlerle tarım, insanların yeryüzünün insanlar için taşıma kapasitesini artırma şekli. Tarım, insanların avlanma ve toplama yoluyla elde edebileceklerinden daha fazla miktarda güneş enerjisi yakalamalarına ve bu da daha büyük bir insan nüfusuna izin verir.
Ancak günümüz dünyasında ekoloji, insan yaşamının boyutları için rehberlik etmede yetersiz kalıyor. Zamanla insanlar, biyolojik üretkenliğin ve zenginliğin üretimini ve dağıtımını yöneten ayrı kurumlar geliştirdiler. Böylece dilimiz, bizi servetin üretimini ve dağıtımını, otoritenin yaratılması ve uygulanmasından ayrı olarak görmemize yol açan bir mitoloji edindi.

Politik-ekoloji ise, ekoloji ve politik ekonominin kaygılarını bir araya getiriyor. Ana misyonu, insanların ekosistemleri nasıl değiştirdiğini ve ekosistem üretkenliğini zenginliğin üretimi ve dağıtımı ve iktidarın kullanılmasıyla nasıl iç içe geçtiğini tarihsel olarak anlamak. Ekosistem kavramını özümsüyor ve birincil üretimin veya fotosentezin tek pratik kaynağı olduğunu vurguluyor. İnsanlar, biyosferdeki (küresel ekosistem) birincil üretim miktarına kesinlikle bağlı, çünkü bu, gıda arzının yegâne temeli. Bu nedenle tarım, politik ekolojinin temel endişelerinden biri. Çünkü tarım, insanların ekosistemlerin birincil üretkenliğini hayatta kalmak için gıdaya kanalize ettiği gibi, toplumların merkezindeki zenginlik ve güce kanalize ettiği en önemli teknoloji.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş

