İnsan coğrafyasını tanımak: Bir antropolog nasıl seyahat eder?

Ekolojik antropoloji alanında uzmanlaşmış Selcen Küçüküstel ile seyahat-antropoloji ilişkisini, günümüzde insanların giderek daha çok seyahat etmesiyle ortaya çıkan "sömürgeci turist" tipini ve bir antropoloğun nasıl seyahat ettiğini konuştuk.
Merakından ve tutkusundan uzaklaşarak büyümeyi seç(e)memiş, sonunda da kendini, kimliğini, işini bunun üzerinden şekillendirmeyi öğrenmiş insanlar var. Sen, uzak diyarları ve insanları merak ederek mi büyüdün, bu yüzden mi antropolog oldun?
Kendimi bildim bileli uzak diyarları ve benden "farklı" olanları merak ettim ama sanırım düşününce ilk zamanlar bu merak genel anlamda bir bilim merakı ve öğrenme açlığı üzerinden şekillendi. Çocukluğum dönem dönem bir konuyu çok merak ederek geçti. Örneğin bir ara astronomiyi merak ediyor, saatlerce gökyüzünü izleyip çıkarımlar yapmaya çalışıyordum. En büyük hayalim bir teleskop sahibi olmaktı o zaman. Başka bir dönem arkeoloji merakı başladı. Kuzenimle saatlerce bir ansiklopediden eski Mısır medeniyetlerini okuyup, kendimizce farklı kaynaklardan okuduklarımızı birleştirerek "bilim insanı olma" oyunu oynadığımızı hatırlıyorum. Hatta İznik’te arkeoloji müzesine gidip kendi kendimize müze müdürüyle röportaj yapmaya bile kalkmıştık.
Daha sonra hayvanlar dünyasına çok merak sardım. Çok uzun süre zoolog olmak istiyordum. Geçenlerde ortaokul zamanı çok moda olan anket defterlerinden birinde "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" sorusuna yazdığım cevabı görüp çok güldüm. "Evlenmeyip Afrika’ya yerleşmek ve zoolog olmak istiyorum" yazmışım. Ne Afrika’ya yerleştim, ne zoolog oldum ne de evlenmemeyi başardım ama yine de hayalime kavuşmuşum gibi hissediyorum. Çünkü aslında tüm bu alanların ortak noktası olarak "dış dünyayı, farklı olanı" merak etme, öğrenme merakını devam ettirebildiğim bir mesleğim var. Antropoloji ile resmî olarak tanışmam çok daha sonra oldu. Üniversite yıllarımda başlayan ve sonrasında devam eden belgesel fotoğraf ve belgesel film alanına ilgim sayesinde farklı kültürlere çok daha fazla ilgi duymamla başladı diyebilirim kısaca
O zamanlara ait olan ama içinde hâlâ canlı duran, seni bir antropolog olmaya taşıyan imgeler, insanlar, yerler neler?
Parça parça birçok farklı imge geliyor aklıma ama nerede nasıl birleştiler bilmiyorum. Örneğin ortaokul yıllarında babamın yakın bir arkadaşının Kenyalı bir kadınla evlenmesi ve ilk defa saçları örgülü siyahi biriyle tanışmam. O sayede merak ettiğim Swahili dilini kendi kendime öğrenme çabalarım.. Anneanne ve dedemin yaşadığı İznik’te geçirdiğim uzun yaz tatilleri esnasında neredeyse tamamı bir arkeolojik saha olan bu kasabada surların, arkeolojik kalıntıların üzerinde oynadığımız “keşif” oyunları... Halamın ve eniştemin beni götürdüğü trekking’lerde boyumdan büyük bitkilerin arasında büyülenerek yürümem... Anne ve babamla gittiğimiz kamp tatilleri... Lisedeki ilk sevgilimin ağabeyinin yurt dışından getirttiği National Geographic dergilerinin sayfalarında heyecandan ellerim titreyerek geçen saatler... Üniversite yıllarında dağcılık kulübüyle Türkiye’nin dört bir köşesine başlayan seyahatlerim, o esnada kendi ülkemdeki farklı kültürleri ilk defa yerinde tanımam... Otostopla yaptığımız yolculuklarda kendimizi misafir olarak bulduğumuz rastgele köyler... Şimdi anlıyorum ki hepsi adım adım beni antropolog olmaya taşımış.

