İzlediklerimden Bana Kalanlar

Geride bıraktığımız sayıdan bu yana, canım masa arkadaşım kadar yoğun olmasa da birkaç konser izledim. Ve bu sayıda, Eindhoven’ın önemli konser mekânlarından Muziekgebouw Eindhoven’da izlediklerimden bana kalanlar etraflarında bazı kavramları birlikte düşünelim istiyorum.
İzlediklerimden Bana Kalanlar

Artık anlaşmak için, günlük hayatımızda bile, gramatik olan "dili" geride bıraktığımızı, duygular dünyamızın diliyle anlaştığımızı ya da anlaşamadığımızı düşünüyorum. Mevzu müzik olunca (😊) kullandığımız dil, psikolojik arka plan, anı havuzu, kişisel tarihimiz ya da imgeler dünyasının bize bahşettiği katmanlarla derinleşse de, duygular dilinin (ya da duygusal dil diyelim) öncelikli dil olduğunu gözlemliyorum. Bu dil şüphesiz sahnedeki performansla kurduğumuz ilişki kadar mekâna da sirayet ediyor ve ortak bellek alanımıza bir tuğla koyuyor. Hele de göçte! 

Bu düşünceler etrafında ekim ayından bana kalan biri tek günlük festival, diğeri “ölmeden önceler” listeme kondurma bir konser ile farklı göçmen gruplarının fiziksel kullanımda aynı olan mekânı nasıl değiştirdiğini birlikte anlamaya çalışalım istiyorum.

Ölmeden önce izleneceklere bir  atın lütfen!

Hepimizin “şunu yapmadan gidersem gözüm açık gider” dediği bir şeyler muhakkak vardır. Benim de "ben veya o müzisyen göçüp gitmeden izlesem" dediklerim var. 2010’ların başında en yakın arkadaşımla YouTube’da açıp açıp izlediğimiz, dinlemelere doyamadığımız Boban Markoviç bu isimlerden bir tanesi. Şükür ki, 17 Eylül’de izleme şansı bulduğum Boban Markoviç konseri bana, İstanbul’dan Eindhoven’a döndüğüm günlerde "ev neresi?"  etrafındaki  duygusal karmaşayı hafifletici bir karşılama oldu. Uzun uzadıya anlatmadan, duygusu bende kalsın istediğim bu konserden dikkatimde kalan bazı şeyler var… Nedir, diye sorarsanız; göçmen olduğumu iyiden iyiye sindirmeye başladığım bu süreçte, göçmen olmakla ve göçmenlerin birbirleriyle "ev"e dair bir performansla kurdukları ilişki ve bağ derim. Bu bağı, bir hafta sonra aynı mekânda, 24 Eylül günü tek günlük bir festival olarak kurgulanan “Merhaba Eindhoven!” kapsamında Sertab Erener performansı özelinde de düşünüyorum… 

Artık dünyada bu denli yoğun bir yer değiştirme dalgası varken, dünyanın birçok yerinde performanslarda ortak bir dile ihtiyaç duyuyoruz. Buradaki konserlerde de Hollandaca kullanılsa bile bir şekilde İngilizce ya da başka bir ortak dil içeriye muhakkak sızıyor. Ancak Hollanda dışından özellikle belli gruplara hitap eden isimler şehre geldiğinde, bunun farklı olduğunu gözlemliyorum. Daha önce aynı salonda Taksim Trio’yu izlediğimde de benzer bir şey hissetmiş, düşünmüştüm. Ya sahnedekilerin üzerinde konuşmaktan, iletişim kurmaktan kaçınacak kadar bir çekingenlik oluyor ya da birkaç kelime İngilizce ile utangaç da olsa iletişim sağlanmaya çalışılıyor. Fakat yine de genel deneyimlerimi düşününce, havada asılı bir duygu; "Aman kendi dilimizi peşinen sahneye koyup ayıp etmeyelim" hissi seyirciye kaçınılmaz olarak geçiyor. 

Bu dil meselesinin dinleyici, organizasyon ve müzisyenler cephesinde de değişmeye başladığını görüyorum artık. Hem post-pandemiyle birlikte iletişimde arayı kapama çabaları hem de yoğun bir biçimde yer değiştiren halkların varlığı, performansta ve paylaşımda diller üstü bir tavra doğru yol alıyor sanki. Örneğin, Boban Markoviç, konser boyunca dinleyicisiyle Sırpça konuştu. Salon, birkaç Hollandalı ve Türkiyeli dışında, Sırbistan ve civarından göçmüş simalarla doluydu. Performans iletişimi, anlatılar, dans ve müzik arasında gidip gelen paslaşmalar bilmediğim dilde, bilenler arasında bir ritimde olduysa da repertuarın bilindik ve popüler parçalardan seçilmesiyle kimse o dili bilmeme sıkıntısı yaşamadı. Popülaritenin kapsayıcılığı sağ olsun!

Bir ara müzisyenlerden bir tanesi çevirmenlik yapmak istediyse de Boban Markoviç o yavaşlamayı yavan bulduğunu kendi meşrebince belli etti. Salonda bence çoğunluğun ortak noktası, Markoviç’in yaşına rağmen sergilediği performansa duyulan hayranlık ve bu simgeleşmiş isme olan meraktı. Bundan başka, bu ortaklık aşina olunan ritmik yapı ve sound'u da kucaklıyordu. Konseri birlikte izlediğim arkadaşlarım, çeviriye ihtiyaç olmadığını, bir biçimde herkes sanki zaten aynı dili konuşuyormuş gibi hissettiklerini sık sık dile getirdiler. 

Diğer performansı düşündüğümde, Sertab Erener’in İngilizce yeterliliği hepimizin malumu, ama o da dinleyicisiyle doğrudan Türkçe iletişim kurdu... Buna şaşırmıyorum elbette, mekânın büyük konser salonu güzel ve heyecanlı bir kalabalıkla doluydu. Seyircinin dil kullanımı için tavrı aksini düşündürmemiştir kendisine… Öyle ki, ben de dinleyici olarak; hem salondaki coşkuya hayran kalmış, şaşırmış hem Erener’in performansından büyülenmiş vaziyetteydim. Konuşulanları anlamayan gözlerle etrafa bakanları fark etmesem mekândan bağımsız bir duyguda olduğumu söyleyebilirim. Sonra bu dil meselesini mekânın organizasyon ekibinden tanıştıklarıma da "tüm akşamın Türkçe geçmesiyle ilgili ne düşünüp hissettiklerini" sorduğumda, bunu epey doğal karşıladıklarını, salonun kalabalığı, dinleyicinin coşkusunun üzerlerinde bıraktıkları hissi daha çok önemsediklerini söylediler… Bu yorum dinleyici gözü mü organizatör gözü mü bilemiyorum tabii 😊. Şaşırdıkları başka bir nokta ise Sertab Erener’in müziğindeki rock sound ve öğelerin bolluğu olmuş 😊. Yani, "Bu kadın Eurovision'ı kazandı, onu çağıralım tüm Türkleri buraya çekeriz" oryantalizmi işe yaradı ve müzikal olarak da başka bir yönle tanıştılar, memleketin üretenlerine dair merakları biraz daha kabardı diye düşünüyorum. Neyse!

Biraz başa sararak diğer örneğe dönelim.. Performansı paylaşırken hepimizin içinde olduğu dil üstü iletişim, maalesef kendi ürününü "bizzat" satmak zorunda olan müzisyenin İngilizce bilmeyişi, ekonomik yapının nakit parayı hayatlarımızdan kaldıracak şekilde sistematize edilmesi, aramıza zaman zaman yeniden ve bazı uzaklıklar koyuyor. Markoviç’in konserinde, "babanın" yorulduğu hissedilince verilen sahne arasında, az evvel sahnede harikalar yaratan müzisyenlerden bir tanesi elinde torbasıyla, CD satışı için fuayede masaları dolanmaya başladı. Başta bir satış masası olduğunu sanıp oraya mı yönlendiriyor bizi diye düşünürken, böyle bir masanın olmadığını kavradım. Sonra hiçbir dilde anlaşamayışımıza rağmen ille de o CD’yi almak istedim. Ve maalesef müzisyenin yalnız nakit kabul edebilmesinden arkadaşlarımın bana uzattığı bozuklarla boğuşmaya başladım ve ikimiz de sıkıntılı bir hâle girdik. İşin sonunda müzisyen, parası çıkışmasa da ekmek almaya gelmiş çocuğa o ekmeği veren sevimli bakkala dönüştü gözümde. Kendi adıma, müzisyenlerin performanstan başka kendi ürünlerini satmak zorunda kalmalarıyla ilgili oldukça kararsızım. Bunu bir o akşam bir kez daha hissettim. Belki bazı müzik türlerinde ve gruplarda sohbet muhabbet imkânı, CD ya da plağa imza imkânı olsa da bazen de işte böyle talihsizlikler yaşanabiliyor, ki CD’mi de imzalatamadım! Konser sonrası onca beklemeye rağmen Boban Markoviç ve ekibi dinleyici buluşması yapmadı. Bunu biraz CD satışının olmayışına bağlayarak üzüntüyle salondan ayrıldım.

Bu duygu dili meselesinin diğer ayağında Sertab Erener, sahnedeki gizemli hâli gibi konser sonrasında sessizliğe büründü ve -belki de o kalabalık için kendi hayrına- bir dinleyici buluşması gerçekleştirmedi. Bir de kendisinin de birlikte sahne aldığı müzisyenlerin de sosyal medyalarında 24 Eylül akşamına, Eindhoven konserine dair kalıcı bir şey paylaşmamış olmaları şaşırtan bir merak konusu… Keşke sosyal medyalarında bugüne, Eindhoven’a dair kalıcı bir şeyler paylaşsalardı da Hollanda’da müzik hayatı denilince yalnız Amsterdam, Rotterdam gibi büyük kentlerin akla gelmemesi gerektiğinin altı bir nebze çizilmiş olsaydı. Sonuçta bu da bir dil kurma biçimi… Kulaktan kulağa işini çok önemsediğimden söylemeden edemedim.

Anne Ben Gurbetçi Oldum

Eylül ayındaki bu deneyimlerle, birkaç gün sonra yeniden Vola ve Voyager ile metalci olana kadar bu gecede "anne ben gurbetçi oldum" diyerek şarkılara var gücümle eşlik ediyorum... 🎊

Türkiye’de yaşadığım yıllarda "gurbetçi" kelimesinin farklı çevrelerde, yaş gruplarında ve eğitim seviyelerinde, değişik imalarda kullanıldığını hatırlıyorum. Kendi adıma bu kelime bana, Türkiye ile politik gerçeklik bağı incelmiş, ancak bir "ev", "ana vatan" romantizmi yaşayanları düşündürürdü. Galiba, "gurbetçi" olmak birçoğumuza, ayrıca kendi "göç verme" hikâyelerimiz ya da yakınlarımız üzerinden de bir şey söylüyordu. Neyse! Hollanda’ya taşındıktan sonra bu kelimenin göçmenler arasında da bir göndermesi olduğunu gördüm. Bu kelimenin kendini yaşam tarzı, göçün nedensel farklılıkları temelinde başka yere konumlandıranların söylemlerinde de benzer bir yerde durduğunu görüyorum. Örneğin, kimse "gurbetçi" olmak istemiyor sanki buralarda. Neyse ki yeni dünyanın sunduğu isimlendirmeler imdada yetişip yeni katmanlar sunuyor…

Öte yandan "Gurbetçi" -erken dönem işçi göçmen ya da onların çocukları diyelim- kesimin de kendilerinden sonra göçen kuşaklara bakış açısı, onları konumlandırışı ya çok sınıfsal ve kente göre mekânsal ya da birbirleriyle kurmaya alışkın oldukları ilişki biçimiyle doğrudan / filtresiz. Dolayısıyla "ev neresi?", "konfor alanım neresi?", "gerçek arkadaşlar kalanlar mı, burada bulduklarım mı?", "hayatımı Türkçe çok meşgul ediyor, adapte olamadım mı?", "Türkiye’de olsa bunu yapar mıydım?" gibi, yığınla, belki göç kavramının sindirilmeye çalışıldığı yıllardan kalma yargılarla, insanların kendini bir topluluk içinde konumlandırması ve birbiriyle tanışması güçleşiyor buralarda (göçte).

Gözlemimce, biz Türkiye’den göçmüş insanlar biraz bu bahsettiklerimin etrafında hâlâ birbirimize çeşitli ön yargılar, ön kabuller ve merak duygularıyla yaklaşıyoruz (ya da bazen uzaklaşıyoruz). Ve tabii bu hâl hem kültür ajandalarımızdaki seçimlerimizi hem de katıldığımız etkinliklerde takındığımız tavrı etkiliyor. Örneğin; hepimiz rockçuyuz ama çoğumuz geldiğimiz yerlerin güzide meyhanelerinde, arkadaşlarımızla "eller havaya" yapmış ya da şişenin dibiyle beraber arabeske düşmüşüzdür değil mi? Ya da hangimiz sevdiği bir eşinin dostunun düğününde hayatta olmaz dediyse de iki şıkıdımsız ayrıldı? İşte bu konfor alanımızdaki çeşitlilikler, göçte sanki saklanması gereken ya da azıcık rehavete kapılsak "gurbetçi" olacakmışız gibi bir kaygıyla üstü örtülesi bir hâl alıyor.

İşte Boban Markovic konser akşamında da Sertab Erener performansı ve “Merhaba Eindhoven!” Festival gününde de bunlar aklımı yeniden meşgul ediyor. Mesela, Boban Markoviç’i dinlemeye gelmiş o coğrafyanın göçmenlerinde bu bahsettiğim sezgisel olana dair benzer bir şey hissetmemiş olmak ilgimi çekiyor. Birbirlerine olan bakışlardan, sahnede olan bitene katılma biçimlerine, biz gibi başka ülkelerden gelmiş göçmenlere olan meraktan, gözlerine kestirdiklerini dans için dürtmelerine kadar… Boban Markoviç’in, tarihî-kültürel bir simge olmaktansa, popülerleştirilmiş bir isim olması mı acaba bu konforun nedeni; yoksa başka arkadaşlarımla da konuştuğumda ortak hissettiğimiz o kaygı hâli yalnız bize mi ait ya da başka gruplarda da varsa neden var, gibi sorular uçuşuyor aklımda. Yeni bir gözlem ve deneyim için bir performans daha gerçekleşir mi bilmem.  Bu konser tek başına elbette yeterli bir gözlem olamaz… Keşke Boban Markoviç kadar hayran olduğum bir başka tatlı çılgın Marko Markoviç de buralara gelse, o sayede bu soruları biraz daha gözlesem, dinlesem istiyorum. Al işte listeden silinmesi gereken bir madde daha!

Yine dinleyici gözlemimle, Sertab Erener’in performansı ise, öncelikle ders niteliğindeydi. Günceli yakalama dersi… Konsere heyecan çok ortak bir noktada buluşmuş; tüm göçmenler özlem ve romantizmle bileti almış biraz bu dersle fark ettim. Sertab Erener, yeni parçalarını ve bilindiklerin yeni versiyonlarını anlatıp seslendirdikçe, “hiçbir şarkıyı bilmiyorum” sesleri kalabalık arasından kulağıma çokça çalındı. Neyse ki gecenin ortalarında romantizm ve özlem rüzgârları dinleyicisine kavuştu. Dinleyicinin performansı daha önceki deneyimlerime göre bence çok iyiydi ve sahneyle doğrudan bağlantı hâlindeydi. Gecede Gültekin Kaçar, Eser Ünsalan, Ozan Yılmaz, Alpar Lü ve Deniz İbrahimoğlu, Erener’e eşlik ediyorlardı. Kendi adıma her birini hayranlıkla izledim! Sertab Erener’in performansı ise sanırım hepimizi büyüledi, şaşırttı. Sahne üzerindeki fark edilir profesyonelliği ile tecrübesinin bende uyandırdığı hayranlık not defterimde yerini aldı ☀️.  Sesinden performansına, tarzından gizemini çok kaçırmayacak sahne düzenlemesine, iyi çalışılmış bir performanstı. Sertab Erener sanki ne kadar görünür, popüler olursa olsun yine de bir gizemi var diye düşünmüşümdür hep. İşte o gizem, sahnede tadında ve ayarında sunuldu. Neyse, star olmanın çizdirdiği çizgiler o gizemi yaratıyor olsa gerek. Öte yandan ana konu etrafına dönersem iştah, merak ve göçmen duygum “acaba Türkiye’de bir yerde izlesek bu konseri nasıl olurdu?” diye kurcalamadan duramıyor…

Mekânda Belle(k)

Dinlediğim, izlediğim konserleri mekândan bağımsız düşünemiyorum. Mekânın kolektif paylaşımda ve diyalogda bir tür söz sahipliğinin olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla aynı ekibi ve konseri izlediğimiz, şehir/salon, bireyleri bir araya getiriş biçimiyle bir fark yaratıyor ve bence sahnedeki performansın karakteristiğinde de rol oynuyor. Şimdi biraz buradan hareketle, “Merhaba Eindhoven!” etkinliği odaklı mekân kavramını düşünelim istiyorum… 

Sertab Erener konseri ve o gün konser salonunun bulunduğu binanın çok katmanlı bir kurguyla kullanılışı (pazar kurulumu, mekânın farklı noktalarına yayılmış performans ve workshoplarla) farklı jenerasyondan göçmenleri bir araya getirdi. Sanıyorum birbirimizi en çok gözlemleme fırsatı bulduğumuz buluşma bu oldu.

24 Eylül günü için, Muziekgebouw Eindhoven’ın kendi ekibinin yanı sıra planlama, öneri getirme ve toplulukları bir araya getirmede, yani işin mutfağında Ik Wil, tpn.e, Mystiek Productions, Music from the Orient gibi toplulukların ismi ön plandaydı. Sonradan organizasyon ekibi ile gerçekleştirdiğim sohbette, mekânın bu festivalle uzun yıllardır burada yaşamalarına rağmen Türkiyeli göçmenleri ve kültürel tüketim alışkanlıklarını pek tanımadıklarını; hem bu topluluğu tanımak, hem yeni gelen göçmenlerle beraber onları daha iyi anlamaya ve kaybetmemeye çalıştıklarını dile getirdiler. Sanırım bu yüzden de akıllarına Eurovision’dan bildikleri bir isimle iddialı bir giriş yapmak geldi. Giriş yapmak diyorum, çünkü her yıl başka bir selamla “Merhaba Eindhoven” festivali gelenekselleşecek gibi duruyor. Neyse! Sertab Erener ismini ilk duyduğumda biraz şaşırsam, mümkün olur mu acaba diye düşünsem, bahsedilen programda kafamda bir yere konumlandıramasam da günün sonunda uzun kuyrukta bekleyenlerin "bu kadar Türk var mıymış Eindhoven’da!" sorusuyla birbirini dürtüşünün ve her kuşaktan göçmenin mekânı doldurmasının bu isimle sağlandığını görüyorum. 

“Merhaba Eindhoven!” güne girişimcilerin stantlarıyla kurulan pazarla başladı ve gün içi etkinleri, gün boyu performansları ile çoğu yaş aralığı ve aile tipine hitap etmeye çalışarak devam etti. Üç katlı binanın mekânsal kullanımını gelecek sene yeniden gözden geçireceklerine eminim.

Bu yıl düzen kabaca şöyleydi; Muziekgebouw’un hemen girişinde DJ Blue Flamingo bir Turkse Brabander (Brabantlı bir Türk) olarak, sabahtan gecenin kapanışına kadar setiyle dinleyicileri hem karşıladı, hem oynattı hem de uğurladı. Bir üst katta, gündüz çoğunluğu kadın girişimcilerden oluşan; ürünlerin satışa sunulduğu, stant sahiplerinin kendini tanıttığı ve diğer girişimcilerle yakından tanışma imkânı bulduğu bir pazar kuruluydu. Bundan başka rakı workshopu ve öğle/akşam yemekleri için anlaşılan Türkiye kökenli iş sahipleri de programda yer alıyordu. Bahsettiğim bu katın bir üst katında, gündüz performansları (Grup Türkü örneğin), çocuk ve yetişkinlere ritim atölyesi (Percussion Friends & Veysel Dzhesur) yer alıyordu. Akşam üstü saatlerinde bir yemek molasıyla akşam büyük konsere ve öncesinde önemli başka performanslara bağlandı. Fakat öncesinde yine giriş katından başlayarak mekânı gezecek olursak, DJ Blue Flamingo kısa süreliğine sahnesini Tombaz Ensemble’a bıraktı. Misafirler mekâna bu kez tangolu bir karşılama ile girmiş oldu. Ensemble’a bir de "expat" olarak göç etmiş, tango ile bağları güçlü, zaman zaman atölyeler de düzenleyen Sinem Gülay Arslan ve Erdi Arslan çiftinin dansı eşlik etti. İkinci kat, bu kez oldukça heyecanlı bir kalabalıkla dolarken, barlar açılmaya başlandı.

Öte yandan misafirler Orkun Ağır’ın yönettiği Türk Halk Müziği korosu ile o bekleme süresini fuayede dolu dolu geçirdi. Bu katta bir de küçük salonda, programın talihsizliklerinden biri olduğunu düşündüğüm, eş zamanlı başka bir performans sahne aldı. Emirhan Tuğa (klarnet) ve Edzo Bos’un (piyano) verdiği bu resital maalesef pek rağbet görmedi. Kaçıranlar adına üzgünüm… Güzel uyarlamaları ve yeni bir tanışma fırsatını kaçırmış olduklarını düşünüyorum. En üst kat ise bu kez, Sertab Erener konserinin sonuna saklandı. Zira bu kat konser salonun balkonlarına açılan kat olmakla, Music from the Orient topluluğunun after partisi için rezerveydi. Nihayetinde, beklenen konserden sonra onlar en üst katta DJ seti giriş katında iki ayrı after parti ile herkes kendine hitap edenle eğlenmeye baktı.

Kendi adıma itiraf etmeliyim ki ben Sertab Erener’i ilk kez canlı izledim, bu da Eindhoven’a kısmetmiş! Alın size bir göçmen soru işareti daha 😊 ...

Aynı salonda, bir göçmen refleksiyle yine yukarıda bahsini ettiğim kaygılardan, "Avrupa’da olma"yı bir avantaj gibi görüp düşünmekten, olabildiğince uluslararası isimleri, listemdeki özlemlerimi izlemeye çalışmıştım. Şimdilerde merakım daha çeşitli bir yere kayıyor, Türkiye'den gelen isimleri burada izlemenin deneyimini önemser hâle geliyorum. Yani bu yazının değerlendirmesi kişisel de bir yere bakıyor, anlayacağınız. O yüzden, Muziekgebouw Eindhoven’ın endüstriyel kaygılarla da olsa mekân olarak böyle bir organizasyonu yapmasını, mekânı bildiğim(iz)den başka bir kurguyla deneyimlemesi/deneyimletmesini kendi adıma üzerinde durulası buluyorum. 

Nihayetinde, bu tek günlük festival, mekânın kullanılışı ve bireylerin aldığı roller bakımından; organizasyon ekibine buradaki göçmenlere ve şehre dair yeni bir kültürel bellek sunabileceklerini gösterdi. Mekânların böyle bir gücü olduğuna inanarak... Neticede tanışmalar, kendini ve yaşadığın mekânı (kent ve kültür dünyası anlamında) anlamak önemli.

Umuyorum, daha çok köprüler kurulur, umuyorum Eindhoven daha çok ve çeşitli ismi ağırlar da hep birlikte güzel dönüşümler, değişimler yaşarız.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Müzikli MevzularMüzikli Mevzular

BÜLTEN SAYISI

Ekimden Sesler

Farklı sahneler, tanıdık hisler

27 Eki 2022

Dutch Design Week-Pieter Mols

YAZARLAR

Tuğçe Hakarar

Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular

Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR