Güldüğünüz o plaza çalışanına ulaşılamıyor: 'Beyaz yakalı mizahı' neyin üstünü örtüyor?

"Beyaz yakalı mizahı" dediğimiz konsept, özünde eleştirel bir niteliğe sahipmiş gibi görünse de kurduğu anlatının altında bir marjinalleştirme pratiği yatıyor. Sistem tarafından giderek daha fazla “lüzumsuz” addedilen beyaz yakalı işçi emeğine dair bu parodilerdeki temsiller, sadece isabetsiz değil, aynı zamanda bu “lüzumsuzluğun” genel bir kanı olarak yerleşmesine de katkıda bulunuyor.
Güldüğünüz o plaza çalışanına ulaşılamıyor: 'Beyaz yakalı mizahı' neyin üstünü örtüyor?

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Kullandıkları dilden politik görüşlerine, tüketim alışkanlıklarından "sığlıklarına" beyaz yakalıları ti'ye almak bu aralar, sosyal medya ahalisi arasında çok popüler. Kendisine yapay dertler edinmiş, çok da anlamı olmayan işlerine zorlama anlamlar yükleyen, öz farkındalıktan yoksun, dünyadan habersiz bu tipolojinin birbirinin taklidi eğretilemelerine birçok "mizah ustası"nın kısa videolarında rastlamak mümkün. Beyaz yakalı emeğinin yeterince kıymetli olmadığını, beyaz yakalıların sınırsız tüketime odaklanmış, apolitik ve yüzeysel insanlar olduklarını ima eden bir temsil bu.

Bu karikatürlerin bazılarının muhakkak gerçek hayatta karşılığı da vardır ancak gülüp geçmeden önce bu kısa skeçlerin arkasında görünmez hâle gelen hakiki koşulları da konuşmak önemli.

Beyaz yakalılığın kökleri

Kökleri Sanayi Devrimi'ne dayanan, 2. Dünya Savaşı'nın ardından kapitalist üretim biçimlerinin gündelik hayata sızmasıyla yaygınlaşan "beyaz yakalı" terimi, kol emeğiyle çalışan "mavi yakalı" işçilerin dışında kalan ve zihinsel emekle tanımlanan bir grup için kullanılıyor.

Ancak bulunduğu sınıfsal pozisyona dair döneme göre değişen yorumlar ve etrafında örülen kültürel motifler, terimi tarih boyunca muğlak bir anlam sahasının içine sürükledi. Beyaz yakalı, geleneksel işçi prototipine uymamasından gelirinin belirli bir standardın üstünde olmasına özellikle 1950 sonrasında işçi sınıfından ayrı bir yere oturtuldu ve çoğu zaman “orta sınıf” potasında eritilmeye çalışıldı. 

1950’lerin ardından en azından yaşam standardı açısından mavi yakalı işçiden ayrılan, yüksek eğitim aracılığıyla sınıfsal geçiş ihtimalleri beliren ve sanayinin gri dünyasının dışında başka bir hayatın vadedildiği kısa ömürlü bir hikaye başladı. Özellikle beyaz yakalılardan ve memurlardan oluşan çalışanların sınıfsal pozisyonu, tüketim potansiyeli ile beraber akışkan bir ”orta sınıf” kategorisinin içine dahil edildi. 

Bu kafa karışıklığı o kadar ileri gitti ki sosyoloji profesörü Göran Therborn’un deyişiyle “çıplak geçimlilikten bir miktar fazla kazanıp da ‘tüketici’ olabilen herkesi ‘orta sınıf’ ilan etmek moda hâline geldi." Nitekim "beyaz yakalı", bugün nesli tükenen bir tür gibi yok oluşundan bahsedilen bir toplumsal grup olarak anılmaya başlandı. Orta sınıf cenneti olarak bilinen ABD'de bile giderek daha az insan kendisini orta sınıf olarak tanımlamaya başladı.

Gerçekten de bir dönem, beyaz yakalılara ve “orta sınıf” denilen gruba ütopik bir ufuk sunulmuştu. İki kutuplu dünyanın sona ermesinin ardından küresel sistemde “bilginin iktidarı” ilan edildi; eğitim ve uzmanlaşmayla beraber küresel sistemde sınıfların ortadan kalktığı müjdelendi. Artık yeterli kapasiteye ve donanıma sahip, yüksek rekabet ortamında sağ kalabilen herkes, geçmişin hayaletlerinden, yani sınıfsal kökeninin boyunduruğundan kurtulabilirdi.

