İstanbul Ansiklopedisi’nden Yozgatlı çiftçiye: İletişimde “kalpten kalbe bir yol vardır” eşiği

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Reşad Ekrem Koçu’nun 1944-1973 tarihleri arasında fasiküller hâlinde yayımlanan İstanbul Ansiklopedisi, bir şehri en ince ayrıntılarıyla önemsemenin manifestosudur. Koçu’nun ömrü vefa etmez ve ansiklopedi, G harfinde ve Gökçınar maddesinde yarım kalır. Buna rağmen bu kadar meşhur olabilmesi tutkulu ve bir o kadar çileli hikayesindedir.
Çoğu kez kafamızı bile kaldırmadan geçip gittiğimiz sokaklar, dikkat etmediğimiz yapılar/eserler vardır onda, daha önce bir hikayesi olup olmadığını hiç merak etmediğimiz karakterler sonra…. Tarih derslerinin önemseyip de müfredata almayacağı kadar hafif ayrıntılr ve hiçbir klişe turistik anlatıya sığmayan gündelik yaşam… Bu ve bunun gibi birçok nedenle benzersizdir İstanbul Ansiklopedisi. Bakış açısı kıymetlidir bir defa. Çünkü şehirde daha önce önemsenmeyeni önemser ve buradan da şehrin ruhu sızar.
İstanbul Ansiklopedisi dizi olursa
Netflix’te İstanbul Ansiklopedisi isimli bir dizi başlayacağını duyduğumda, kafamda, İstanbul’un her semtinin birbirinden ne kadar farklı gerçeklikler içinde olduğunu anlatan bir dizi canlandırdım. Asla izlediğim dizi gibi bir şey hayal etmemiştim yani. Oysa Selman Nacar’ın yazıp yönettiği dizi, bize üniversite okumak için Amasya’dan İstanbul’a gelmiş ve İstanbul’u dahası ülkeyi terk etmek üzere olan farklı iki kuşaktan, iki kadın üzerinden bir hikaye anlatıyor. Hikayenin fonunda, Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi var hâliyle.
İstanbul’a 20’li yaşların ilk yarısında gelip yerleşmiş ve buradaki ilk yıllarında kenti el yordamıyla adım adım keşfetmekten çok keyif almış biri olarak dizi beni ilk anda kuşattı. Bir şehirde doğmadan ve bir çocukluk geçirmeden o şehre aidiyet hissetmeye çalışmanın kardeşliği diyelim.
Dizinin genç karakteri Zehra (Helin Kandemir), Amasya’dan üniversite okumaya geliyor. Bir yandan şehri keşfediyor ama bir yandan da kendi kimliğini arıyor. Muhafazakar bir kültürde, taşrada yetişmiş ama bu kimliğe sıkışmak gibi bir niyeti yok. Annesi Aylin’in (Melisa Sözen) sonradan büyük bir küslükle koptuğu çocukluk arkadaşı Nesrin (Canan Ergüder) ise İstanbul’a çok önceleri gelmiş, burada üniversiteyi bitirip kalp cerrahı olmuş, modern ve eğitimli bir karakter. Zehra İstanbul’da barınmanın zorluklarıyla, Nesrin’in yanına sığınma girişiminde bulunuyor ve hikaye de burada başlıyor.
Geçmişinden kopan ve yeni adresini arayanlar
Kafalarda ilk anda resmedilen muhafazakar klişesinin hayli uzağında bir genç kız Zehra. Bir dönüşümü ve arayışı simgeliyor. Aslen Türkiye’de şu anda iktidarda olan kesimin de bu değişimi ıskaladığını düşünüyorum.
- Senaristin ve yapımcıların hiç öyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum elbette ama diziyi izlerken bir noktada Zehra karakteri ile anlatılanın AK Parti’den ya da geçmişinden kopmakla kopmamak arasında gidip gelen, koptuysa da yeni adresini arayan seçmen olduğunu hayal ediverdim.
Biliyorum biraz zorlama. Bu zorlama çağrışımla izleyerek hem diziye hem de seyir zevkime büyük haksızlık ettim. Dizinin çok sevdiğim ve pek benimsemediğim tarafları oldu ama saydığım nedenlerle dizinin bir kritiğini yapmayacağım. Zaten öyle bir uzmanlığım da yok. Ben kurduğum, zorlama denilirse itiraz etmeyeceğim çağrışımdan hareketle başka bir şey anlatmaya çalışayım.
CHP’nin Yozgat mitingi ve bir sloganın doğuşu
Şimdi İstanbul’un epey uzağına Yozgat’a gidelim. CHP’nin ileride "tarihî" olarak anılacağını tahmin ettiğim 19 Nisan 2025 mitingine. Mitinge Abdullah Ceyhan isimli bir çiftçi damga vurdu. “Turpunan, şalgamınan devlet idare edilmez, adalet ile hukuk ile idare edilir” sözleri slogan oldu, internette meme’e dönüşerek viralleşti.
Genel Başkan Özgür Özel’in başını çektiği traktör konvoyu da görsel hafızalarımıza bir dönemin karesi olarak yerleşti. Olayların Yozgat’ta geçiyor olması çoğumuz için şaşırtıcıydı. Aslen bunun çoğumuz için şaşırtıcı olması daha şaşırtıcıydı bence. Yozgat, Türkiye değil miydi yani? Son iki yerel seçim hariç, uzun zaman sadece kendi doğal seçmenine iletişim yapmış ve ötesini pek önemsememiş bir siyasi hareket için elbette şaşkınlık normaldi.
Türkiye’ye, Reşad Ekrem’in İstanbul’a baktığı gibi bakabilmek
Oysa İstanbul Ansiklopedisi’nin bir benzeri Anadolu için yapılsa, birileri buna baş koysa Yozgat’ta, Bayburt’ta, Kütahya’da tek tip bir karton karakterin olmadığı belki çok önceleri görülebilirdi. Bunu anlatmaya çalışan nice yazarlar, yönetmenler, sanatçılar, bilim insanları oldu elbette. Ancak bu siyaset pratiğine pek sızmadı. Onlar hem işlerini hem de ülkelerini önemseyen insanlardı. Bir şeyler anlatmak için değil de anlamak için bakılan ve gerçekten karşısındakini dinleme zahmetine giren bir önemsemeden bahsediyorum.
Türkiye’ye, Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul’a bakabildiği gibi bakabilmek. Bunu iş edinebilmek ve emek vermek. Ayrı dünyalara doğulmuş olsa da aynı şeylerle dertlenip, aynı şeylerle mutlu olmanın mümkün olduğunu anlayabilmek. Bunu anladığımız zaman, iletişim işinin sadece sloganlarla ve kampanya reklamlarıyla ilgili olmadığını anlamak zor değil. Slogan kitleleri birleştirir evet ama ortak bir ruh, bir duygu varsa birleştirir. Bunu tek başına başaramaz.
Milyonlar versek böyle bir slogan yazılamaz mı?
Yozgatlı çiftçi Abdullah Ceyhan’ın miting konuşması sonrasında CHP’nin reklamcılara milyonlar dökse böyle bir slogan yazdıramayacağı çok söylendi örneğin. Reklamın ya da bir bütün olarak iletişimin slogan bulmak ve kampanya yapmaktan ibaret olduğu düşünülüyorsa bu doğru olabilir. Ancak başlı başına bu bakış yanlış olduğu için, zaten bu bakışta olanlar milyarlar da dökseler, doğru iletişim yapamazlar.
Bunu söyleyenlerin CHP’liler olması, CHP’nin kendi emeğine de saygısızlık. Çünkü böyle bir konjonktürde Yozgat’a gitmeyi akıl edip, çiftçiye mikrofon uzatmak, traktörleri peşine takıp konvoy yapmak illa ki sonunda bir sonuç doğurur. Bu bazen bir slogan olur, bazen de bir duygu. Şu an ikisini birden başarmış gibi görünüyor.
Kimse kimseye bir ideoloji borçlu değil
Burada sloganın ötesine ortak duyguya bir parantez açmak istiyorum. İstanbul Ansiklopedisi dizisinin bir sahnesinde Zehra’nın okuldaki muhafazakar arkadaşı Fatıma, onun karşı mahalleyi yani modern arkadaşlarını tercih edişini şu sözlerle yargılıyor:
“Şu insanlarla olmak bizlerle olmaktan daha kolay geldi değil mi? Ama şimdilik. Sanıyor musun ki olduğun gibi kabul edilebileceksin orada? Sanıyor musun ki sevileceksin? Hiçbir zaman olduramayacaksın. Oldurmaya çalıştıkça da sahtekar hissedeceksin. Sonunda da sahteleşeceksin.”
Zehra ise bu yargılamaya şöyle meydan okuyor:
“Nereden biliyorsun ya ne olacağımı? Ne olduğumdan ne olacağımdan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ben bile değilken. Sen Allah mısın Fatıma?”
Yargılamak, etiketlemek ve ideolojik kamplara koymak çok basit. İki taraf için de. Bu hep olacak. Fatıma aynı diyaloğun bir yerinde “Kıyafetler kıyafetlere benzedikçe kalpler de birbirine benzer” diyerek bin yıllık tartışmayı yeniden açmaya çalışsa da Zehra geri adım atmıyor ve “Sana bir ideoloji borçlu olduğumu bilmiyordum” diyerek nokta koyuveriyor. Bu herkes için geçerli. Türkiye’nin geldiği noktada da kimse kimseye bir ideoloji borçlu değil.
Bunun yerine ortak bir duyguya ihtiyacımız var. İletişimi sloganların ötesine geçirip gerçek kılacak olan da bu.
Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’te “İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir. Gerçeğin mayası gözle görünmez.” (Cemal Süreya – Tomris Uyar çevirisi) diye anlattığı şeyi, Neşet Ertaş “Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez” diye anlatabilir. Bu iki cümleyi dünyanın iki ucunda kurabilmeleri için ikisinin birbirinden haberdar olması gerekmez. Çünkü insanın duygusu ortaktır. Türkiye’yi bunca umutsuzluktan, bunca ayrı düşmüşlükten kurtaracak olan da budur.
Bazen bir çiftçi kürsüye çıkar ve bulutlar dağılıverir. Önemli olan insanın insana adım atması ve birbirlerini önemsediklerini hissettirebilmesidir. O eşiği aşınca, kalpten kalbe gözle görülmeyen yollar da kurulur, buzlar da erir. O zaman konuşmak, dinlemek ve birlikte kurtuluş mümkün olur.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ümit Alan
Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





