İstanbul’dan Korkmak

Melis Oğuz ■
Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sonucunda sanayi ve makineleşmeye dayalı yeni üretim biçimlerinin baskın hale gelmesiyle, kentler ve toplumlar dünya tarihinde daha önce görülmeyen bir hızda dönüşüm yaşamaya başladı. Mekansal olarak tarımsal üretime dayalı ekonomilerden çok farklı bir örgütlenmeyi gerektiren sanayi üretimine geçiş, toplumsal olarak da ciddi bir dönüşümü tetikledi. Sadece ekonomik sınıfsal ayrışımların değil; sosyal, kültürel ve etnik farklılıkların birarada varolmaya başladığı sistemler çok hızlıca inşa edildi.
Psikiyatrist Hakan Türkçapar, insanın dünya üzerindeki varoluşu bir yıllık zaman dilimine sıkıştırıldığında, avcı ve toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişinin bu bir yılın 365. gününün 21. saatine
denk geleceğini, yazının keşfinin 23,5. saate, sanayi toplumuna geçiş ve içinde yaşadığımız modern hayatın ise bu bir yılın sadece son bir dakikasına karşılık geleceğini söylüyor1. Ardından şunu düşünmemizi istiyor: Eğer durum böyle ise insan zihinsel ve bedensel olarak içinde yaşadığı kentlere ve yapılara ne kadar uyumlanmıştır? Bir başka deyişle insan beyni ve vücudu bu yeni ve hızlı dönüşüme ayak uydurabilecek hızda evrimleşebilir mi?
İşte, bu mekansal ve toplumsal dönüşüm karşısında Marx ve Durkheim gibi 19. yüzyıl teorisyenleri dehşete düşmüş olacaklar ki, kentleşme bağlamında tanımlamakta güçlük çektikleri hususları anomi ve yabancılaşma kavramları ile açıklamaya çalışmışlar. Durkheim, anomi ile sanayi toplumuna kadar norm olarak kabul edilen etik veya sosyal standartların çözülme ve bozulmasını, Marx ise yabancılaşma ile insanın doğasında varolan bazı temel ve önemli özelliklerden ve toplumdan uzaklaşması ve kopmasını ifade eder.
İnsan, bu kadar büyük topluluklar halinde, kapalı ve doğa ile ilişkisi
kesilmiş yapay düzenekler içerisinde yaşamaya hazır değilken, fiziksel ve zihinsel olarak da içinde kaldığı bu duruma tepkiler geliştirmekte. Avcı ve toplayıcı toplulukların hayatta kalma stratejileri kaçmak veya savaşmak üzerine kurulu. Benzer şekilde modern insanın bu yeni yaşam alanlarına ve biçimlerine göre evrimleşmemiş fiziksel ve zihinsel altyapısı da bu stratejileri kullanmaya devam ediyor. Bu sebeple de dış tehditleri farketmek ve gerekli önemleri almak, aç kalma riskine karşın da enerjisini tutumlu kullanarak gereksiz enerji tüketmemek ilkel insanın en önemli hayatta kalma stratejilerini oluşturuyor. Türkçapar, modern insanın bu uyumsuzluk karşısında zarar görme modunun aşırı ve uygunsuz şekilde etkinleşmesi durumunda anksiyete ve kaygı bozukluklarının, enerjiyi koruma modunun aşırı ve uygunsuz etkinleşmesi durumunda ise depresyon ya da ruhsal çökkünlüğün ortaya çıktığını söylüyor2.
Zarar görmeden hayatta kalabilmek için korkarız. Korku, bizim hangi zamanlarda kaçmamız hangi zamanlarda savaşmamız gerektiğini ayırdetmemiz için gerekli zihinsel ve fiziksel hazırlığa geçtiğimiz bir duygu durumu. Tehditleri öngörme, hazırlıklı olma ya da tehdidi savurmak için yekvücut hazır olunması gerekliliği üzerine hormonlarımızın vücudumuzda ve zihnimizde oyunlar oynaması olarak da özetleyebiliriz bu duygu durumunu. Bu noktada, kent ve korku ilişkisine dair birkaç kelam etmeden evvel kentte nelerden korktuğumuza bakmaya çalışalım.
Korkudan beslenmek: İstanbul’un müteahhitleri
Bahar3, kentsel güvenlik ve neoliberal planlama politikaları arasında doğrudan bir ilişki olduğunu belirttiği makalesinde, İstanbul’da deprem korkusu ve güvenlik kaygısının kentsel dönüşüm için bir mazeret olarak kullanıldığını ve bu korkunun beslenmesi ile meşrulaştırılan yeni yasalar ve politikalarla da kentin dokusunun değiştiğini belirtiyor. Yeni ve yalıtılmış konut projelerinin çoğu,
hatta yalıtılmış kentsel sistemlerin çoğu ötekileştirme ve ötekinden duyulan korkuya dayanıyor. Korku gayrimenkul ve inşaat sektörü için neredeyse bir katalizör görevi görüyor.
Kentin nüfusu ve kentsel nüfusun çeşitliliği arttıkça yabancılaşma ve anomi de yükseliyor. Kendine benzeyenle yakın, kendisinden farklı olandan ise tamamen uzak durulmaya, hatta mümkünse farklı olanla teması tamamen kesmek için duvarlar örülmeye başlanıyor. Bu duvarlar içerisinde, kentsel hücreler oluşuyor, bu hücreler arası ilişki giderek zayıflıyor ve esasen ilişkileri kesilen hücreler sadece belirli bir mekanı işgal eder hale geliyor. İşlevler ve mekanlar arası ilişkisizlik ise yalıtılmış, çok-işlevli yapı ve sistemlerin tercih edilirliğini arttırıyor ve bu kısır döngü giderek kentin kangren olmasına yol açıyor.
İstanbul’un müteahhitlerinin ekmeğine yağ süren korkuyu, pandemi sonrası dönemde besleyen ve büyüten o kadar çok faktör var ki: Farklı olandan korku, yabancıdan korku, göçmenden korku, sığınmacıdan korku, farklı cinsiyettekilerden korku, farklı cinsel yönelim sahiplerinden korku, inançlılardan korku, inançsızlardan korku, sağcıdan korku, solcudan korku, şiddetten korku, suçtan korku, ekonomik korku, toplumsal korku, pandemiden korku... Kent artık neredeyse korku ile eşanlamlı hale gelmiş durumda. İstanbul’un müteahhitleri bunun ekmeğini daha çok yiyecekmiş gibi gözüküyor.
Deprem yönetmeliğine göre inşa edilmiş, girişinde ve çıkışında güvenlik görevlilerinin bulunduğu, duvarların üstündeki jiletli tellerle sadece yabancıların değil, kedi köpek ve kuşların dahi girmesinin engellendiği bu yalıtılmış sistemlerin içerisinde bir yandan size
bir nevi hamster gibi yürüyebileceğiniz patikacıklar, spor sahacıkları, komşularınızla sohbet edebileceğiniz çardakçıklar, minik yeşil parçacıkları da sunuluyor. Tabii bir alışveriş merkezine yakın olmak, doğa manzarasına sahip olmak (ama doğada olmamak)4 ve
son yıllarda yükselen bir trend olarak çocukların eğitim alabilecekleri özel okullara yakın olmak5 da bu yalıtılmış sistemin pazarladığı diğer imkanlar... Bize benzeyenler ya da benzediğini düşündüklerimizle kendi kendimizi yalıtılmış sistemler içerisine hapsettikçe, bu duvarların dışındaki her şeyden ve herkesten korkar hale geliyoruz.
Tanımadığından ve bilmediğinden korkmak
“Kentsel korkular bir zamanlar şehirlerin kurulmasına neden olan korkuların aksine içerideki düşmana odaklanır. (...) Bir zamanlar şehrin etrafını kuşatan duvarlar artık şehri çok farklı yönlerde boydan boya içeriden bölmektedir6.”
Kentler, kırsal üretim ile yerleşik yaşama geçilmesini müteakip ürünlerin değiş-tokuş merkezleri olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzün önemli ve büyük kentlerinin çoğunun lojistik olarak geniş bir hinterlanda sahip olması tesadüf değildir. Kolay erişilebilir ve tarımsal ürün çeşitliliğine sahip bir bölgede pazar yeri görevi üstlenen kentler zamanla tarımsal üretimin yapıldığı kırsal alana göre zenginleşmeye başlayıp ticaret ile uğraşan sınıfların yanısıra bu zenginliği ve üretim sistemlerini kontrol altında tutabilmek için yönetici sınıfını da barındıran yerlere dönüşür. Asker ve korumalar bu kente tabi olan kırsal alanın düşmana karşı, taarruza ve işgale karşı korunmasından sorumlu iken, yönetim ise kırsal üretim yapan tebaanın adaletini, güvenliğini ve ticaret ilişkilerini yönetmekten yükümlü hale gelir. Mekansal ayrışmanın tarihi de burada başlar. Kırı ve kenti, yoksulu ve varsılı, yöneticiyi ve yönetileni ayıran duvarlar örülür kentlerin etrafına. Bu kentlerin duvarlarının meşruiyeti ise düşmandan korunma amacı iken zamanla kent, yönettiği kırsal alan ile ilişkisini, bu duvarların ayırdığı fiziksel mekanların da bir yansıması olarak kaybetmeye başlar.
Bugün biz bu kentsel duvarları, Bauman’ın söz ettiği kentsel korkular sebebiyle gönüllü olarak yaşam alanlarımıza örüyoruz. Kendi hemşerimizden korkuyoruz. Korku ise korkuyu besliyor; korktukça daha çok içeri çekiliyor, içeri çekildikçe duvarın dışındakiyle ilişkimiz daha da zayıflıyor, duvarın dışındakinden daha çok korkar hale geliyoruz. Ebeveynler çocuklarını sokağa çıkarmak istemiyor; çocuksuz sokaklar gitgide daha da “korkunçlaşıyor”. Güvenlikli ve yalıtılmış sitelerin dışındaki işlerimiz için yine yalıtılmış özel araçlarımız ile ya da kiraladığımız özel bir araç (taksi) ile yolculuk yapıyor, dolayısıyla yalıtımsızlıktan ürker hale geliyoruz.
Medya da korkularımıza tuz biber ekiyor elbette. Ulusal yayın yapan kanallarda, sosyal medyada her gün öldürülen kadınlar, kaybolan çocuklar, trafikte çıkan kavgaları duyuyor, görüyor ve gitgide korkumuz gündelik hayat davranışlarımızı, mekan seçimlerimizi doğrudan etkiler hale geliyor. Kentin içerisindeki tavırlarımıza yansıyan bu anomi biçimlerine yer veren çalışmasında Şahin7, kentsel korkuları (1) açılma korkusu8, (2) farklılık korkusu (heterofobi), (3) yabancı korkusu (zenofobi)9, (4) karışma korkusu (miksofobi)10 ve (5) agorafobi kategorileri altında özetliyor.
Kentin aktif yaşamına yalıtılmış sistemler veya ara sistemler üzerinden “dahil olmak” kentin doğasına aykırı bir durum oluştururken, yetişkinlerin sınırları, çocukların sınırları, cinsiyetlerin sınıfları, etnik grupların sınırları, ekonomik sınıfların sınırları olan şehirler gelişmektedir. Aynı kentte farklı alt hücreler halinde gelişen bu sistemler çok özel durumlar dışında birbiri ile temas etmekten kaçınmakta, temas durumunda ise belirli koşullar gözetilmekte ve istisnai durumlar yaratılmaktadır. “Böylece kent, farklılıkların birbirini besleyip zenginleştirdiği [bir] mekan olmaktan çok bireylerin ve toplumsal tabakaların birbirlerinden ayrıştığı ve birbirine şüpheyle baktığı bir yer haline gelmektedir11.”
Farklı olandan korkmak
“Bir şehir farklı tür insanlardan oluşur; benzer insanlar bir şehir meydana getiremezler.”
Aristoteles
Düzenli ve homojen bir kent yaratma çabası, kentsel yönetimler açısından daha kolay algılanabilir ve başa çıkılabilir sistemler üretme kaygısından kaynaklanır; ancak kent, içkin olarak farklılığı ve çeşitliliği içerir12. Yeni kentsel kamusallık ise bir nevi türdeşleşme süreci olarak yorumlanmaktadır13. Türdeşleşen ve yalıtılmış mekanlarımızı gözetlemek, gözetlendiğimizi bilmek ise güvenlik algısını pekiştiriyor.
Yapılan araştırmaların ortaya koyduğu üzere, suç oranlarıyla paralel olarak artan suç korkusu, -alınan güvenlik önlemleri ya da geliştirilen güvenlik politikalarıyla suça eğilimde bir düşüş sağlasa dahi- doğrusal bir oranda düşüş göstermiyor14. Bu kapalı sistemlerin içerisinde, dışarıda ve farklı olana karşı duyulan korku da benzer bir biçimde şekilleniyor. Güvenlik önlemlerini, daha teknolojik güvenlik önlemleri, daha gelişkin koruma sistemleri, daha da ileri takip sistemleri ile desteklemeye devam ediyoruz. Dışarısı ile içerisi arasındaki ayrım ve ayrıştırma arttıkça da korku kaçınılmaz bir duygu durumu haline dönüşüyor. İzole kentsel yaşamlar bireyselleşmeyi, bireyselleşme güvensizliği, güvensizlik de farklılık korkusunu bir kısır döngü içinde besliyor. Güvenlik kaygıları da sosyal, ekonomik ve kültürel olarak farklılaşsa da kendi ördüğü duvarlar arasında daha homojen yerleşim yerlerinin ortaya çıkmasına yol açıyor15.
Kentin gecesi ve gündüzü
Korku, bireylerin kentsel davranışları üzerinde (1) sakınma, (2) korunma ve (3) yalnız hareket etmekten kaçınma şeklinde kendini gösterir. Yalıtılmış sistemlerden dışarı çıkmamak, dışarı çıkılacak zamanları önceden dikkatlice planlamak ya da yalnız hareket etmemek adına kentsel faaliyet ve toplumsal içerme gerektiren eylemleri refakatçiler eşliğinde programlamak korkunun oldukça yaygın davranışsal etkileridir16.
Kentlerin fonksiyonlara bölünmüş yapısı, bazı kentsel bölgelerin gündüz, bazı kentsel bölgelerin ise gece nüfuslarının yoğun olmasına sebep olmaktadır. Kentin ticaret, eğlence, iş ve idari merkezi niteliği taşıyan alanlarında gündüz hareketliliği yoğun seyrederken, kentli nüfus mesai saatlerinin sonunda meskun alanlara çekilince merkezi alanlar boşalmaya başlar. Azalan yaya aktivitesi ve nüfus yoğunluğu ile karanlık da kentliler açısından korkuyu besleyen faktörler olarak öne çıkar. Dolayısıyla tüketim ve eğlence için yine yalıtılmış ve bölünmüş işlevsel alanlara kayıldığı görülür. Kısaca, kenti yaşamanın saatleri ve hangi eylemin nerede ve ne zaman gerçekleştirilebileceğine dair sınırlar keskinleşmeye başlar.
Farklı cinsiyet, yaş ve etnik kimlikler tarafından algılanan tehdit seviyeleri farklılık gösterdiği için suç korkusunun toplumsal olarak inşa edilmiş bir korku olduğu kabul edilmektedir17. Kadınlar, yaşlılar ve etnik azınlıklar suça maruz kalma konusunda daha yüksek tehdit algısına sahiptir. Bu sebeple, bu “kırılgan” gruplar akşam saatlerinden itibaren boşalmaya başlayan kent merkezlerinden daha erken “çekilirler”. Kadınlar ve yaşlılar, kentin ıssızlaşan ve kararan kamusal mekanlarında cinsel taciz ve saldırıya uğramaktan ya da yankesicilik ve hırsızlık gibi suçlara maruz kalmaktan korkarken18; istatistikler, gerçekleşen mağduriyetlerin korku ve kaygı oranlarına göre çok daha düşük olduğunu göstermektedir.19 Bu ise, özellikle daha kırılgan grupların, suça maruz kalmamak için sakınma, kaçınma ya da yalnız hareket etmeme gibi stratejiler kullanarak kentsel davranışlarını değiştirmeleri sonucunda gerçekleşiyor olabilir. Nasar ve Fisher20 bu durumu söz konusu grupların “fiziksel kırılganlıkla ilişkili yüksek düzeyde çatışmadan kaçınma taktikleri” olarak yorumluyor. Gece hava kararmadan eve dönmek, toplu taşıma gibi yüksek seviyeli kamusal sistemlerden kaçınmak, ıssız ve karanlık kentsel mekanlarda yalnız ya da bir erkek refakatinde bulunmadan yürümemek ya da yalıtılmış mekanları terketmemek bu taktikleri örnekler. Suç korkusu ile bazı kentsel mekanlar, belirli zaman aralıklarında özellikle kırılgan gruplar için “yüksek tehlike arzeden” mekanlar haline gelmektedir; bu da orta ve orta üst sınıf grupların kendilerini daha güvende hissedecekleri, bir nevi “suçtan azade” kentsel yerleşim alt-sistemlerine taşınmalarına sebep olur21. Bu noktada, Sennett’in “açılma korkusu” kavramına gönderme yapmakta fayda var. Kentlilerin çeşitli sebeplerle/çeşitli zaman dilimlerinde ya da belirli bölgelerde kendini kamusal mekanda görünür kılmaktan korkması ve/veya çekinmesi şeklinde yorumlayabileceğimiz açılma korkusu, bu haliyle kentsel yabancılaşmanın bir sonucu olduğu gibi aynı zamanda onu pekiştiren bir itki olarak da değerlendirilmelidir.
Misafirden korkmak, misafiri kovmak
Önyargılar ve algıdaki seçicilikler suç korkusunda ve suçlu tarifinde çok etkilidir22. 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı sonrasında, Türkiye Suriye vatandaşlarına geçici koruma statüsü altında barınmalarını sağlamak üzere kapılarını açtı. Türkiye şehirlerinde yaşayan Suriyeli sayısı 3.703.718 kişi olarak açıklanırken Suriyeli nüfusun en yoğun olduğu şehirler ise Ankara, Antalya, Aydın, Bursa, Çanakkale, Düzce, Edirne, Hatay, İstanbul, İzmir, Kırklareli, Kocaeli, Muğla, Sakarya, Tekirdağ ve Yalova oldu23. Özellikle sığınmacı nüfusun yoğun olduğu bu kentlerde Suriyeli sığınmacılara yönelik suçlu imajının yaratılmasını, 1920’lerin Chicago’sunun kentleşmesi ile ilgili gözlemlerine dayanarak çıkarımlarda bulunan Park ve Burgess’in savları ile ele almak isterim. Kentleşme ile yabancılaşma ve anomi kavramlarından bahsetmiştim. Park ve Burgess, bireyin tanımadığı çevrede ayıplanma korkusunun olmayacağından ve bu sebeple de “daha fazla sapkın davranış ve suça yöneldiğinden” bahseder24. Bu sav, bazı durumlarda muhakkak geçerlidir, ancak genellenebilir mi?
Göçmenlerin ya da azınlık etnik kimliklere sahip kimselerin suçlu ilan edilmesi ya da suça yatkın oldukları yönündeki toplumsal algı, yabancı ya da farklı olana karşı önyargı, güvensizlik ve korkunun bir sonucudur. Birçok bilimsel çalışma, göçmenlerin suç işlemeseler bile potansiyel suçlu olarak algılandıkları için uzak durulması gereken kimseler olarak yaftalandığına dair kanıt sunar25. Suriyeli sığınmacılara yönelik algı da suç korkusunun neden olduğu önyargı ve bakış açısının bir sonucudur, diyor Karasu. İstanbul’da bilmediği bir dili konuşan yabancı bir grupla karşılaştığında yolun öteki tarafına geçenler parmak kaldırsın.
Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, toplumun yabancıya karşı tahammülü ve hoşgörüsü aslında hiç de sandığımız kadar yüksek değil; ya da Nietzsche’nin de dediği gibi “Ahlakın estetik standartları var”. Misafirperverliği ile övünen Türk toplumu, kendi dengi ya da kendinden “üstün” kabul ettiği bir medeniyete mensup yabancıya tüm hoşgörü ve konukseverliği ile yaklaşırken, kendinden “aşağı” kabul ettiği ya da hakir gördüğü bir ülkenin vatandaşından korkuyor.
Bu korku ise aslında çift taraflı. Yabancılar da yerli halktan korkmuyor mu? Mahallede bir hırsızlık, gasp ya da taciz vakası olduğunda kendilerinden bilineceğinden, linç edileceklerinden, dayak yiyeceklerinden, sınır dışı edileceklerinden korkmuyorlar mı? Üstübici, özellikle hem sınır dışı edilme korkuları hem de toplum tarafından kabul görme ihtiyaçları sebebiyle düzensiz göçmenlerin suçla ilgili olaylardan uzak durmasının en önemli toplumsal ve yasal unsurlardan biri olduğunu belirtiyor26. Peki ya, bu sav genellenebilir mi?
Bütün bu tartışmadan çıkartılabilecek sonuçlardan biri de şu: Suç korkusu, kentsel mekanla özdeşleşmiş olduğu kadar, kentli topluluklar da suç işleme potansiyeli açısından kendisinden farklı olanı, yabancıyı yaftalama eğiliminde gözüküyor.
Nerede bu kentin kadınları?
Yazının başından bu yana bahsettiğim üzere suç korkusu sosyo-demografik değişkenlerle doğrudan ilişkili. Hem kırılgan (suça maruz kalmaktan korkan) hem de suç işleme potansiyeli yüksek olarak kabul edilen/yaftalanan grupların belirli sosyo-demografik alt topluluklara mensup olduğu konusunda hemfikir olduğumuzu umarak, yazıyı bitirmeden evvel bir de kadın ve kent ilişkisi üzerine birkaç değerlendirme yapmak isterim. Soru şu; kadınlar kentten neden korkar? Sayısız çalışma, kadınların erkeklere kıyasla kentsel mekanda suç korkularının çok daha yüksek olduğunu göstermekte27.
Kent, farklı cinsiyet ve cinsel yönelim gruplarına kentsel yaşam alanlarında yeterli özgürlükler ve fırsatlar sunarak gerekli güveni vermediğinde, o kentin cinsiyet-yanlı (gender-biased) ya da cinsiyetlendirilmiş (gendered) olduğundan söz edebiliriz28. Cinsiyet-yanlı ya da cinsiyetli kentlerde yaşayanlar, suça maruz kalma ve mağduriyet korkusu sebebiyle kaçınma ya da korunma davranışları içeren stratejiler geliştirmek durumunda kalır29. Daha çok kadınlarda görülen, kamusal mekanı kullanmaya yönelik korku ya da çekinceler, agorafobi hatta bazen şizofreni gibi tanılarla ilişkilendirilmektedir30.
Kentsel mekanda güvenli hissedebilmek, kente “dahil” ve “müdahil” olmanın önkoşuludur. Kırılgan grupların kentte şiddete uğramaya dair korkuları ve özellikle kamusal mekan ve alanlardaki “yoklukları” demokratik bir kentsel yönetişimin önündeki en önemli engeli teşkil eder31.
Sonuç niyetine
Açılabilecek daha pek çok farklı alt başlık olduğundan nasıl sonlandıracağım konusunda kararsız kaldığım bu yazıyı, şehir plancısı, sosyolog ve akademisyen kimliklerimden azade, bir kadın olarak kendi hislerim ile bitirmek istiyorum.
Kapalı yerleşmeler, bize İstanbul gibi karmaşık, keşmekeş, kalabalık ve korkutucu şehirlerde güvenli vahalar vadederken, bu yalıtılmışlık aslında hepimizin korku olarak ödememiz gereken bir bedele dönüşüyor. Bunu, özellikle de Mart 2020’den, evlerimize kapanıp kamusal mekan ile ilişkimizin fiziksel olarak kopuşundan sonra daha iyi deneyimledim. Kente dahil ve müdahil olmaya çalışan biri olarak, İstanbul benim için bir kazandı, bense kepçe. Kurallar konusunda katı bir mizaca sahip olan ben, pandemi sürecinde de kurallara sıkı sıkıya uymaya çalıştım ve kentle ilişkimi neredeyse tamamen kestim. İki sene sonra tekrar sokağa çıkmaya başladığımda ise daha önce hissetmediğim bir kaygı ve korku duyumsadığımı farkettim.
Ne ben İstanbul’a ne İstanbul bana yabancı olmasına rağmen bu kente yeniden alışmaya çalışıyorum şimdilerde. Yürürken kulaklarımda kulaklıklar varsa tedirgin oluyorum, apartman kapılarının ve pencerelerin yansımalarından göz ucuyla arkamı kolluyorum, toplu taşıma kullanmamaya ve dolayısıyla mesafeleri mümkünse yürüyerek kat etmeye çalışıyorum. Yürürken son iki senede kentin hiç de “eve kapanmadığını” ve ne kadar değiştiğini görerek ürküyorum. Kalabalık oldum olası beni rahatsız ederdi, kişisel mesafe benim için hep çok önemli idi; ama şimdi kalabalık ürkütücü geliyor.
Seneler önce, kadın ve kent üzerine çalışmaya başladığımızda sahada çektiğimiz ve pek çok sunuşta da kullandığım bir fotoğraf bugün daha da fazla anlam ifade ediyor bana. Kent, sadece ıssızlığı ve karanlığıyla değil, bugün kalabalıklarıyla, yabancılarıyla, farklılıklarımızla güpegündüz de korkutuyor artık beni; bizi. Babasının ya da abisinin montunun eteklerine yapışmış ve vücut dilinden de o kalabalığın ne kadar da korkutucu olduğunu görebildiğimiz kırmızı montlu küçük kıza bakın lütfen. Bence bu fotoğraf, benim tüm bu satırlara sığdırabildiğimden daha fazlasını anlatıyor.
Notlar:
1 Hakan Türkçapar, Fark Et, Düşün, Hisset, Yaşa, Epsilon, İstanbul, 2019, s. 42.
2 A.e., s. 44
3 Halil İbrahim Bahar, “Profiteering from Urban Safety, Fear of Crime and Earthquakes in Istanbul”, International Journal for Crime, Justice and Social Democracy, 2019, 8(4), s. 33-46: [https://10.5204/ ijcjsd.v8i4.937].
4 Alparslan Nas, “Between the Urban and the Natural: Green Marketing of Istanbul’s Gated Community Projects”, İdealkent, 8(22), 2017, s. 396-422.
5 Gizem Kıygı, Selin Yazıcı, “İstanbul’un Dönüşüm Coğrafyasında Özel Okulların Rolü”, beyond.istanbul, 2019: [https://beyond.istanbul/i%CC%87stanbulun- d%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BCm- co%C4%9Frafyas%C4%B1nda-%C3%B6zel- okullar%C4%B1n-rol%C3%BC-8cab1a0a907b].
6 Zygmunt Bauman, Siyaset Arayışı, çev.: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 53.
7 Kadir Şahin, “Güvensiz Dünyada Bir Belirsizlik Faktörü Olarak Yabancı Korkusu: İstanbul’daki Kapalı Yerleşimler Üzerinden Bir Değerlendirme”, İdealkent, 27(10), 2019, s. 733-768.
8 Bkz.: Richard Sennett, Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam, çev.: Süha Sertabiboğlu, Can Kurultay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999. Ayrıca bkz.: Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü, çev.: Serpil Durak, Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010.
9 Bkz.: Zygmunt Bauman, Sosyolojik Düşünmek, Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010.
10 Bkz.: Zygmunt Bauman, City of Fears, City of Hopes, University of London Press, Londra.
11 Esra Banu Sipahi, “Türkiye’de Kent Sakinlerinin Suç Korkuları Üzerine Bir Araştırma”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 9(43), 2016, s. 2158-2169.
12 Ali Madanipour, “Social Exclusion and Space”, City Reader, der.: R. LeGates ve F. Stout, Routledge, Londra, s. 186-194.
13 Ayşe Mermutlu, “Görünürlük Uzamlarında Kamusallık, Denetim, Mahremiyet: İstanbul Örneğinde Kameralı Gözetimin Sosyo-politiği”, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyoloji Anabilim Dalı, Genel Sosyoloki ve Metodoloji Bilim Dalı, Doktora Tezi, 2010.
14 O. Dolu, Ş. Uludağ, C. Doğutaş, “Suç Korkusu: Nedenleri, Sonuçları ve Güvenlik Politikaları İlişkisi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 2010, s. 57-81.
15 Mithat Arman Karasu, “Kent ve Suç Üzerine Kavramsal Bir Çerçeve”, Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 13(2), 2012, s. 175-193.
16 James Garofalo, “The Fear of Crime: Causes and Consequences”, The Journal of Criminal Law & Criminology, 72(2), 1981, s. 839-860. Lauren B. Gates, William M. Rohe, “Fear and Reactions to Crime”, Urban Affairs Quarterly, 22(3), 1987,
s. 425-453.
17 Colin J. Thomas ve Rosemary D.F. Bromley, “City- centre Revitalisation: Problems of Fragmentation and Fear in the Evening and Night-time City”, Urban Studies, 37(8), 2000, s. 1403-1429.
18 Susan J. Smith, “Fear of Crime: Beyond Geography of Deviance”, Progress in Human Geography, 11, 1987, s. 1-23.
19 Colin J. Thomas, Rosemary D. F. Bromley, a.g.e, 1410.
20 Jack L. Nasar, Bonnie Fisher, “‘Hot Spots’ of Fear and Crime: a Multi-method Investigation”. Journal of Environmental Psychology, 13, 1993, s. 187-206.
21 Funda Yirmibeşoğlu, Nilgün Ergun, “Fear of Crime in Istanbul City Center”, 51st Congress of the European Regional Science Association: “New Challenges for European Regions and Urban Areas in a Globalised World”, 2011. https://www.econstor.eu/ bitstream/10419/119999/1/ERSA2011_0469.pdf
22 James Garofalo, “The Fear of Crime: Causes and Consequences”, The Journal of Criminal Law & Criminology, 72(2), 1981, s. 839-860
23 “Türkiye’deki Suriyeli Sayısı”, Mülteciler Derneği, 24.03.2022: https://multeciler.org.tr/turkiyedeki- suriyeli-sayisi/
24 Robert E. Park, Ernest W. Burgess, Şehir, Pınar Karababa, Heretik Yayınları, İstanbul, 2015.
25 Bkz. Eric Y. Liu, Edward C. Polson, “The Color of Fear: A Multilevel Analysis of Fear of Crime across Houston Area Neighborhoods”, Journal of Ethnicity in Criminal Justice, 14(4), 2016, s. 307-326. Rachel Pain, “Gender, Race, Age and Fear in the City”, Urban Studies, 38(5-6). 2001, s. 899-913. Thomas J. Phelan, Mark Schneider, “Race, Ethnicity and Class in American Suburbs”, Urban Affairs Review, 31(5),1996, s. 659-680.
26 Ayşen Üstübici, “Görünmezlikten Görünürlüğe: İstanbul’un Kent Dokusunda Göçmenlik ve Mültecilik Deneyimleri”, İmgelem, 4(7), 2020, s. 273-298.
27 Bkz.: Steven Box, Chris Hale, Glen Andrews, “Explaining Fear of Crime”, British Journal of Criminology, (28), 1998, s. 340-356. Bonnie S. Fisher, B.Jack L. Nasar. “Fear of Crime in Relation to Three Exterior Sites Features; Prospect, Refuge, and Escape”, Environment and Behavior, 24(1), 1992, s. 35-65. James Garofalo, “Victimization and the Fear of Crime”, Journal of Research in Crimeand Delinquency, (16), 1979, s. 80-97. Margaret T. Gordon, Stephanie Riger, The Female Fear, The Free Press, New York, 1989. Nuray Kansız ve Şebnem Akın Acuner, Kadınların Kentsel Hizmetlerden Yararlanma Düzeyleri, Sorunlar ve Çözüm Önerileri, Milli Prodüktivite Merkezi Yayınları, Ankara, 2009. Hille Koskela, “‘Gendered Exclusions’: Women’s Fear of Violence and Changing Relations to Space”, Geografiska Annaler, 81(2), 1999, s. 111-124. Hannah Scott, “Stranger Danger: Explaining Women’s Fear of Crime”, Western Criminology Review, 4(3), 2003, s. 203-214. Wesley G. Skogan, Michael G. Maxfield, Coping with Crime: Individual and Neighborhood Reactions, Sage, Beverly Hills, CA., 1981. William R. Smith, Marie Torstensson, “Gender Differences in Risk Perceptionand Neutralizing Fear of Crime”, British Journal of Criminology, 37(4), 1997, s. 608-634. Elizabeth A. Stanko, “Women, Crime, and Fear”. Annals of the American Academy of Policital and Social Science, (539), 1995 s. 46-58. Gill Valentine, “Images of Danger: Women’s Sources
of Information About the Spatial Distribution of Male Violence”, Area, (24), 1989, s. 22-29. Vernetta D. Young, “Fear of Victimization and Victimization Rates Among Women: A Paradox?”, Justice Quarterly, 9(3), 1992, s. 419-441.
28 Melis Oğuz, “Dönüşen Mekan Kavrayışı Çerçevesinde Değişen Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları: Kent, Suç ve Korku”, Dert Yükü Mekanlar: Kentlerin Yeni ve Eskimeyen Sorunları, der.: Gazanfer Kaya, Aziz Şeker, Nika Yayınları, İstanbul, 2022, s. 393-413.
29 Meral Öztürk, Faruk Kocacık, Miraç Burak Gönültaş, “Suç Korkusu ve Risk Algısının Toplumsal Cinsiyet Açısından İncelenmesi”, International Journal of Human Sciences, 13(1), 2016, s. 1488-1502.
30 Melis Oğuz, Neslihan Atatimur, “Kent ve Kadın”, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, 6, 2008, s. 126-144.
31 Melis Oğuz, “Yerel Yönetimdeki Nitel ve Nicel ‘Yok’: Kadın”, TMMOB Şehir Plancıları Odası Haber Bülteni Kadın Özel Eki 3, 2014 s. 22-23.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sonucunda sanayi ve makineleşmeye dayalı yeni üretim biçimlerinin baskın hale gelmesiyle, kentler ve toplumlar dünya tarihinde daha önce görülmeyen bir hızda dönüşüm yaşamaya başladı.
09 May 2023

YAZARLAR

Arredamento Mimarlık
Mimarlığın disiplinlerarası yapısının sağladığı olanakla sanat ve kültür alanlarına da hitap edebilen Arredamento Mimarlık, iki haftada bir salı günü yayımda.
İLGİLİ OKUMALAR