İletişim Yayınları'ndan çıkan Boşuna mı Okuduk?'ta Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan şöyle diyordu: 

“1990’ların sonlarında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da ortaya çıkan bu yeni ekonomi trendi, zenginliği ve müreffeh yaşamı yaratacak yeni (kültürel) sermayenin entelektüel emek gücü olduğunu vazediyordu.” 

Böylece bilgi-yoğun ekonominin seçkin çalışanları olarak beyaz yakalılar, hem kazançlı hem zevkli ve özgür bir çalışma ortamına kavuşacaktı. İş ile boş zaman arasındaki ayrım muğlaklaşırken çeşitli soyut kategorilerle “bütünselleşmiş bir yaşam” romantizmi açığa çıkıyordu. Ancak çok geçmeden küresel finansal krizlerle beraber bu mit ve etrafında oluşan özgürlük havası dağıldı. 

Kitlesel proleterleşme

Gelinen noktada kitlesel bir proleterleşme söz konusu. Artık "beyaz yakalı" derken, esnek emek modeliyle müphem bir gelecekten başka bir şey sunulmayan, istihdam teminatının olmadığı, güvencesiz ve giderek daha fazla şişen bir yedek işgücü ordusuna katılmanın eşiğindeki prekaryadan söz ediyoruz. 

Kırsal alanlardan şehirlere göç eden, mülksüz ve şimdi mavi yakalı olarak anılan işçileri ifade eden proleterleşme terimi, bugün prekaryayı oluşturan beyaz yakalının da içinde bulunduğu süreci oldukça iyi ifade ediyor. Burada belirtmek gerekir ki terim, yalnızca üretim araçlarına sahip olmayan ve ücretli emeğini satan kişileri değil, aynı zamanda ücretli emeğini dahi satamayanları, yani işsizleri de kapsıyor. Nick Dyer-Witheford’un ufuk açıcı kitabı Siber Proleterya’da da bahsettiği gibi: 

“Proleterya sadece montaj hattında çalışan elektronik işçilerini ve çağrı merkezi operatörlerini kapsamaz. Bunun yanı sıra sibernetik otomasyon ve iletişim tarafından üretimden dışarı atılmış işçileri de ifade eder.”

Kısacası, artık geleneksel örgütlenme biçimlerine izin vermeyen, izole edilmiş, ortak bir gelecek duygusu ve dayanışmadan mahrum bırakılarak bireycilik kültürünün içine hapsedilmiş, sürekli yeni meziyetler edinme zorunluluğuyla sonu görünmez bir temponun içine sıkışmış bir beyaz yaka resmi hâkim. Üniversiteden yeni mezun olanları bekleyen tablo ise daha da karanlık. 

Burada başka bir perspektiften daha bahsetmek gerekiyor. Anarşist antropolog David Graeber, Tırışkadan İşler adlı kitabında birçok farklı sektörde çok fazla iş türetildiğini ve büyük bir şişmenin meydana geldiğini söylüyor. Graeber, herkes çalışmayı sürdürsün diye iş uydurulan ve bizzat çalışanların dahi yaptıkları işe kendilerini ikna edemedikleri akıl dışı bir sistemin hakimiyetinden bahsediyor.

  • Graeber, üretken işlerin ve işçilerin taleplerinin küçümsendiği, tırışkadan işlerin gözde olduğu, piyasa mantığıyla hareket eden kültürel bir örüntünün ortaya çıktığını belirtiyor. Bu tartışmayı neredeyse insan doğası fikrinin tarihsel yolculuğuna kadar genişletirken oldukça güçlü ideolojik, ekonomik ve antropolojik argümanlar sunuyor.

Ancak bu düzenin de adım adım yaklaşan sonunu her an ensemizde hissediyoruz: Bütün bu "lüzumsuz işleri" yaratan sistemin, bu sefer keskin bir dönüşle aynı işleri otomasyona devrettiği, bu işlerin sahiplerini de tasfiye ettiği tabloda ne yapacağız? Kitlesel işsizlik tehlikesi ve proleterleşen beyaz yakalılar, insanlığın önündeki büyük bir sorun olarak varlığını sürdürmeye devam edecek. 

