
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Hep sorun, hep dert, hep tasa yazmayalım diyoruz ama günümüz koşullarında epey zorlanıyoruz. Biz de bugün hiç olmazsa gelecek konusunda, hem de çoğumuza garip gelebilecek bir yerden, umut devşirenleri (umut devşirmeyi başaranları!) size anlatalım dedik.
İnsanlığın doğayla kurduğu sömürü ve yıkım ilişkisinin neden olduğu iklim krizi ve bu dünyayı kendimiz ve birçok başka canlı türü için çok da uzak olmayan bir gelecekte yaşanmaz hâle getiriyor olmamız gündemdeki en acil meseleler arasında ve birçoğumuz için muazzam bir kaygı konusu. Bununla birlikte bir süredir felaketlerin şekillendireceği bir yarının sonrasını sabırsızlıkla bekleyen ve böylesi bir gelecekte umut gören yaklaşımlarla da karşılaşıyorduk. İnsanlığın sonu konusunda nasıl umutlu, olumlu olunabilir diyorsanız, bunun cevabı Adam Kirsch’in the Atlantic dergisinde (Ocak-Şubat 2023) çıkan makalesinde var. Makale, Kirsch’in yeni yılda yayımlanacak The Revolt Against Humanity Imagining a Future Without Us kitabındaki argümanlarının bir ön sunumu niteliğinde.

Son yıllarda Silikon Vadisi'ndeki teknoloji şirketlerinin toplantı salonlarında, üniversite seminer odalarında veya kendini modern yaşamın dışına atmış tarım komünlerinin ateş başı buluşmalarında hiç alışık olmadığımız bir yaklaşım dillendirilmeye başlandı: İnsanlığın dünya üzerindeki hükümranlığının sonu çok yakın ve biz de bu sonu kucaklamalıyız. İnsanlığın sonunu açık kollarla bekleyenler arasında elbette görüş farklılıkları var. Kirsch, kimi yönleriyle çok zıt varsayımlardan ve değerlerden beslenen bu yaklaşımları iki grupta topluyor: “anti-hümanistler” ve “transhümanistler”.
“[Anti-hümanistler] insanların ortaya çıkarak teknolojik açgözlülükleriyle bozdukları dünyadaki doğal dengeye özlemle dönmek istiyor. [Transhümanistler ise] daha da ileri gidip teknolojiyi kullanarak doğayı ve onun kısıtlamalarını topyekûn ortadan kaldırma hayalleri kuruyor. Biri aklı insanlığı cennetten kovduran yılan olarak görüyor, diğeri cennete geri dönüşün yegâne yolu.”
Anti-hümanistler dünyanın çevreyle ilgili dertlerine çare bulmak için önerilen her türlü orta yolcu yaklaşımlara temelden karşı. Bunlara son dönemlerde “sürdürülebilirlik” kavramı etrafında örgütlenen yaklaşımlar da dahil. Anti-hümanistlere göre sürdürülebilirlik kavramı içinde modern kapitalist toplumun üzerine inşa edildiği “büyüme ve gelişme” varsayımını muhafaza etmeye devam ediyor. Sürdürülebilirlik kavramı içerisinde bir reddi, radikal bir kopuşu barındırmıyor: Fabrikada, tarlada, evde üretim ve tüketim pratiklerinde/kalıplarında yapacağımız çevre-dostu değişikliklerle “sürdürülebilir büyüme” mümkün ve yeşil teknolojilerle sorunlarımızı çözebiliriz diyoruz; plastikler doğada çözülmüyorsa, doğada çözülebilen maddeler bulalım; karbon yakmak küremizi fazla ısıtıyorsa o zaman rüzgârı ve güneşi kullanalım. Sonuçta otomobilden vazgeçemiyoruz da elektrikli otomobile geçiyoruz. Büyümeden vazgeçmiyoruz, sürdürülebilir bir şekilde büyüyelim diyoruz. Günümüzde birçok çevreci yaklaşım sürdürülebilirlik ve benzeri kavramlar etrafında orta veya ortaya yakın yolu bulmaya çalışıyor. İşte anti-hümanistler tam da bu noktada bu tür yaklaşımlardan köktenci bir şekilde farklılaşıyorlar. Onlara göre bu yol, yol değil. Üstelik bu yolda yürüyen yolcunun yani insanın/insanlığın da seyahatinin sonlanma zamanı geldi diyorlar. Anti-hümanistlere göre kendi sonunu hazırlayan ekonomik ve toplumsal süreçlerin baş mimarı olarak insanlık sonun geldiğini ve bu sondaki sorumluluğunu kabul etmeli.
Peki transhümanistler ne diyorlar? Bu gruptaki yaklaşımlar anti-hümanistlerin şiddetle karşı çıktıkları aklın üstünlüğünü ve bilimsel ve teknolojik gelişmeye dayalı düzeni sonuna kadar benimsiyor. İlerleme fikrine sıkı sıkıya bağlılar. Onlara göre ilerlemenin yolu homo sapiens olmayan yeni akıllı yaşam formlarının ortaya çıkmasında. Bu da farklı biçimlerde mümkün olabilir. Genetik mühendislik veya nanoteknolojiler yardımıyla vücudumuzun ve beynimizin sınırlarını aşabileceğimiz varoluş biçimlerine ulaşacağız. Ya da bizim aklımızdan sonsuz kere akıllı yapay zekâ formları yoluyla aklın devamını sağlayacağız. Transhümanistler bu dünyadaki ölümlü varoluşumuzun yok oluşu konusunda umursamaz bir tavır içindeler. Akıldan vazgeçmiyorlar ama bedenden vazgeçiyorlar.
Transhümanistlerin endişesi, insanlığın varlığını tehdit eden çevre felaketlerinin aklı saklayabileceğimiz formların üretilmesine engel olacak düzeylere ulaşması. Bu yüzden, hızlı davranılması gerektiğini düşünüyorlar. Kirsch’e göre bu yaklaşımın önde gelen örnekleri arasında Oxford Üniversitesi’nde Future of Humanity Institute'un (İnsanlığın Geleceği Ensitütüsü) kurucu hocalarından ve World Transhumanist Associaton (Dünya Transhümanist Derneği) kurucularından Nick Bostrom var.
Bostrom’un, kontrol edilmesi gerektiğini de hep eklediği yapay zekâ konusundaki heyecanı bulaşıcı. Katlanarak hızlanan teknolojik gelişmelerle biyolojik kısıtlarımızı aşacağımızı savunan transhümanistler için başka bir örnek de popüler yazarlardan Ray Kurzweil. Kurzweil’in 2005’te yayınlanan The Singularity is Near kitabının filmi bile var. Biz izlenecekler listemize aldık bile.

Birbirine tam zıt pozisyonlardan yola çıkan anti-hümanistler ve transhümanistlerin insanın evrendeki yeri konusunda birleştikleri söylenebilir. Şimdiye kadar insanı hep doğanın ayrıcalıklı bir parçası olarak konumlandırdık. İmtiyazlı bir varlık olarak gördük kendimizi. Teolojik yaklaşımlar yaradılış hikâyelerinde insana ayrıcalıklı bir yer verdiler: Tanrı dünyayı yarattı, en son da insanı. Aydınlanma sonrası aklın üstünlüğünü benimseyen bilimsel yaklaşımlarda da insan, insan-dışı canlılardan hem farklı hem de üstündü. Doğayı anlayabilme, onun işleyiş kurallarını çözerek ona hükmedebilme gücüne sahip olan insan doğanın içinde hep ayrıcalıklı bir yere sahip oldu.
Kirsch’e göre insanı doğanın merkezine koyan bu düşünce sistemleri çatırdıyor ve insan doğayı yok eden doğa karşıtı bir unsur olarak yeniden tanımlanıyor. Son yıllarda popülerleşen antroposen kavramı bu düşünsel dönüşümlerin bir sonucu. Kirsch, Jedediah Purdy’nin 2015’te yayımlanan After Nature (Doğadan Sonra) kitabından bir alıntıyla bu paradigma dönüşümünün altını çiziyor:
“İnsanlar ve doğal dünya arasında alışageldiğimiz ayrımı artık faydalı ve doğru bulmamızda antroposen en çarpıcı ifadesini buluyor. Atmosferin tepesinden okyanusların en dibine her şeyi biz şekillendirdiğimiz için artık bizden ayrı bir doğa yok.”

Bu tartışmada geldiğimiz noktada önümüzde iki seçenek var: doğasız bir dünya ya da insansız bir dünya. Tahmin edebileceğiniz gibi anti-hümanistlerin tercihi hiç tereddütsüz insansız doğadan yana. Kirsch’ün bu cenahtaki referansları arasında dünyaya yeni insanlar getirmemek gerektiğini savunan ünlü antinatalist (doğum karşıtı) düşünür David Benatar var. Benatar 2006 yılında yayınlanan ve Türkçeye Keşke Hiç Olmasaydık-Var Olmanın Kötülüğü (2019, Doğu Batı Yayınları) (Better Never to Have Been) başlığıyla çevrilmiş kitabında insanlığın yok olmasıyla evrenin büyük bir kayıp yaşamayacağını savunuyor. Öyle ya sürekli ahlaki değerler üretme ve akılcı çıkarımlar yapma peşinde koşan insanlarla dolu bir dünya neden çok özel bir yer olsun ki? İnsanların böylesi bir dünyaya değer vermeleri, kendilerini haddinden fazla önemsemelerinden kaynaklanıyor. Benatar’a göre ne o kadar biriciğiz ne de o kadar değerli; insanların gelecekte olmayacağından kaygılanmamız olsa olsa kocaman kibrimizle alakalı.

Tercihlerimizi insansız bir doğa ile doğasız bir dünya arasına sıkıştırmak ne kadar doğru? Böyle yaparak doğa ve insan ikiliğini yeniden üretmiş olmuyor muyuz? İnsanlar ve insandan öte canlılar arasındaki sınırlar ne kadar kalın, ne kadar geçirgen? Keza aklı bedenden ayırmak ne kadar isabetli? Umudu, umutsuzluğu sınırlarla birlikte düşünmek bize ne katıyor, bizden ne götürüyor? Belli ki önümüzdeki dönemde insanlığın sonu hakkındaki tartışmalarda öne çıkan “insanlık kibri” gibi kavramların yanı sıra bu tartışmaların kışkırttığı soruları da düşünmeye devam edeceğiz.
Bu bölümü posthümanizm tartışmalarının edebiyata yansımaları üzerine çok ufuk açıcı bir yazıyı tavsiye ederek bitirmek istiyoruz. Yazı Zeynep Uysal’a ait ve “İnsan olmayanın tekinsizliği ve insan sonrasına dair: ‘Makineleşmek istiyorum’” başlığıyla Birikim Eylül 2022’de yayımlandı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İnsan sonrası gelecek tahayyülleri, hayat dışı dönüşen plastik
18 Ara 2022

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR


