

İstanbul’a yeni bir soluk: dekk "Yaşamak istediği hayat şeklini kişinin kendisinin belirleyebileceği, güvenli hissettiren, çevreye ve insana saygılı, yapılacak aktivite bulmakta zorluk çekmediğin, lezzetli ve çeşitli restoranların olduğu, ufak anlardan keyif alabileceğin bir yer: dekk" İstanbul’un kalbinde konumlanarak şehir hayatının yeni adresi olmayı ve önemli bir boşluğu doldurmayı hedefleyen dekk; bu hislerin hepsini vadederek İstanbul’u daha iyi bir şehir hâline getiriyor. İstanbullular dekk’le; spor aktivitelerinden atölyelere, kültür sanat etkinliklerinden şehrin önde gelen lezzetlerine, eğlenceye ve sosyalleşmeye dair tüm ihtiyaçları için yeni bir mekân kazanıyor. A’dan Z’ye dekk: Açık havada 2.500 metrekarelik bir yeme-içme-eğlence alanı düşünün ve bu alan Maçka Parkı'nda 90 saniye mesafede olsun. "Cool food, cool mood" mottosuyla Banko Burger, Markus, Nappo Pizza, Yumami, Rita Deli, Nino Bakery gibi şehrin ayrı noktalarındaki gastronomi noktalarına aynı alanda ev sahipliği yapacak olan dekk, 01 Ekim’den itibaren İstanbulluları ağırlamaya başlıyor. Ne zaman, nerede? dekk, 01 Ekim’de gerçekleşecek Evrencan Gündüz konseriyle açılıyor. Evrencan’ı hemen aynı cumartesi, 02 Ekim saat 19.30'da Eda Baba takip ediyor. Ayrıca dekk, 03 Ekim Pazar gününü saat 17.00’de POWERAPP DJ Andreas Moles’e ayırmanızı tavsiye ediyor. 01 Ekim itibarıyla haftanın her günü, sabah saatlerinde spor etkinlikleri öğle saatlerinde skate, dans gibi daha deneyime dayalı atölyelerin olduğu dolu bir program ziyaretçilerini bekliyor. Ayrıntılar ve dekk’ten güncellemeler için Instagram hesabını takip edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Bu hafta Münih’te çok merak ettiğim bir müzeyi gezdim. 2. Dünya Savaşı esnasında Nazi propogandası yapan; bizzat propogandanın lideri (kim olduğunu bilirsin sen) tarafından kurulan ve sadece “temiz sanat eserlerini” sergileyen kültür kurumundan, bugün LGBT sanatçılarının, feministlerin ve tartışma yaratacak işlerin sergilendiği çağdaş müzeye: Haus Der Kunst. Kendisinin çalkantılı, canlı ve esrarengiz bir geçmişi var. Bence buradaki en enteresan binalardan. Çünkü 2. Dünya savaşı esnasında Münih bombalarla yerle bir oluyor ve geçmişin izini taşıyan çok az sayıda bina var. Haus Der Kunst onlardan biri.

1937’deki açılışının ardından, "Haus der Deutschen Kunst", Nazi sanat politikasının bir göstergesi olarak hizmet etmiş ve baş kurumu olmuş. Burada düzenlenen yıllık "Großen Deutschen Kunstausstellungen" (Büyük Alman Sanat Sergileri), Alman sanatının en önemli sergi ve satış etkinlikleri olarak kabul edilmiş. Adolf Hitler'in oyu eserlerin seçiminde belirleyici olurmuş ve her yıl birkaç yüz nesne satın almış. 1938'den 1942'ye kadar, sergilerden bazıları Venedik Bienallerinde uluslararası kitleye sunulmuş. Onaylanmış eserlerin sergilenmesi yalnızca sınırlı miktarda bariz Nazi propagandası içerse de, Nasyonal Sosyalist rejimin dünya görüşünü yansıtan bir değer sistemini tasvir ediyorlarmış. Eserlerin büyük bir yüzdesi manzara ve dönem resimleriymiş. 1939'dan itibaren savaş tasvirleri önemli bir yer edinmiş. "Großen Deutschen Kunstausstellungen" yılda birkaç yüz bin ziyaretçi çekermiş. Şubat 1945'te bile, Hitler başka bir "Große Deutsche Kunstausstellung" için hazırlıklar emrediyormuş.
Aynı zamanda, 19 Temmuz 1937'de, Hofgarten'in yakın galeri binasındaki "Entartete Kunst" (Yozlaşmış Sanat) sergisinde modern sanatın el konulan eserleri küçük düşürücü bir şekilde sergileniyormuş. Weimar Cumhuriyeti döneminde avangard üyesi olan Max Beckmann, Ernst Ludwig Kirchner ve Oscar Schlemmer gibi sanatçılar kaçmaya ya da iç sürgüne gitmeye zorlanmışlar. Eserleri koleksiyonlardan çıkarılmış, yurt dışına satılmış veya yakılmış. "Dejenere Sanat" sergisi Almanya ve Avusturya'nın çeşitli şehirlerinde sunulmuş. Sadece Münih'te, iki milyondan fazla kişinin bu sergiyi gördüğü söyleniyor.
Amerikan birlikleri 30 Nisan 1945'te Münih'e yürüdüklerinde büyük ölçüde yıkılmış bir şehir bulmuşlar. Müzelerin ve sergi evlerinin çoğu ağır hasar görmüş olsa da, "Haus der Deutschen Kunst" neredeyse hiç zarar görmemiş. Eylül 1942'den bu yana, binayı hava saldırılarından korumak için kamuflaj ağları kullanılıyormuş. Bina yemek pişirme olanakları içerdiğinden ve geniş alana sahip olduğundan, Amerikan askerleri hükümeti onu bir restoran, bir dans salonu ve birkaç mağaza içeren bir subay kulübüne ev sahipliği yapmak için kullanmışlar. Sergi salonlarının taş zeminlerinde basketbol sahası çizgileri ve işaretler yağlı boya ile boyanmış.
Binanın tarihini dinledikten sonra, müzenin dijital iletişiminden sorumlu Saskia bana yeni açılan Heidi Bucher’in Meta-morphosen sergisinin ana fikrini anlattı. Tüm bu geçmişi öğrenince, bu sergi de ekstra bir anlam kazanıyor. Bucher “derilerini yüzdüğü” (skimming) binaları ve odaları ile tanınıyor. Kendisine göre duvarların gerçekten sesi var; hikayelerin ve olayların gerçekleştikleri odaların duvarlarına sindiğine ve duvarların duyusal bir hafıza deposu taşıdığına inanıyor. Ve kötü olayların yaşandığı odaları latex ile kaplayıp, sonra bu kaplamayı soyuyor. Fotoğraflardan farkedersen latex gerçekten insan derisi gibi görünüyor; kırışık, ten renkli, ve transparan.


Bucher “Skimming”e 1970’lerde önce kendi aile evinden başlıyor. Kadınların “erkek işlerine” karışma hakkı olmadığı için, eski aile evlerinde “Gentleman’s Room” diye bir oda varmış ve ailenin erkekleri yemekten sonra bu odaya gidip politika, ekonomi vs konuşurmuş. Kadınların bu odaya girmesi yakışık almazmış. Bu odanın duvarlarını önce latex ile kaplıyor. Latexi soyarken bir videosu var (instagramda paylaştım), zorlandığını, ellerinin acıdığını, düştüğünü görüyorsun. Performans sanatı da var işin içinde ve o an ata erkil düzene yapılan başkaldırıyı hissediyorsun.
Heidi Bucher'ın aile evinden sonra seçtiği ortamlar, örneğin Constance Gölü'ndeki Bellevue psikiyatri kliniği gibi, aynı anda hem özel hem de kamusal öneme sahip. Orada Bucher, diğer alanların yanı sıra, Sigmund Freud'un ilk deneğini, sözde histeri hastası Anna O.'yu ve daha sonra kadın hakları aktivisti Bertha Pappenheim'ı sözde tedavi ettiği ofisin derisini yüzmüş. Sonrasında Bucher, Maggiore Gölü'ndeki terk edilmiş Grand Hôtel Brissago'nun giriş kapısının derisini yüzmüş. Otel başlangıçta entelektüeller için bir tatil yeriymiş; sonra Yahudi çocuklar için devlet tarafından organize edilmiş bir "gözaltı evi" haline gelmiş ve Nazi rejimi sırasında da kadınlar bu otelde tutulmuş. Toplumun suçluluk ve utanç duygularının sindiği duvarların derisini yüzdüğü işi de çok etkileyiciydi. Daha fazla araştırmak istersen eğer, bu videoyu izlemeni tavsiye ederim.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta Dünya’nın başkentlerinin yeniden açılması şerefine umut ışınlayan sanat haberlerine gidiyoruz
26 Eyl 2021

YAZARLAR

Good City Guides
Hayalperest gezginleri, oturdukları yerden seyahate çıkartacak hikayeler.
İLGİLİ OKUMALAR