Konumuza dönecek olursak beyaz yakalı işçilerin çeşitli şekillerde marjinalleştirilmesi, bahsi geçen “lüzumsuzluğu” ekonomik ve ideolojik sebeplerle ortaya çıkaran düzen adına kullanışlı bir alan yaratıyor.

Marjinalleştirme tuzağı 

"Beyaz yakalı mizahı" dediğimiz konsept, özünde eleştirel bir niteliğe sahipmiş gibi görünse de kurduğu anlatının altında bir çeşit marjinalleştirme pratiği yatıyor. Sistem tarafından giderek daha fazla “lüzumsuz” addedilen beyaz yakalı işçi emeğine dair bu parodilerdeki temsiller sadece isabetsiz değil, aynı zamanda bu “lüzumsuzluğun” genel bir kanı olarak yerleşmesine de katkıda bulunuyor. 

  • Üstelik dalga geçilen beyaz yakalılar, siyasi gündeme tamamen angajeyken onlar üzerinden görünürlük kazanmış fenomenlerin genellikle gündem karşısında sessiz kalmayı tercih etmesi de neden bu "mizah türü"ne temkinli yaklaşılması gerektiği konusunda bir ipucu veriyor.

Açık konuşmak gerekirse artık bu grubun gerçek hayattan kopuk politik hassasiyetlere sahip ya da tamamen apolitik "naif" kişilerden oluştuğunu ima eden temsillerin bir karşılığı kalmadı. Aksine "beyaz yakalıların" Türkiye’deki son büyük kitlesel politik ayaklanmada da önemli bir rol oynadıklarını söylemek mümkün. Saraçhane eylemlerinde farklı yönleriyle aynı potada eritilen, muhayyel ve geniş bir “gençlik” kategorisi altında ele anılan öğrenci kitlesinin önemli bir bölümü de ifadesini “geleceksizlikte” bulan bu proleterleşme ve yedek işgücü ordusunun parçası olma ihtimalinin sancısıyla sokaklara çıkmıştı. 

Bunun yanında, beyaz yakalıların ekonomik durumunun, beyaz yakalı karikatürlerinde eleştirilen tüketim alışkanlıklarına müsaade etmeyecek düzeyde seyrettiğini görmemek de mümkün değil. Uzun süredir yaşadıkları mahallelerden kentin çeperlerine sürüklenen; tatile, kültürel bir etkinliğe gitmek şöyle dursun temel ihtiyaçlarını dahi ucu ucuna karşılayan, sürekli büyüyen bir borç batağında yaşayan bu grup, artık sıradanlaşmış bir kriz içinde hayatta kalmaya odaklanmış hâlde.

Öte taraftan bu karikatürü oluşturmanın ve onun etrafında coşkuyla gezinmenin getirdiği bir öz tatmin duygusu da var. Neredeyse bu karikatürden güç alan sinik bir pozisyon... Bu pozisyon, bir bakıma beyaz yakalıları öğüten sisteme karşı kitlesel bir muhalefetin gereksizliğine işaret ederken "hak edilmiş" bir tahakküm ilişkisinin varlığını da hevesle meşrulaştırıyor. 

"Ofiste geçirilen bir gün" vlogları, çeşitli etkinlikler ve tuhaf şirket jargonlarının durmaksızın döndüğü bu kültürel piyesin geniş kitlelerce karşılık bulması şaşırtıcı değil. Ancak her karikatürün ister istemez bazı sahici parçaları öğüttüğünü, arkasında kanlı-canlı ilişki biçimlerini cansız bir imge hâline getirdiğini akılda tutmak gerekiyor.

Bu karikatürleştirmenin nesnesi olanların büyük çoğunluğunun müphem bir geleceğe sürüklenirken izole olmuş, ortak bir dava, gelecek ufku ve örgütlenme biçimi geliştirmekte zorlanan, tarihin hareketi karşısında savunmasız kalmış bir grup olduğunu unutmadan bu mizah anlatılarına en azından temkinli yaklaşılması gerekiyor. Marx’ın o meşhur sözünü tersine çevirirsek: 

“Ne gülüyorsun, anlatılan senin hikayen değil.”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Enes Köse

Aposto'da sorumlu editör.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR