Güventürk Görgülü: 'Adı gazete ama içinde haber olmasa da olur'

Türkiye'de medya endüstrisinin değişimi, tüm dünyada neoliberal rüzgarların hızla estiği 80'li yıllara denk düşer. 24 Ocak kanunlarının ve Özal politikalarının ardından değişen medya düzeni, önce farklı sektörlerden iş insanlarının medya patronluğuna soyunmasıyla, ardından medyanın finans-kapital ilişkileri içerisinde dönüşmesiyle sonuçlanır. Bu durum, gazeteciliğin meslek ilkelerini, kökünden değiştirecektir.
Akademisyen ve gazeteci Güventürk Görgülü, son kitabında, Türkiye'nin son 30-40 yılda yaşadığı dönüşümün medya üzerindeki çarpıcı verilerle ele alıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan Alacakaranlıkta Gazetecilik: Türkiye’de Neoliberal Medya Düzeninin Kuruluşu, 1980’lerin ikinci yarısında başlayan neoliberal dalganın gazetecilik mesleğinin itibarını, medya düzenini ve ahlakını nasıl değiştirdiğine dair tartışma başlıkları açıyor. Dönemin gazetecileriyle yapılan mülakatlara da yer veren son çalışmasını, Güventürk Görgülü ile konuştuk.
Kitap, Türkiye ve dünyada neoliberal politikaların medya düzenini ve ahlakını nasıl etkilediğine dair çarpıcı veriler sunuyor. Bu yeni medya düzenin kırılma noktaları ilk ne zaman başladı ve ortaya nasıl bir tablo çıkardı?
Neoliberal ideolojinin siyasette hâkim konuma gelmesi 70’lerin sonu, 80’lerin başına denk geliyor diyebiliriz. Neoliberalizmin en tipik özelliği aslında kendi ideolojisini rasyonellik olarak toplumlara benimsetebilmesi. Yani kapitalizmin önceki dönemine, sanayi toplumuna, Keynesyen modele ve bir tür sosyal demokrat uzlaşıya dayanan tüm uygulamalar neoliberalizm döneminde büyük ölçüde erozyona uğratıldı veya tamamen tasfiye edildi.
Mesela, “Kamusal sağlık ya da emeklilik gibi toplumsal dayanışma mekanizmaları kamu harcamalarını artırdığı için rasyonel değildir. Ayrıca insanları da tembelliğe sevk eder. Rasyonel olan, herkesin kendi sağlık ve emeklilik sigortasını piyasa koşulları içinde kendi ödemeleriyle halletmesidir” denildi. Bu anlayış üstüne inşa edilen kamusal söylem, tüm kamu kurumlarını, eğitimi, üniversiteleri ve elbette ki medyayı değiştirdi.
Neoliberalizm doğası gereği toplumsal taleplerin çok da artmamasını, hatta mümkün olduğunca kısıtlanmasını istiyor. Bu, daha az katılım ve daha az demokrasi demek. Bunun medyadaki karşılığı da hiç kuşkusuz daha az haber, daha az görüş ve daha az çatlak ses oldu. Düşünün ki Herman ve Chomsky’nin “propaganda modeli” olarak tarif ettiği sanayi toplumu medyasını dahi bugün habercilik, objektiflik, bağımsızlık açısından arar durumdayız. Bugün hâlâ “ana akım” dediğimizde, “medya etiği” dediğimizde, o dönemin yerleşik kurallarına atıfta bulunuyoruz.
Kitapta 24 Ocak ve Özal politikalarının medya endüstrisini kökünden değiştirdiğini görüyoruz. Neoliberalizmin tavan yaptığı 80'li yıllarda Türkiye'nin bundan payını almaması mümkün müydü peki dünya bu kadar hızlı değişirken?
Tabii ki mümkün değildi. Zaten 24 Ocak kararları, 12 Eylül ve arkasından Özal iktidarını bir bütünün aşamaları olarak görmek gerekir. Medya da elbette bu değişimden nasibini alacaktı. Tabii o dönemden söz ederken “medya” yerine “basın” demek daha doğru. Özal iktidara geldiğinde endüstri toplumunun, yani bir önceki dönemin anlayışı hâlâ ana akıma hâkim durumdaydı. Bunun istisnası İzmir’den İstanbul’a gelen Sabah Grubu oldu.
Özal’la paralel bir kafa yapısına sahip olan Dinç Bilgin ve ekibi bütün piyasacı, özelleştirmeci politikalara destek verdi. Sabah’ın “yükselen değerlerin gazetesi” olarak hızla büyümesinin de etkisiyle basın dünyasında devletçi-ithal ikameci kafa yapısına sahip geleneksel yapıların-gazetecilerin karşısında kısa sürede tırnak içinde yenilikçi-dışa açılmacı-liberal bir lobi oluştu.
Bunlar bir taraftan özelleştirme ve benzeri uygulamalara methiyeler düzerken bir yandan da karşı görüştekileri köhnemişlik, çağdışılık ve irrasyonellikle suçladılar. Bu elbette kaçınılmaz bir süreçti. Dünya değişirken Türkiye olduğu yerde kalamazdı ama piyasalaşma çok hızlı ve başıboş gerçekleştirildi. Bu süreçte bile, toplumu biraz daha koruyucu politikalar uygulanabilirdi. Onun yerine, “Bütün kuralları kaldırıyoruz, ne hâliniz varsa görün” dediler. Bu durum toplumda büyük kırılmalara ve değerlerin aşınmasına, yok olmasına neden oldu.
80 öncesindeki dönemde medya sahiplerinin gazetecilerden oluştuğunu biliyoruz. Medyaya farklı sektörlerden gelen patronlar nasıl bir deformasyon oluşturdu, medya üzerinden büyük paralar kazanıldığı yıllarda niteliğin de düşüşe geçmesinin nedeni nedir sizce?
80 öncesinde ana akım basının sahipleri Simavi, Karacan gibi büyük ölçüde gazeteci ailelerdi, bu doğru. Ancak bu zaman zaman basın dışından iş adamlarının da bu sektöre girmediği anlamına gelmiyor. Her dönemde siyasi nüfuz elde etmek, milletvekili seçilmek vb. nedenlerle gazete çıkartan işadamları görüyoruz.
Mesela Menderes döneminde de var bunlar. Ancak Özal sonrası neoliberal politikaların medyaya etkisi farklı oldu. Bu politikalar hem basın dışı büyük sermayeyi medyaya çekti hem de medya sermayesini dönüştürdü. Öncelikle siyasi nüfuz yoluyla ekonomik çıkar elde etmek yani kısaca, hükümetleri etkileyecek güce sahip olma motivasyonu hep ön planda oldu. Çünkü Türkiye hâlâ sermayenin kamu kaynaklarıyla büyüyebildiği bir ülke. Ancak bunun yanında, bunu iş edinenler için medya sektörünün kendisi de ciddi kârların elde edilebileceği bir alan hâline geldi.
Bu dünyada da böyle oldu ve 80’lerde küresel medya devleri ortaya çıktı. Bunların bazıları, başka alanlarda da yatırımları olan General Electric gibi devasa şirketlerdi. Özellikle Türkiye’de Doğuş veya Karamehmet gibi banka sahipleri medyaya girdi; medya patronları da Dinç Bilgin gibi banka sahibi oldu, hatta buna mecbur oldu. Bu büyük ölçüde Türkiye’ye özgü siyasi-ekonomik modelin bir sonucuydu. O zamanki gazetecilerin deyişiyle Türkiye’de basın “büyük iş”e dönüştü, adı “medya” oldu, “medya holdingleri” ortaya çıktı. Böylece habercilik faaliyeti medya sektörünün küçük bir bileşeni hâline geldi. Orada da topluma gerçek ve doğru haber ulaştırma faaliyetiyle elde edilecek gelir, hükümet ve holdingler çıkarına yapılabilecek manipülasyonlar yanında devede kulak kaldığı için gazetecilik marjinal bir faaliyete dönüştü. Adeta haberi vermemek, vermekten daha kârlı hâle geldi. Bu dünyada da biraz böyle oldu ama Türkiye’deki kuralsızlık nedeniyle sonuçları çok daha yıkıcı oldu.
90'lı yıllara geldiğimizde, özel televizyonların ve internet medyasının hayatımıza girişi, yeni bir yatırım aracı olarak medyayı nasıl bir finans-kapital ilişkisine sürükledi? 90'lar bu yönüyle bir milat mıydı sizce?
1970’lere kadar gazetecilik, televizyonculuk, sinema, müzik ve benzerleri ayrı ayrı işkolları olarak görülüyordu ve zaten pek çok ülkede TV yayınları devlet tekelindeydi. Bu yüzden pek çok ülkede televizyon yayıncılığının rekabete açılması çok önemli bir milat.
Aynı dönem dijital teknolojilerin de yavaş yavaş hayatımıza girmeye başladığı bir dönem. Bunlar elbette bütünleşik bir medya sektörünü ortaya çıkartan köşetaşları. Bu aşamadan sonra dediğiniz gibi hem medya sektörünün finans sermayesiyle ilişkisi değişti hem de gazeteciliğin değeri düşmeye başladı. Bunun teknolojik, politik ve ekonomik nedenleri vardı.
Birincisi dijital teknolojilerin medya sektöründe başlattığı hız ve maliyet düşüşüydü. Üretim ve dağıtımda sağlanan emek tasarrufu bu alanı çok daha kârlı bir hâle getirdi. İkinci olarak neoliberal politikalar, televizyon yayıncılığı gibi devlet tekelinde tutulan sektörleri rekabete açarak büyük pazarların oluşmasını sağladı. Tabii bu pazar büyümesine bir de Doğu Bloku'nun yıkılışını eklemek gerekir. Bunun yanına bir de sermaye piyasalarının büyütülme çabasını ve banka sisteminin küreselleşmesiyle büyüyen kredi sistemini ekleyin...
Neoliberalizmin en büyük başarılarından biri hiç kuşkusuz finans kapital için küresel tek bir pazar yaratması oldu. Sonuç olarak uluslararası kredilere ulaşabilen, uluslararası ortaklıklar kurabilen, sermaye elde etmek için halka açılabilen bir medya sektörü ortaya çıktı. Bu faktörler hâlihazırda neoliberal dönemin şirket yapısı üzerinde ana belirleyiciler durumundadır. Her şey şirketin piyasa değeri ve kârlılığı için yapılır. İşte bu aşamadan sonra haberin doğruluğu, okuyucunun, izleyicinin düzgün bir habere ulaşma meselesi geriye düşmeye, “Nereden daha çok kâr ediyoruz” sorusu ön plana çıkmaya başlar. Bundan sonra basılan şeyin adı yine gazete olur ama artık içinde haber olmasa da olur…
Türkiye'nin ekonomi politikalarındaki bu hızlı değişimin ve el değiştirmenin yarattığı durumu geç kapitalistleşmeye bağlayabilir miyiz? Dünyadaki medya kurumlarının sermayeyle ilişkilerinde Türkiye'dekinden farklı olarak gözlemlediğiniz bir tavır var mı?
Türkiye’de hem geç kapitalistleşme hem de buna bağlı bir kurumsallaşma eksikliği var. Medya açısından baktığımızda batıdaki gazetelerde yazıişleri bağımsızlığı veya özerkliği diyelim çok daha eski yıllarda konuşulmuş ve kuralları konmuş bir konu. Tabii bize gazetenin giriş tarihi de çok geç, gazeteciliğin bir meslek olarak kabul edilmesi de. Bu yüzden oturmuş kurumlar ve kurallar yok.
Önceki dönemler yani 80’lerin ilk yarısına kadar anlatılan yazıişlerinin özerkliğine dair hikayeler, daha çok o dönemdeki patronların yaptıkları işin değerini iyi bilmelerinden kaynaklanıyor. Yani mesela Erol Simavi topluma ne sattığını çok iyi biliyor ve bunun zarar görmesini istemediği için haberin önünü kapatmıyor. O dönemin yöneticileri de aynı şekilde düşünüyor. Abdi İpekçi veya Çetin Emeç’le ilgili pek çok anlatı var bu konuda.
Bunların ardından neoliberal dönemde Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu gibi figürleri görüyoruz gazetelerin başında. Özkök daha işin başında “Patronun gazeteye karışmaya elbette hakkı var” diye yola çıkıyor. Dinç Bilgin ise Zafer Mutlu’dan “İşin hep business tarafında oldu” diye övgüyle söz ediyor. Aslında Dinç Bilgin haberin ne olduğunu ve önemini bilen bir patron ama “işin business tarafında olan” yayın yönetmeniyle işlerin nerelere vardığını hep birlikte gördük.
Yani kısaca söylemek istediğim Türkiye’de yazıişleri özerkliği, sendika döneminde dahi üzerinde hiç tartışılmamış bir konu. Hâl böyle olunca gazetenin yayın politikasına müdahaleler normal kabul ediliyor ve hiçbir dirençle karşılaşmıyor. Çok yakın bir tarihte, geçen Haziran-Temmuz aylarında Jeff Bezos’un sahibi olduğu The Washington Post’un CEO’su William Lewis, gazetenin başına İngiltere’den Robert Winnett’i getirmeye kalktığında çıkan tartışmaları hatırlarsınız. İşin sonunda yazıişlerinin tepkisi nedeniyle Winnett gelemedi. Türkiye’de böyle bir tartışma hiç duydunuz mu? İşte Türkiye’de ana akım medyanın bu kadar erken bir tarihte yok olmasının nedeni büyük ölçüde bu farktır.
Gazetecilerin de kendi mesleklerine yeterince sahip çıktıklarından söz edebilir miyiz peki? Özellikle sermaye ve para ilişkilerine karşı meslek onurlarını nasıl koruyabilirlerdi?
Richard Sennett’in ifadesiyle karakter aşınması, bütün meslekler gibi gazetecilik mesleğini de etkiledi. 90’larda özel televizyonculuğun da etkisiyle reklam pazarı çok büyüdü ve medya dünyası Babıali’de meşhur “çay simitle” kıt kanaat, halkın standartlarında yaşayan gazeteciler yerine plazalarda çalışan, yalılarda yaşayan bir gazeteci türüyle tanıştı. Patronların ve sermayenin çevresinde kümelenmiş televizyon habercisi, program yapımcısı, yayın yönetmeni, köşe yazarlarından oluşan “medya seçkinleri” ortaya çıktı.
Bu en tepede büyük paraların döndüğü, en altta ise sendikasız ve hatta sigortasız çalışmanın hüküm sürdüğü adeta bir kast sistemiydi. En üsttekilerin asıl işi, patron çıkarını korumak olduğu için habercilikten çok bu alana odaklandılar. Altta ise haber peşinde koşan gazeteciler vardı. Haber artık medya dünyasında çok da gerekli olmayan küçük bir ayrıntıya dönüştüğünden, tasarruf gerektiğinde ilk kapı önüne konanlar da muhabirler oluyordu. Bu kast sistemi, gazeteciler arasındaki mesleki dayanışmayı ortadan kaldırarak hem gazeteciliğe büyük zarar verdi hem de ana akımın çöküşüne zemin hazırladı.
Düşünün ki Türkiye’de yakın zamanlarda hükümet eliyle pek çok gazeteci işsiz bırakıldı, en sona ise en tepedekiler kaldı. Doğan Grubu’ndan mesela Milliyet el değiştirdikten sonra ya da Hürriyet yazarlarının, CNN Türk programcılarının işine teker teker son verildikten sonra ne duyduk? Hepsi teker teker çıkıp “Türkiye’de ifade özgürlüğü yok” dediler. Yani öncesinde var sanıyorlardı ama kendileri atılınca aniden yok oldu. Kendilerinden önce kapının önüne konan, gazetecilik yapması engellenen, meslekten dışlanan yüzlerce kişi yokmuş gibi davrandılar.
Ana akım medyanın sağı ve solu absorbe etmek gibi bir işlevi var mıydı? Bu kanalın çökmesiyle alternatif medya, insanları kendi ideolojik kamplarında daha uç noktalara mı sürükledi sizce?
Ana akım medya, endüstriyel kitle toplumunun bir modeliydi. Oradaki üretim, tüketim, refah dengesini yansıtıyordu ve elbette o dönemin demokratik işleyişi açısından da bir anlam ifade ediyordu. Bu sınırsız bir demokrasi elbette hiçbir zaman olmadı ama refah toplumu belirli sınırlar içinde bir demokratik katılımla işliyordu. Neoliberal düzende demokrasi, katılımcı olmaktan çıkıp seyirlik hâle gelince ana akımın temel fonksiyonu da ortadan kalkmış oldu.
Eski ana akımın temel görevi, seçilen olayları, sorunları yapılandırılmış bir gündemle toplumun önüne sunarak, bunların tartışılmasını, bir ölçüye kadar fikir alarak karara bağlanmasını sağlamaktı. Bu anlamda dediğiniz gibi aşırı uçları ya merkeze çekiyor ya da tartışmanın dışına itebiliyordu. Neoliberal siyasetin en büyük özelliği ise tırnak içinde ideolojiler ve ideolojik tercihler öldüğü için aynılar arasından seçim yapılmasını sağlaması. Bugün hangi partinin bir diğerinden farklı olduğunu söyleyebiliyoruz ki? Eh toplum ciddi bir gündem üstüne tartışmayacaksa ana akıma ihtiyacımız var mı?
Kitabın değindiği dikkat çekici konulardan biri ise gazetecilik mesleğindeki sendikalaşma olgusu. Bugünün medyasında örgütsüz gazetecinin kendini sosyal haklar bağlamında var edebilmesi mümkün mü? Gazetecilik bu anlamda mesleki bir tanım olmaktan çıkıp tabir-i caizse "parça başı" iş yaptırılan alelade bir konuma mı indirgeniyor? Bugün bir gazetecinin çalışma koşullarını nasıl tanımlarsınız?
Değindiğim kast sisteminin tam olarak kurumlaşması yolunda sendikanın ortadan kaldırılması önemli bir aşamaydı. Kitapta ayrıntılarıyla anlattığım gibi Aydın Doğan “Sabah’ta sendika yok, rekabet edebilmek için bizde de olmaması lazım” dediğinde çevresindeki gazete yöneticileri ve yazarlar “Hay hay Aydın Bey” demeyip “Olur mu öyle şey, o zaman Sabah’ı da sendikalı yapalım” diyebilselerdi, işler bugünkünden biraz farklı bir noktada olabilirdi.
Bugün gazeteciler için de “prekarya” tanımı sıkça yapılıyor. Bu konuda hayli yazıldı çizildi. Güvencesizlik prekaryayı tanımlayan en önemli unsur. Bireyin güvencesizliği, neoliberalizmin kendini devam ettirebilmesinin de en büyük güvencesi. Çünkü bireyin sisteme uyumunu garanti ediyor. Mevcut koşullar çerçevesinde önce vasıfsız işlerden başlayan bu güvencesizlik şimdi en vasıflı işlere kadar sirayet etmiş durumda. Yeni bir siyaset inşa edilmeden bu koşulların değişmesini beklemek iyimserlik olur.
Bağımsız yayınların ve dijital dünyanın çeşitliliği artıracağı düşünülürse önümüzdeki yıllar için nasıl bir gelecek öngörünüz var ve kitabınızı okuyacak yeni gazeteci adaylarına neler söylemek istersiniz?
Toplumda değişimi başlatmak için toplumun değişimden yana olan ufak bir kesimiyle de olsa yeni bir medya modelinin başlangıcını yapmak gerekiyor. Dijital dünyanın mevcut gelir modelleri özünde büyük şirketlere hizmet ettiği için gazeteciliği desteklemiyor. Mesela Twitter’ın X'e dönüşmesinin ardından Elon Musk’ın içerik üreticileriyle gelir paylaşma modelinin Twitter’ı ne hâle getirdiğini görüyoruz.
Bu çerçevenin dışına çıkıp okuyucu-gazeteci arasında yeni bir anlaşma ve üretim-tüketim modeli oluşması gerekiyor. Hep dediğim gibi bu tür bir modelin Türkiye gibi bir yerden çıkma olasılığını daha güçlü görüyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim gazeteciliğin öldüğünü de düşünmüyorum, öleceğini de düşünmüyorum. Şu anda zorluklar olması bu mesleğin öldüğü, can çekiştiği anlamına gelmiyor. Toplumların öyle ya da böyle bu mesleği profesyonel olarak yapan insanlara ihtiyacı devam edecektir. Gazetecilerin de gazeteci adaylarının da hem haber üretimi için hem de okuyucuya-izleyiciye ulaşmak için yeni yollar yöntemler araması gerekiyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Güventürk Görgülü ile Türkiye'de medya sektörünün son 40 yılına dair bir söyleşi. Han Kang'ın hayaletler ülkesindeki karlı rüyaları. Necdet Sakaoğlu'na veda.
30 Ağu 2024

YAZARLAR

Uğur Ugan
Editör ve içerik üreticisi. Gazetecilik eğitiminin ardından habercilik ile başlayan profesyonel kariyeri görsel, işitsel ve dijital medyada editörlük, kültür-sanat muhabirliği, web editörlüğü ile devam etti. Ayrıca kültür-sanat organizasyonları, yayıncılık dünyası, üniversitelerarası işbirliği, doğa, iklim ve çevre temalı etkinliklere basın danışmanlığı ve proje yöneticiliği yapıyor.

Aposto Kitap
Kitap incelemeleri, edebiyat haberleri, editörden okuma önerileri.
İLGİLİ OKUMALAR



