İfade özgürlüğü tehlikede: Batı’nın Filistin sansürü

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Hamas’ın 7 Ekim'de İsrail'e düzenlediği saldırıdan sonra başta ABD olmak üzere Batı dünyasında İsrail-Filistin meselesi hakkındaki tartışmalar endişe verici bir sürece girdi. 7 Ekim’deki saldırının ardından Filistin yanlıları ve İsrail'e eleştirel yaklaşanlar, sadece alışılagelmiş bir muhalefet ile değil, daha da tehlikeli olacak şekilde, bu düşüncelerin sistematik bir şekilde bastırılmasıyla veya tamamen sansürüyle karşılaştı. Bu durum, demokratik toplumların temeli ifade özgürlüğü prensibine gölge düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda yapıcı diyalogların ortaya çıkmasına engel olarak barış ve yeniden inşa sürecini de geciktiriyor.
İfade özgürlüğüne gölge düşürülen tartışmalar
Bu sansür eğilimi yeni olmamakla beraber, Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısının ardından radikal biçimde arttı. Filistinlilerin haklarını savunan görüşler sadece genelgeçer bir muhalefetle karşılaşmadı; bu görüşlerin üniversitelerden kamusal alanlara kadar açıkça sansürlendikleri birçok vaka yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.
Filistin'i destekleyenlerin konferanslarının iptal edilmesi, Filistin yanlısı görüşleri nedeniyle insanların işlerinden çıkarılmaları, İsrail politikalarını eleştiren Amerikalı Arapların tehdit edilmesi gibi birçok olay, ifade özgürlüğünün akıbeti hususunda endişe verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir.
Sansür eğiliminin bir örneği olarak, Ortodoks Yahudi Ticaret Odası gibi grupların baskısıyla ABD Filistin Hakları Kampanyası (USCPR) konferansının iptal edilmesini ele alabiliriz. Yapıcı bir diyaloğu engelleme ve sorun etrafındaki anlatıyı suni bir biçimde manipüle etme girişimi olarak nitelendirebileceğimiz bu sansür vakası, olaylara dair farklı perspektiflerin kamuoyunda dile getirilmesine mani olarak İsrail-Filistin çatışmasının geniş katılımlı bir konsensus sonucunda çözüme kavuşmasına da engel oluyor.
Bu tartışmaya siyasi figürlerin de dahil olması ile beraber, tartışmalar nedeniyle yaşanan kutuplaşma da artıyor. Teksas Valisi Cumhuriyetçi Greg Abbott'ın Filistin yanlısı etkinliklerin iptallerini desteklemesi, kamuya mal olmuş güçlü figürlerin İsrail-Filistin meselesi üzerine nüanslı ve dengeli bir diyaloğu teşvik etme mücadelesinin karşılaştığı zorlukları bir kere daha gözler önüne seriyor.
Bir başka sansür yöntemi ise daha önce de örnekleri ile karşılaştığımız üzere, etkinliklerin iptal edilmesini sağlamak için bomba tehdidi gibi taktiklerin kullanılması. Son örneği ise Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi’nin (CAIR) yıllık konferansında yaşandı. Arlington, Virginia’da yıllık konferansını düzenleyecek olan Konsey, bomba tehdidi aldıkları için kalmayı planladıkları otel ile olan anlaşmalarını iptal etmek zorunda kaldı ve etkinliği iptal etti. Bir başka açıdan, bu taktik, yani bomba ile tehdit etmek, muhalif sesleri ya da bu bağlamda Filistin yanlısı sesleri bastırmak için bazı kişilerin ne kadar ileri gitmeye hazır olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Medya sansürü veya röportaj iptalleri, elimizdeki sorun üzerine çeşitli bakış açılarına erişimi önemli ölçüde daraltıyor ve bu da hâlihazırda baskılanan insanların sesinin iyice kesilmesine vesile oluyor. Ortodoks Yahudi Ticaret Odası'nın CEO'su Duvi Honig’in Hilton otelleri üzerindeki baskısıyla USCPR etkinliğinin iptalini düşünün. ABD gibi ifade özgürlüğüne hayati ve kutsal bir anlam atfeden bir devlet ve toplumda, aylar öncesinden plananan bir konferansın sansürlenmesi, kamu tartışmalarının geleceğine dair ipuçları veriyor. Kısaca, çıkar ilişkileri, demokratik değerlerin ve daha da önemlisi insan hayatının önüne geçiyor.
Hamas'ın 7 Ekim saldırısının ardından sansürün yoğunlaştığı bir gerçek. İsrail yanlısı öğrenci organizasyonlarından tutun sivil toplum örgütlerine kadar birçok kolektif, Filistin yanlısı hocaların işlerinden olması için ya da çeşitli üniversite kulüplerinin aktivitelerine son verilmesi için yoğun mesai harcıyor. Filistin davasının savunucularını susturmak için stratejik olarak antisemitizm suçlamaları ve terör destekçiliği ithamları kullanılıyor. Bu suçlamalar, sadece yapıcı bir diyaloğu sınırlamakla kalmayıp, aynı zamanda sorunun daha incelikli bir şekilde çözülmesini savunanları da kısıtlamaya yol açıyor. Sansür, sorunun devamını isteyenlerin kullandığı, kimi zaman da ekonomik şiddet içeren bir araca dönüşüyor.
Küresel Boyutta Sansürün Etkileri
Bu baskılama taktiklerinin etkisi, Filistinli Amerikalı aktivistler tarafından çok net bir şekilde hissediliyor. Örneğin Noura Erakat gibi kişiler, sadece sansürlenmekle kalmayıp, aynı zamanda Filistin meselesine dair görüşlerini sunmakta önemli engellerle karşılaşıyor. Filistin asıllı Amerikalı gazetecilere yönelik itibarsızlaştırma çabaları ve Gazze'deki insani duruma dair endişelerini dile getiren insanların yaşadıkları zorluklar, medya ve toplumda derin izler bırakan bir eğilimi ortaya koyuyor. Harper's Bazaar'ın baş editörü Samira Nasr gibi deneyimli isimlerin karşılaştığı engeller, sadece bireylerin değil, aynı zamanda topluma hitap eden kişiler üzerinden de anlatı kontrolü kaygısına yönelik daha geniş çabaları yansıtıyor.
Frankfurt Kitap Fuarı gibi uluslararası bir platformlarda Filistinli bir yazarı onurlandırmayı amaçlayan etkinliklerin iptal edilmesi, bu endişe verici eğilimin küresel bir boyuta taşınmış olduğu gerçeğini bize gösteriyor. Nathan Thrall gibi ailesi İsrail’de olan Filistin yanlısı yazarların seslerinin bastırılması, sansürün sadece belli bir coğrafyayla ya da demografi ile sınırlı olmadığının bir başka örneği olarak karşımıza çıkıyor. Örnekleri çoğaltabiliriz: Columbia Üniversitesi’nde kapatılan kulüpler, işten çıkarılan akademisyeler ve niceleri, sansür baskının ne denli yaygınlaştığını ve temelde herkesin bu tehdit ile karşı karşıya olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
İfade özgürlüğünü korumak
Baskı çabaların sadece alışılagelmiş sansürle sınırlı olmadığını da unutmamalı; medya kuruluşlarına yapılan siber saldırılar ve İsrail hükümetini eleştiren gazetecilerin basın kartlarının reddi gibi önlemler, bilgi akışını kontrol etmek ve bağımsız haberciliği bastırmak için alınan ek adımların bazı örnekleri. Bu eylemler, sadece farklı bakış açılarının kamuya açıklanmasını kısıtlamakla kalmayıp, aynı zamanda gazetecilik müessesesinin bütünlüğünü tehdit ediyor. Özgür basının bilgilenmiş ve katılımcı bir kamu için esas olduğunu düşünürsek sansür tehdidinin risklerini daha iyi anlayabiliriz.
Küreselleşen ve demokratik prensipleri ayaklar altına alan sansür tufanı, başta ABD olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde Filistin yanlısı görüşleri bastırmak için ortaya konulan koordineli bir çabanın ürünü. Baskının bu derece normalleşmesi ve yayılması ise, sansürün İsrail-Filistin meselesi ile sınırlı kalmayıp, aynı zamanda demokratik toplumların esaslarından olan ifade özgürlüğü prensibini ciddi bir şekilde tehdit ettiğini de hatırlatmak gerekiyor. Bu baskıya karşı ise bireylerin, kurumların ve hükümetlerin, kendi yetki ve güçleri dahilinde ifade özgürlüğü hakkını koruma sorumluluğu ortaya çıkıyor. Bu hayati konuda daha kapsamlı bir diyalogu teşvik etmek için aktif adımlar atmak, demokratik değerlerimizi korumak için kaçınılmaz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Avrupa Komisyonu'nun yayımladığı aday ülke statüsündeki ülkelerin değerlendirme raporunda Türkiye'ye ilişkin eleştiriler ve yorumlar, Batı ülkelerinin Filistin'i destekleyen kişi ve kurumlara yönelik sansür ve baskıları
15 Kas 2023

YAZARLAR

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
ABD yönetimi geniş çaplı bir İran işgaline hazırlanıldığı iddialarını doğrulamıyor. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi güvenceye almak, stratejik adaları veya askerî altyapıyı hedef almak amacıyla sınırlı kara operasyonları ihtimali gündemde kalmayı sürdürüyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ise rejim değişikliğine ve uzun süreli savaşa karşı çıkarken, gerektiğinde sınırlı askerî güç kullanılmasını ve diplomasinin açık tutulmasını savunuyor.

Yeni Parti kurucularından Utku Çakırözer ve Burhanettin Bulut’un Aposto’ya verdiği bilgilere göre, ilk olağan kurultayın Ekim sonu ile Kasım başı arasında yapılması planlanıyor. Kurultayda yalnızca yönetim organları değil, parti programı ve tüzüğüne ilişkin son düzenlemeler de ele alınacak. Kurultayın ardından ise Yeni Parti odağını tamamen seçim hazırlıklarına çevirecek. Önümüzdeki üç aylık süreçte örgütlenme çalışmalarına ağırlık verilecek.

Mutlak butlan kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP yönetimine dönmesi, Özgür Özel ve arkadaşlarının Yeni Parti’yi kurmasıyla sonuçlandı. Ankara kulislerinde şimdi Yargıtay’ın kararı kaldırıp kaldırmayacağı, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının gündeme gelip gelmeyeceği ve CHP’de yeni bir kurultay sürecinin başlayıp başlamayacağı tartışılıyor. Yeni Parti yönetimi ise butlan kararı kaldırılsa bile CHP’ye dönmeme ve seçime kendi çatısı altında girme eğiliminde.

Bir partinin logosu, tek başına o partinin geleceğini belirlemez. Seçmen desteğini asıl şekillendiren; partinin programı, liderliği, örgütlenme biçimi ve toplumla kurduğu ilişkidir. Yine de logo, milyonlara ulaşmayı hedefleyen bir siyasi yapının kamuoyuna sunduğu ilk işaretlerden biridir. Peki Yeni Parti’nin logosu nasıl bir mesaj veriyor? Tasarımın güçlü yanları neler, hangi yönleri henüz tamamlanmamış görünüyor ve daha tutarlı bir görsel kimliğe dönüşmesi için neler yapılabilir?

Avrupa Merkez Bankası, radikal bir kararla euro banknotlarını baştan aşağı değiştirmeye hazırlanıyor. Bu kararla Avrupa, yalnızca yeni güvenlik özelliklerine sahip banknotlar tasarlamıyor; aynı zamanda gölgede kaldığını hissettiği bir dönemde kendini nasıl anlatmak istediğini de yeniden düşünüyor.



