Irak’tan Suriye dersleri: Medya neden Suriye’de belirsiz bir geleceği sahipleniyor?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
9 Nisan 2003’te, Irak’ın işgalinin 20. gününde Yarbay Bryan McCoy komutasındaki 4. Deniz Piyadeleri 3. Taburu’na bağlı tank ve zırhlı araçlar, Bağdat’ın dış mahallelerinden içeri doğru ilerliyordu. Geçtikleri sokaklarda direnişle karşılaşmadılar. Aksine, Bağdatlılar kendilerine el sallıyor, çay ve kek ikram ediyordu. Zaten ilerlemenin temel sebebi de biraz buydu. Irak Ordusu’nun kent merkezinden çekildiğini haber almışlardı.
Kent merkezine iyice yaklaştıklarında bağlı oldukları alay komutanı Albay Steven Hummer, telsizden Filistin Oteli’ne gitmelerini emretti. Otel, kentin ünlü Firdevs Meydanı’ndaydı. Ancak McCoy’un elindeki Bağdat’ı sektörlere ayıran haritalar, ne Firdevs Meydanı’nı ne de Filistin Oteli’ni gösteriyordu.
'Bu lanet Filistin Oteli nerede?'
Filistin Oteli aslında o günlerde tüm dünyada çok meşhurdu. Uluslararası basın kuruluşlarında görevli yüzlerce gazeteci, daha işgal başlamadan önce otele yerleşmiş, savaşı burdan haberleştiriyordu.
O gün Bağdat’ın düşmesiyle birlikte üzerlerindeki Irak hükümeti baskısından kurtulan gazetecilerin büyük bir kısmı otelden çok uzaklaşmadan dışarı çıkmış, çevrede çalışmaya başlamıştı.
Birkaçı elindeki haritayla cebelleşen Yarbay McCoy’un konvoyuna da denk gelmişti. McCoy, daha önce taburuna iliştirilmiş gazeteci arkadaşları vasıtasıyla telefonda haberleştiği ve kent merkezindeki durumla ilgili bilgi aldığı Le Monde muhabiri Remy Ourdan’ı görünce tam da bir ABD Deniz Piyadesi’nden beklenecek şekilde “Bu lanet Filistin Oteli nerede?” diye sordu. Ourdan eliyle gidecekleri yönü işaret etti.
Yolda karşılaştıları her Batılı gazeteciye yön sorarak sonunda öğleden sonra saat 15.00 gibi Firdevs Meydanı’na girdiler. O sırada birkaç televizyon ekibi çok da kalabalık olmayan bir grup Iraklının meydandaki Saddam Hüseyin heykelini yıkmaya çalışmasını görüntülüyordu.
Saddam’ın heykelini yıkan adam
Kadem Şerif al Jaburi, o Iraklılardan biriydi. Diktatöre karşı öfke doluydu. Çünkü motosiklet yedek parçaları satan ve tamircilik yapan bu adam, zamanında Saddam’ın “manyaklığıyla” meşhur oğlu Uday için çalışmış, parasını alamadığı için şikayetçi olmuş; bunun üzerine hayatının 10 yılını Saddam’ın hapishanelerinde geçirmişti.
Kendi ifadesine göre meydana giren deniz piyadelerinden biri bir balyoz getirip Jaburi’ye kullanmak isteyip istemeyeceğini sordu. Balyozla Saddam Hüseyin’in heykelini yıkarkenki görüntüleri anında tüm dünyaya iletilen Jaburi, 1 günlüğüne dünyanın en meşhur insanı oldu.

Jaburi, Saddam'ın heykelini balyozla parçalarken.
Jaburi ve balyozu, Bağdat’ın düşüşünün fotoğrafı olacaktı ama boynuna bir halat bağladıkları heykeli o değil “Iraklıların heykeli devirmek için yardım talep ettiği” ABD askerleri M88’lerinin vinciyle yıkacaktı.
Irak’ta işgalin sembolü
Yıkım sırasında, o gün McCoy’ un 3. Tabur Tank Bölüğü’ne liderlik eden Yüzbaşı Bryan Lewis, emrindeki askerlerden Teğmen Tim Mc Laughlin’e çantasında taşıdığı ABD bayrağını heykelinin boynuna yıkım için halat takacak olan Onbaşı Edward Chin’e vermesini söyledi.
Chin kendisiyle o günle ilgili yapılan röportajlarda vinçle yukarı çıktıktan sonra “bayrağı ne yapacağını bilemediğini, ancak o sırada esen rüzgarın bayrağı heykelin yüzüne kapattığını, kendisinin de bunu çok düşünmediğini” söyledi.
Bu sahneyi tüm dünya canlı olarak o sırada Filistin Oteli’nde girmiş olan tabur komutanı Yarbay McCoy’dan önce izledi. McCoy, durumu fark eder etmez kendi kaderine lanet okudu. Askerlerine derhal bayrağı indirmelerini söyledi.
Tam o sırada McCoy’un komutanı Albay Hummer da kendi komutanı Tümgeneral James Mattis’ten acil koduyla aynı emri alıyordu. Görünen o ki Mattis’e de aynı emir saniyeler önce ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’dan gelmişti:
“Bayrağı indirin. Hemen!”
Tam bu sırada heykelin yıkımı başladıktan sonra meydana gelen ABD Kara Kuvvetleri’ne bağlı bir psikolojik harekat timinin komutanı Astsubay Brian Plesich durumu fark etti. Iraklı tercümanından hemen bir Irak bayrağı bulmasını istedi ve o bayrağı da ABD bayrağının yanına çektirdi.
- ABD bayrağı, yanında Irak bayrağı olmadan Saddam Hüseyin’in heykelinin yüzüne kapanmış şekilde sadece 90 saniye kaldı. Ama iş işten geçmişti. ABD, artık Irak’ta işgalciydi.
Kadem Jaburi, olaydan yıllar sonra, uluslararası basına verdiği röportajlarda Saddam’ın yüzünde o ABD bayrağını gördüğü an durumu kavradığını söyleyecekti. Ona göre “Bu Irak’ı özgürleştirmek ve demokratikleştirmek için girişilen bir harekat değil, düpedüz işgaldi.”
Jaburi, işgalden sonra hiçbir şeyin iyiye gitmediğini söylüyor, Amerikalılar ve onlarla işbirliği içindeki Iraklı politikacıları “ülkeyi yıkmakla” suçluyordu. Söylediğine göre “Saddam zamanında sadece bir diktatör vardı. Oysa ki işgalden sonra yüzlerce diktatör peyda olmuştu.”
“Yolsuzluk en az Saddam zamanındaki kadar yüksekti. Ancak o zamanlar en azından sokaklar güvenliydi. Elektrik ve doğalgaz ulaşılabilir fiyatlardaydı. İşgalden sonra katliamlar, soygunlar ve mezhep savaşı başladı. Her geçen gün bir öncekinden daha kötü hâle geldi.”
Irak’ta kıyametin miladı
Gerçekten de ABD’nin "Irak’ı Saddam’dan kurtarma ve Iraklıları özgürleştirme operasyonu”nun sonunda Saddam Hüseyin devrildi ve Baas Partisi iktidardan düştü ancak bu durum, Irak'taki etnik, mezhebi ve siyasi gerginlikleri derinleştirdi; geniş çaplı şiddet olaylarının önünü açtı. Ülke ciddi bir iç savaşa sürüklendi.
Irak'ın çoğunlukta olan Şii nüfusu ve Kürtler, daha fazla siyasi güç ve hak talep etmeye başladılar. Buna karşın ülkenin Sünni Arap nüfusu kendisini marjinalleşmiş ve tehdit altında hissetti. Çok sayıda militan grup ve yerel silahlı kuvvet ortaya çıktı. Bunlar, mezhebi çekişmeler ve bölgesel çıkarlar doğrultusunda çatışmalara girerken, Amerikan işgal güçleriyle de mücadele etti. Ülke genelinde oluşan güvenlik boşluğu El-Kaide gibi terör örgütleri tarafından kullanıldı. Radikalizm arttı. Ülkenin, bölgenin ve tüm dünyanın başına IŞİD belası açıldı.
- Irak o günden bu güne halen istikrarsız, bölünmüş, terörün kol gezdiği ve merkezî yönetimin iktidarının bölgesel olarak aşiretlerin ve “şuraların” yönetim anlayışları ve istekleriyle sınandığı bir ülke.
Bunların temel nedeni, ABD’nin Saddam’ın devrilmesinin ertesi günü için bir planının olmamasıydı. “Politik elitle” yaptıkları anlaşmalar tutmadı. Din adamlarını kendi yanlarına çekmeleri zaten mümkün değildi. Ülkeyi yeterince tanımıyor; siyasi, dinî, mezhepsel ve etnik dinamiklerini bilmiyor, halkla “olumlu” ilişkiler geliştiremiyorlardı.
Daha kötüsü, neyi bilmediklerinden de haberdar değillerdi.
Rumsfeld: 'Bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler var'
Donald Rumsfeld, 1983’te İran-Irak Savaşı sırasında ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Saddam Hüseyin’le ilişki kurması ve Irak’a ABD desteğini koordine etmesi için Ortadoğu Özel Temsilcisi olarak görevlendirdiği diplomattı.
Afganistan ve Irak’taki işgalin mimarı olarak George W. Bush kabinesinin Savunma Bakanı'yken 2002’de "Irak’ta kitle imha silahları var” iddiasını eleştirenlere “Bazı gerçeklerin bilindiğini, bazılarınınsa bilinmeyen gerçekler,” olduğunu söylüyor “Ama bilinmeyen bilinmeyenler de var; bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler” diyordu.
Haklıydı.
Saddam Hüseyin’i bire bir tanısa ve zamanında ABD adına bölgede ciddi anlaşmalar sağlasa da büyük ihtimalle Rumsfeld’in Irak’ta Baas rejimi sonrası neler olabileceği konusunda kendi kibri ve işgalci ABD’nin askerî gücü dolayısıyla kafasında kurdukları dışında en ufak bir fikri yoktu. Ya da olacakları umursamıyordu.
The Independent’tan Patrick Cockburn, 2021’de ölümünün ardından yazdığı yazıda Rumsfeld’in “rejim değişikliğinin uzun süreli bir askerî ve siyasi krize yol açacağına inanmak için elle tutulur gerekçeler olan, Irak hakkında “bilinen bilinenler” olduğu yönündeki ağır gerçekleri hasır altı” ettiğini söyleyecek ve yazısını “Saddam’ı devirmeye çok hevesli bir Irak muhalefet liderinin işgalden birkaç ay önce bana şöyle dediğini hatırlıyorum: 'Umarım Amerikalılar yapmak üzere oldukları şeyin kendi çıkarlarına olmadığını anlamaz'” diyerek bitirecekti.
Nitekim 9 Nisan’da Firdevs Meydanı’nda ABD Savunma Bakanlığı’ndan aklı selim birileri heykelin yüzüne kapanan bayrağı derhal indirin emri verse de heykelin yıkılmasından dakikalar sonra Bakan Rumsfeld gazetecilere “Özgür Iraklıların sokaklarda kutlama yaptığı, Amerikan tanklarının üstlerine çıktığı, Bağdat’ın merkezinde Saddam Hüseyin’in heykellerinin yıkıldığı görüntüler nefes kesici. İzlerken Berlin Duvarı’nın yıkılığını, Demir Perde’nin yıkılığını düşünmeden edemiyorum” diyecekti.
Gerçekliğin kopyası ve bunun tehlikesi
Askerlerin Bağdat’ta o gün sadece basının yoğun olduğu o meydana girmesi, Filistin Oteli’ne gitmeye çalışmaları, heykelin yıkılması sırasında yaşananlar, olayın medyada geniş yer bulması ve Rumsfeld’in olaydan hemen birkaç dakika sonra bunları söylemesi hep şüpheyle karşılandı.
Hepsi birden “zafer”in ABD halkına ve dünyaya TV ekranlarından “çaktırmadan ilanı” olarak görüldü; tasarlanmış bir olay, ABD ordusunun psikolojik harekatı ve propaganda faaliyetinin parçası olarak değerlendirildi. Dolayısıyla ABD’ye karşı Iraklıların tutumundaki negatif etkisi ve direnişi beslemesi nedeniyle eleştirildi.
Propaganda, Antik Yunan’dan beri politikanın ve savaşların vazgeçilmez bir unsuru. Ancak özellikle savaşlarda yaşanan gerçek olayların gazeteciler tarafından izlenerek haberleştirilmesi yerine çatışma alanında “yayımlanacak olaylar yaratma” kavramı nispeten modern bir gelişme.
Modern gazeteciliğin babalarından kabul edilen Walter Lippmann, 1. Dünya Savaşı'nın ardından, savaş zamanında mit ya da efsane yaratmanın ana koşullarını günlük, sıradan gerçekleri yaratıcı bir hayal gücü ile şekillendirme ve izleyicinin buna inanma iradesinin birleşimi olarak tanımlıyordu. Lippmann, bu üç unsurun birleşiminden “gerçekliğin sahte bir kopyasının” ortaya çıktığını söylüyordu.
“İnsanlar, gerçeklere olduğu kadar, kurmaca olaylara da güçlü bir şekilde tepki verirler, inanırlar ve birçok durumda tepki gösterdikleri, inandıkları kurmacaları kendileri yaratırlar.”
Irak’tan çıkan Suriye dersleri
Bir süredir Suriye’de olan biteni, hükümet yetkililerinin demeçlerini, verilen fotoğrafları ve olanların Türkiye’de özellikle kendini siyaseten hükümetle aynı çizgide tanımlayan medya organlarındaki yansımalarını görünce aklıma hep bu örnek, Rumsfeld ve Lippmann geliyor. Hükümet sanki Suriye’de kendi gerçekliğini yaratıyor.
İki örnek arasında farklar var mı? Tabii ki. Hem de çok.
Türkiye, Suriye’de işgalci değil. Hiçbir zaman da olmadı. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye’nin millî güvenlik gereklilikleri, bölgesel ve uluslararası çıkarları doğrultusunda toprak bütünlüğü tehlikede bir ülkenin eski merkezî hükümeti tarafından kontrol edilemeyen belli bölgelerinde operasyonlarını sürdürüyor.
Suriye’den gelen görüntülerde gördüğümüz Türk bayraklarını Suriyeliler kendi iradeleriyle, Türkiye’ye duydukları minnetin ifadesi olarak taşıyorlar. Hatta belli bölgelerde evlerine asıyorlar. Zira o bölgeler Türkiye’nin desteği ile ayakta kalabilmiş ya da yeniden imar edilmiş.
Suriye Millî Ordusu içinde yer alan gruplar, temsil ettikleri yerel bölgeler ve geçici hükümeti kuran yapıya destek nedeniyle müteşekkirler.
'Umarım Türkler yapmak üzere oldukları şeyin kendi çıkarlarına olmadığını anlamaz'
Ancak bu gruplar ve geçici hükümet gücünü iç savaş sırasında savaşarak kazandıkları üne ve dış devletlerle olan patronaj ilişkilerine borçlu.
Henüz denkleme PYD/YPG’yi katmadan dahi iktidarının temelinin dış bağlantı ve silah olduğunu bilen bir gruba “Artık millî bir merkezî hükümet var, silahını bırak” dediğinde silahını bırakması ve dışarıyla bağlantısını koparması hayale yakın.
- Bu, Suriye’de istikrarsızlık ve geçici hükümet sonrası yaşanacaklar için bize bir şeyler söylüyor olmalı. Perşembenin gelişi çarşambadan belli gibi.
Bu nedenle ilk günlerin heyecanı geçtikten sonra hükümet tarafından en üst düzeyde, özellikle Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik açıklamalar tekrar edilmeye ve desteklenen gruplarla ilgili daha itidalli açıklamalar yapılmaya başlandı.
Ancak Emevi Camii’nde kılınan namazlar, Cumhur İttifakı milletvekillerinin sosyal medyada Halep kalesine asılan Türk bayrakları paylaşmaları, bazı yayın organlarında tartışma programlarında Suriye kentlerine Türkiye plaka numaraları vermeler, Yeni Osmanlıcı ve yayılmacı dileklerin ifadeleri, “Suriyeliler 10 yıldır Türkiye’de yaşadıkları için bize hâlâ borçlular” diskuru ve “devrimi” sahiplenme çabası bizi adeta 21 yıl önce 9 Nisan’da Bağdat’ta Firdevs Meydanı’nda yaşanan olaya benzer bir duruma ve hâle götürüyor.
Bu noktada Türkiye içindeki kamuoyu yaratmaya yönelik çabanın Suriye’deki etkisini çok iyi hesap etmek gerekiyor. Zira bu tavır, Suriye’de mühendisliği büyük oranda İsrail tarafından yapılan bir “zafer”i sahiplenirken geçiş süreci sonunda iç savaş çıkması çok muhtemel ülkenin belirsiz geleceğinin sorumluluğunu da Türkiye’nin üzerine yüklüyor.
Dua edelim de yarın bir gün bir yabancı gazeteci bugünlerle ilgili yazısını “Esad’ı devirmeye çok hevesli bir Suriye muhalefet liderinin devrimden birkaç ay önce bana şöyle dediğini hatırlıyorum: 'Umarım Türkler yapmak üzere oldukları şeyin kendi çıkarlarına olmadığını anlamaz'” diyerek bitirmesin.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Utku Başar
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudu. Aynı bölümde yüksek lisans yaparken Mehmet Ali Birand’ın teklifiyle gazeteciliğe başladı. 32. Gün belgeselleri ile birlikte CNN Türk Dış haber servisinde çalışırken CNN International ve farklı uluslararası yayın organizasyonları için prodüktörlük yaptı. 2004’te muhabir olarak girdiği 32. Gün’ den 2013’te genel yayın yönetmeni olarak ayrıldı. 2013-2015 arası CNN Türk’te kendi haftalık belgesel programını hazırlayıp sundu. Ulusal ve uluslararası şirketler için kıdemli pazarlama iletişimi danışmanı olarak çalıştı. Maya Vakfı’nın diplomasi ve operasyon direktörlüğünü, Deniz Temiz Derneği Turmepa’ nın genel müdür yardımcılığını yaptı. Aralarında 140 Journos, Reflekt, Habertürk gibi kurumların bulunduğu geleneksel ve dijital yayıncılar için strateji - içerik - yayın danışmanlığı ve yöneticilik yaptı. Aralarında Al Jazeera, Maclean’s, DW/+90 ve 12 Punto’nun da bulunduğu çeşitli ulusal ve uluslararası yayın kuruluşlarına serbest gazeteci olarak katkıda bulundu. Kampanya bazlı siyaset ve stratejik iletişim danışmanlığı yapıyor, uluslararası ve ulusal askeri tatbikatlarda StratCom ve medya SME olarak çalışıyor. resaid’in kurucularından.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Mutlak butlan kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP yönetimine dönmesi, Özgür Özel ve arkadaşlarının Yeni Parti’yi kurmasıyla sonuçlandı. Ankara kulislerinde şimdi Yargıtay’ın kararı kaldırıp kaldırmayacağı, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının gündeme gelip gelmeyeceği ve CHP’de yeni bir kurultay sürecinin başlayıp başlamayacağı tartışılıyor. Yeni Parti yönetimi ise butlan kararı kaldırılsa bile CHP’ye dönmeme ve seçime kendi çatısı altında girme eğiliminde.

Bir partinin logosu, tek başına o partinin geleceğini belirlemez. Seçmen desteğini asıl şekillendiren; partinin programı, liderliği, örgütlenme biçimi ve toplumla kurduğu ilişkidir. Yine de logo, milyonlara ulaşmayı hedefleyen bir siyasi yapının kamuoyuna sunduğu ilk işaretlerden biridir. Peki Yeni Parti’nin logosu nasıl bir mesaj veriyor? Tasarımın güçlü yanları neler, hangi yönleri henüz tamamlanmamış görünüyor ve daha tutarlı bir görsel kimliğe dönüşmesi için neler yapılabilir?

Avrupa Merkez Bankası, radikal bir kararla euro banknotlarını baştan aşağı değiştirmeye hazırlanıyor. Bu kararla Avrupa, yalnızca yeni güvenlik özelliklerine sahip banknotlar tasarlamıyor; aynı zamanda gölgede kaldığını hissettiği bir dönemde kendini nasıl anlatmak istediğini de yeniden düşünüyor.

Özgür Özel liderliğinde kurulan Yeni Parti’nin 41 sayfalık parti programının ekonomi bölümünde, Özel’in meydanlarda sıklıkla kullandığı “Bu kara düzeni değiştireceğiz” ifadesi tekrar tekrar yer bulurken, ekonomi politikalarının temelinin “kalkınmacı devlet” üzerine kurulduğu görüldü. Yeni Parti programında planlı kalkınma, bağımsız Merkez Bankası, vergi reformu, sosyal adalet, Hazine garantili projeler, enflasyonla mücadele ve kamuda israf gibi konuları merkezine alıyor.

Demokrasi krizleri ilk bakışta afetlerle ilgisiz görünebilir. Oysa afet yönetimi literatürü tam tersini söylüyor. Türkiye'de de mutlak butlan kararıyla birlikte, belediye başkanlarının tutuklanmasıyla derinleşen siyasi gerilim sürecine bir kurumsal belirsizlik daha eklendi. Türkiye’nin deprem gerçeği ise durduğu yerde duruyor.