Başlıca akademik ilgi alanlarının ekolojik antropoloji, yerli halklar, göçebe toplumlar, Sibirya ve görsel antropoloji olduğunu biliyorum. Neden bu alanlarda çalışmayı tercih ettiğini biraz anlatabilir misin?
Genel çalışma alanım olan ekolojik antropoloji en geniş hâliyle değişik insan topluluklarının hayvanlar ve doğa ile ilişkilerini anlamaya çalışan bir dal. Yani aslında biyoloji ve zoolojinin baktığı doğa ve hayvanlar konusuna insan kültürleri açısından bakıp soruyor; örneğin bir dağ, bir nehir ya da herhangi bir hayvan türü tüm toplumlarda aynı anlama ya da yere mi sahiptir? Yerli halklarla çalışan bir antropolog olarak bu sorunun cevabını bulmaya çalışmak belki de çocukluktan gelen birçok ilgi alanımı birleştirdiği için beni büyülüyor. Fakat somut olarak bu alana yönelmem antropoloji yüksek lisansım esnasında aldığım ve beni çok etkileyen “Orta Asya ve Şamanizm” dersi sayesinde oldu diyebilirim.
Yıllarca Meksika’daki şamanlarla çalışmış hocamız Jay Fikes’ın verdiği bu derste Kuzey Amerika yerlilerinden Sibirya halklarına kadar birçok toplumun doğa ile olan farklı ilişkileri, animizm gibi konuları işlerken okuduklarımızdan çok etkilenmiştim. Sanki küçükken bildiğim ama büyüme sürecinde bize "unutturulan" bir bilgiye tekrar kavuşmuş gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Bu sayede ben de bu alanda ilerlemeye karar verdim ve aynı zamanda foto muhabir olarak çalıştığım için görsel antropoloji de doğal olarak çalışma alanlarım arasına girmiş oldu.
Bir antropoloğun seyahat etmesi, bir doktorun hastaneye gitmesi gibi, mesleki eğitim ve pratik için (hâlâ) merkezî bir yerde duruyor mu sence? Seyahat ile antropolojinin güncel ilişkisi hakkında bize neler söyleyebilirsin?
Aslında antropolojinin merkezinde duran asıl şey alan araştırması yapmak ve katılımcı gözlem dediğimiz en temel araştırma metodunu kullanmak. Yani çalıştığımız toplulukla birlikte bir süre yaşayarak, onlar ne yapıyorsa aynısı yaparak günlük hayatlarına dahil olmak ve hayatı bir süre "dışarıdan" bakan bir gözle onlar gibi deneyimlemek. Bunun için mutlaka uzak yerlere seyahat etmemiz gerekmiyor. Yaşadığımız şehirlerde, hatta aynı mahallede bile bize fiziki olarak yakın olan ama belki de hiç bilmediğimiz, tanımadığımız o kadar çok toplumsal olay, kültür var ki... Dolayısıyla herhangi bir yerdeki bir olaya ve topluma antropolojik açıdan bakarak çalışabiliriz.
İnsanların daha önce hiç olmadığı kadar seyahat ediyor olmasına dair antropoloji bize ne söylüyor?
Antropoloji zaten çok uzun zamandır insan topluluklarının ve kültürlerinin izole olmadığını, diğer topluluklar ile karşılaşmaların, ticaretin ve seyahatlerin insan türünün binlerce yıllık bir geleneği olduğunu söylüyordu. Günümüz seyahat teknolojileri sayesinde bu iyice hızlanmış oldu. Fakat bu seyahat hızı çok ani bir şekilde arttığı için beraberinde elbette antropolojik açıdan oldukça karmaşık birçok toplumsal değişikliği de getirdi. Küreselleşme ve bunun dolaylı olarak getirdikleri şu an antropolojinin en önemli konularından biri hâline geldi. İnsanların bu kadar rahat seyahat edebiliyor olması bir yanıyla "diğer" toplumlara karşı önyargıların azalmasını sağlarken, bir yandan da tamamen "sömürgeci" zihniyetiyle seyahat eden bir turist tipini ortaya çıkardı. Gittiği ülkeyi ya da kültürleri anlamaya çalışmadan, hatta gittiği yerlere kendi "kültürünü" götürmeye çalışan, karşılıklı alışveriş olmadan sadece "almak" üzerine kurulu bir kitle turizmi.

Peki bir antropolog nasıl seyahat eder? Sen seyahatlerini nasıl planlıyorsun?
Antropolojik saha araştırmasının hazırlığı çok uzun ve hassas bir süreç ama sadece seyahat etmek için bile bir yerlere giderken çeşitli mesleki alışkanlıklarım devam ediyor. Bir antropolog olarak iş için gitmemiş bile olsam, gittiğim yerlerde en çok ilgimi çeken şeylerden biri, oradaki insanların nasıl yaşadığı oluyor. Yani bir ülkenin tarihî eserleri ya da doğal güzelliklerini görmenin yanında "insan coğrafyasını" da tanımak istiyorum. Bunun da en kestirme yolu sanırım oralı insanlarla vakit geçirmek oluyor. Bunun için seyahatlere çıkmadan önce eğer mümkünse arkadaşımın arkadaşı da olsa oralı bir tanıdık bulup, o kişiyle mutlaka buluşmaya çalışıyorum ilk günden. Ya da couchsurfing gibi misafir ağırlama sitelerini kullanıyorum. Onun dışında tabii, doğal akışında gelişen karşılaşmalar da oluyor. Bunun için mutlaka en turistik yerlerin dışında en az bir-iki mahalleye ya da köye gitmeye çalışıyorum. Bu şekilde çok beklenmedik ortamlarda kendimi bulup, en önemli turistik sembollerini gezmeden, sadece bir kenar mahallesinde insanlarla sohbet edip döndüğüm çok seyahatim oldu.
Toplumsal cinsiyet bağlamında, bir kadın antropolog olmak nerede duruyor?
Ne yazık ki her bilim dalında olduğu gibi, antropoloji alanında da çok uzun yıllar araştırmaların çoğu erkek antropologlar tarafından yapılıyordu. Bu da şu anlama geliyor; bize anlatılan farklı kültürlerin birçoğu erkek bakış açısıyla ve çoğu zaman kadınların dünyasına hiç giremeden sadece diğer erkeklerle konuşularak anlatıldı. Düşünün bir kültürü, toplumun bir yarısını tamamen görmezden gelerek anlatıyorsunuz. Böyle bakınca kadın olmanın antropolojide çok büyük bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Çünkü hâlâ erkeklerle konuşabiliyoruz ama erkek antropologlara çoğu zaman kapalı olan kadın dünyasına da girebilme fırsatımız var.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İnsan hayatı mevzubahis iken, amaç da suçun önlenmesi ise, yenidoğan çetesi davası soruşturma aşamasındayken bebekler öldüğünde neden harekete geçilmedi?
21 Kas 2024

YAZARLAR

İrem Çağıl
1981 yılında Ankara'da doğdu. Ortaokul ve lisede Fransızca eğitim aldı. Mimarlık ve görsel tasarım üzerine Ankara ve Milano'da lisans/yüksek lisans yaptı. Bir süre İstanbul'da mimar/tasarımcı olarak çalıştıktan sonra kurumsal hayatı bıraktı. Avrupa ve Asya'yı bisikletle ve yürüyerek katettiği çok sayıda geziden sonra Sinek Sekiz adında küçük ve bağımsız bir yayınevi kurdu. Burada yayın yönetmenliği ve editörlük yaptığı 15 sene boyunca ekoloji, cinsiyet eşitsizliği, alternatif eğitim gibi konularda, literatürün temel kitapların Türkçe'ye çevrilmesi, dağıtılması yanında yoğun bir şekilde kırsal kalkınma alanında çalıştı. 10 sene güney Ege'nin küçük bir köyünde yaşadıktan sonra 2024 yılında kızıyla birlikte İspanya'ya taşındı. Valencia'da yaşıyor.

Aposto Seyahat
Aposto Seyahat, her hafta dünyanın sunduğu tüm hediyeleri keşfetmek, yola çıkmaya değecek deneyimlerin peşine düşmek için e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR



