Hıdrellez’i Düne Bırakanlar

Yedikule’de mevsimin en civcivli panayırı
Hıdrellez’i Düne Bırakanlar

“Allah zelzeleyi bedava yapıyorsa bu adam sizi para ile sallamaya üşeniyor!”

Mehmet Selahattin, 11 Mayıs 1929

Yedikule tramvay durak yerinden biraz ileride üstünde yer yer otlar biten kocaman bir kemer karşınıza çıkar. Yedikule’nin dış kale kapılarından biri de budur. Dün bu kapının önü seyyar satıcılardan geçilir gibi değildi. Testisini kapan, işportasını omzuna vuran soluğu burada almıştı. Bir kaynaşmadır gidiyordu:

“Tazeden al, tazeden al!”

“Hani ya gevrek simiiiit!”

“Fındık içi, ceviz içi, badem içi!”

Ceketi omzunda, kasketi elinde, kolları dirseğe kadar sıvalı bir kopuk sordu:

“Canımın içi de var mı?”

Ve heriften alacağı küfürle karışık cevabı işitmemek için durmadan uzaklaştı.

Tek atlı yaylı arabaların dizildiği tozlu yolun başında koynu, koltuğu yiyecek sepetleriyle dolu bir kadın avaz avaz bağırıyor:

“Seyir seyran bizim neyimize imiş! İşte yine Mahmure meydanlarda yok. Mahmure! Mah…mu…reee! Kız nerdeysen cevap versene!”

Bir arabacı sordu:

“Yeşil başörtülü bir kız mı idi?”

“Ha, öyle ya başına yeşil bağlamıştı. Aman nereye gitti kuzum?”

“Belki seninki değildir. Benim gördüğümün yanında bir delikanlı…”

Kadın heyecanla sordu:

“Mektepli mi, başında sırmalı şerit var mı idi?”

O sırada yeşil başörtülü bir kız koşarak geldi.

“Anne, neredesin Allah aşkına? Deminden beri seni arıyorum.”

Zavallı Mahmure’sine kavuşmanın sevinciyle ne diyeceğini şaşaladı:

“İlahi kızım, aklımı başımdan aldın! Hesna Hanım filan neredeler?”

“İlerde, gidiyorlar.”

Düşe kalka kafileye karıştılar. O sırada arkadaki büyük kervan da hareket etmişti. Bu kervanda kimler yoktu ki: Susamcı Arap karıları, davul çala çala gelen Eyüp oyuncakçısı, elindeki sarımsak demetinden birer tane soyup yanındakine ikram eden Topkapı dilberleri, değneğini kırarak, sümüğünü çekerek “A kızım, bu yol bitmeyecek mi?” diye soran hanım nineler, güzelce bir kadın görünce horoz gibi kabararak sırnaşan mahalle tosunları, daha burada tipleri hatırıma gelmeyen kadınlı erkekli bir sürü kimseler…

Peki ama bunlar böyle cümbür cemaat nereye gidiyorlar? Efendim bunlar sizin anlayacağınız Balıklı üstündeki Ermeni hastanesi bahçesine gidiyorlar. Haberiniz yok mu? Bugün orada panayır var panayır! Bunu belki siz haber alamadınız fakat ben daha geçen seneki ziyaretimden gününü tespit etmiştim.

Bir tarafını hisar dibi, öbür tarafını bostanlar kaplayan bu uzun yol araba ile çok sürmedi. Hastanenin önünde indim, bahçeye doğru yürüdüm. Fakat bu bahçe serbestçe girilir bir yer değil. Kapıda birisi oturmuş bilet kesiyor. Bizden usulüne göre on kuruş aldılar. Bahçeye girebilmek hakkını kazanmıştık ama içeride bir tek boş sandalye bulmanın imkânı var mı ki.

Gelişigüzel dolaşmaya başladım. İrili ufaklı Ermeni dilberleri salıncakların etrafında toplanmışlardı. Artık beğen, beğen de beğendiğini al! İçlerinde sahiden güzelleri de var ama tüylü yanaklı, kocaman el ve ayaklılar arasında bunları seçip ayırmak öyle pek kolay değil.  Sonra o konuşmaları nedir? “Mega, çega, gıllas, gudes…”. Hep böyle ‘ç’, ‘g’ bolluğu arasında gacır gucur öten bir lisan!

Şimdi nöbetle salıncağa biniyorlardı. Fakat salıncak başında duran adam da amma aksi imiş ha! Tam keyiflenecekleri sırada indirmeye kalktı:

“Hadi bakalım matmazeller! Başkaları da sallanacak.”

“Peki ama şimdi biz sallandık?”

“Yok siz sallanmadınız da ben sallandım!”

“Başka bırakmazsın?”

Saatine baktı.

“Vakit geçti gayrı. İkinci postaya kalanlar ayrı para verecek. Öteden bir ihtiyar Ermeni dayanamadı:

“Allah zelzeleyi bedava yapıyorsa bu adam sizi para ile sallamaya üşeniyor! Bu ne iştir zo, tarifen yoktur senin?”

Bu söz salıncakçıyı kızdırdı:

“Ne tarifesi be? Bunda tarife benim keyfim! Kimseyi zorla bindirmiyoruz ya! Ekmek mi ki bu narhı olsun?”

Kimseden ses çıkmadı ama salıncağa da artık kimseler rağbet etmedi. Ötede, masaların başında sepetlerini açıp Allah ne verdiyse -yalancı dolma, söğüş, börek- bugün için hazırladıkları nevaleyi ortaya döken Ermeni aileleri şampanya niyetine patlayan bira şişeleri karşısında keyif çatıyorlardı. İçlerinde aşka gelip nara atanlar bile vardı.

Dışarıda hastanenin önü ziyaretçilerle dolmuştu. Meğer bugün aynı zamanda hastanenin yıl dönümüne tesadüfmüş. Kapının önünde bayraklarla süslenmiş bir tak duruyor. Üstüne şu cümle yazılı: “Hastanenin 97 inci yıl dönümü”.

Haber verdiklerine göre bugün Balıklı’nın da günüymüş. Birçok kimseler Hıdırellez’in keyfini belli ki bugün çıkarıyor. Vakıa Hıdırellez pazartesi günü gelip geçmişti ama tatil gününe tesadüf etmediği için bundan kimse bir şey anlayamamıştı. Dün işte hem panayır hem Hıdırellez, ikisi bir arada çıktı.

Kapının önünde ihtiyar bir adam elinde tuttuğu küçük ve sıska marulları turfanda bir meyve gibi gelip geçenlere gösteriyor:

“Yerlinin yerlisi Yedikule malı!”

Fakat fiyatını sorup da tanesi on beş kuruş cevabını alan uzaklaşıyor. Yaşlı bir kadın eliyle yokladıktan sonra;

“Ayol, bunlar yerli malı değil. Baksana buruşmuşlar bile!”

Marulcu bu söze fena içerledi.

“Kusura bakma ama o senin buruşukluğun hanım!”


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Hoş geldin bahar #28

Hıdırellez, Yedikule Ermeni Hastanesi, marul bayramı

03 May 2022

https://www.aksehirpostasi.com/yazarlar/ceyda-cakir/hidirellez-ve-hikayesi/2080/

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR