İzleyici Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Binadan giriş katına doğru adım attığınızda tabiri caizse sizi “çiçek bahçeleriyle” karşılayan bir sergi değildi bu.
İzleyici Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Günlerden Canan Tolon’un Dirimart Pera’da açılan “Tunnel Vision” sergisini ziyaret ettiğim gündü. Sergi, sanatçının iki yıl önce evlere kapandığımız ve hayatlarımızı kökten değiştiren o bulanık süreçte ürettiği eserlerinden oluşuyordu. Malumunuz, yaşadığımız pandemi sürecinin Türkiye’nin çağdaş sanat ortamına etkilerini araştırdığım bir yüksek lisans tezi hazırlıyorum. Dolayısıyla bu sergiyi ziyaret etmek benim için kaçınılmazdı.

Binadan giriş katına doğru adım attığınızda tabiri caizse sizi “çiçek bahçeleriyle” karşılayan bir sergi değildi bu. Eksinci katlardan birinde veya biraz daha süslü bir ifadeyle “aydınlıktan karanlığa” doğru geçiş yapmanızı gerektiren bir mekanda kurgulanmıştı yani. Aşağı kata indiğim an, önce mecazi olarak düşündüğüm bu süslü tabirin o anlarda birden gerçeğe dönüştüğünü fark ettim ve nispeten aydınlatılmış karanlık bir sergi mekanıyla karşılaştım. Aydınlatılan alanlar içeriye girdiğiniz an sizi karşılayan Canan Tolon’un sergiye dair anlatılarının bulunduğu duvar ve eserlerin ta kendisiydi. Buna birazdan tekrardan değineceğim.

Duvara işlenmiş sanatçının kaleminden dökülen cümleleri okumaya başladım önce. “Pekala, ağır bir metin değil bu, hala hayattayım!” dedikten sonra birkaç adım atıp sola doğru döndüm. Karşılaştığım resimleri görünce derin bir nefes aldığımı ve iç sesimin konuşmaya başladığını anımsıyorum: “İşte asıl ağırlık burada.”

Canan Tolon - Tunnel Vision sergisi (@Dirimart Pera)Canan Tolon - Tunnel Vision sergisi (@Dirimart Pera)

Kabul edelim, son iki yılımız bize çeşitli farkındalıklar ve yeni görme biçimleri kazandırsa da pek keyifli geçmedi. Değişimin bedelini ağır yollardan geçerek ödedik. 21. yüzyıl insanının ve insan-bazlı sistemlerinin kırılgan doğasını daha önce hiç karşılaşmadığımız türden bir gerçeklik boyutuyla deneyimledik. İşin “acı gerçekler” kısmını doğrusunu söylemek gerekirse ben de şu an kelimelere döküp yeniden anımsamak ve size de anımsatmak istemiyorum. Ama hem geçirdiğimiz bu zor süreçte hem de -hala- bugünlerde yüzleşmeye devam ettiğimiz bireysel açmazlardan konuşmayı seviyorum.

Eve kapanmak her birimiz için “Kendimle nasıl vakit geçirebilirim?” sorusunu gündeme getirdi. Hayli duygusal varlıklar olarak sürecin kendisinde ve sonrasında, benliğimize odaklanmanın ne kadar zor olduğunu deneyimledik. Üstelik cesaret gerektiren türden sorular sormak zorunda kaldık kendimize: “Ben kimim? / Bugünkü hayatıma kadar neler yaptım ya da neler yapmadım?”.

O sürece şimdi bir adım geriden bakıp yaşananları hatırlama şansını verdi bu sergi bana. “Duyguları anlamak için, önce onların üstesinden gelmiş olmak gerekir.” diyordu Kuspit, Sanatın Sonu’nda. Bu sürecin yarattığı duyguların üstesinden ne kadar gelebildik, orası aşikâr. Fakat aynı kalmayan nice şey var artık, “benlik” meselesi de bunlardan biri.

Canan Tolon sergiyle ilgili ele aldığı metinde şöyle diyordu:

”Bir hikâye anlatıcısı hiçbir zaman olmadım. Eserlerim nadiren bir anlatıya dayanır, ne bir hikâyeye, anekdota, masala, ne de düz yazı olsun şiir olsun bir metne. Aslında ben oldum olası bir eserin son aşamasına ulaşmak iç yaptığım yolculuğu betimleyecek kelimeleri bulmakta güçlük çektim ve sanırım yaptığım bir şeyi, onu anlatacak kelimelerim olmadığı için yapıyorum. Kelimelere dökmek beni eserden koparır, resimlerimi bir anlatının basit görüntülerine dönüştürür... Eserlerimin, en iyi ihtimalde sözcüklerin ötesinde, hiçbir açıklama olmaksızın deneyimlenmelerini isterdim; böylece dikkati kendim dışında her şeye yönlendirme imkanım oluyor.”

Canan Tolon - Tunnel Vision sergisi (@Dirimart Pera)

Canan Tolon - Tunnel Vision sergisi (@Dirimart Pera)

İtiraf edelim, “kavramsalcılık”tan okumakta ve bağdaştırmakta hayli zorlandığımız büyük "S"li sanat ifadelerindense bu sözler kulağa çok daha sahici, dürüst ve cesur geliyor. Tolon böylesine yalın ifadeleri kullanmışken, “Buradaki eser bunu anlatıyor, aslında sanatçının demek istediği şu...” şeklinde cümleler kurduğum bir sanat tarihçilik yapmayacağım elbette ben de. Bazen tek yapmamız gereken şeyin çok yalın bir şekilde “görmek” olduğunu düşünüyorum. Her gün istemsizce otomatik olarak gerçekleştirdiğimiz bu duyumsama halini ne kadar içselleştiriyoruz? Ona ne kadar odaklanıyoruz? Gördüğümüz şey’in ne olduğunun ne kadar farkındayız? Bütün geleneksel yargıları ve kişisel ön yargıları bir kenara bıraktığımız, odağımızı yalnızca o'na teslim ettiğimiz türdeki bir görüşten bahsediyorum. Zor, değil mi? :)

Düşündüklerim yüzüme yansımış gibi :)

Hepsinden önce, resimlere bakarken Tolon’un pandemi sürecindeki hislerini aynı olumsuz haberleri duyan, aynı korkuyu taşıyan, aynı belirsizliğe mahkum olan türdaşı olarak duyumsadığımı söylemem gerek. Hakikaten de -Tolon'un ifade ettiği gibi- bir çeşit girdap hissi veriyordu resimler. Tuvallerde ana iki renk vardı sadece; siyah-beyaz iç içe. Ama beyaz hiç olmadığı kadar bulanık. Siyahsa daha da katı, girdapların yön vereni. Fotoğraflardaki sergileme yönteminde gördüğünüz gibi yerde ve açık kitap görüntüsünü andırır biçimde konumlandırılmışlardı. İki resmin ortasında bir çöküntü oluşuyordu böylece. Tolon çöküntüleri “dünyanın yakınsanıp içine çöktüğü merkezdeki bir boşluk” olarak tanımlıyordu. Resimlere yukarıdan bir noktadan bakmaya biraz da mecbur edildiğim anlarda “Bu çöküntülerdeki payımız nedir?” diye düşünmeden edemedim.

Özellikle soyut diye nitelendirdiğimiz eserlerle dolu bir sergi gezmek herkes için farklı deneyimler doğurur. Bu, kişinin önceki ve devam eden öğrenmeleriyle şekillenecek, anlam bulacak bir süreçtir. Kişisel arka planlarımıza paralel bir karşılık buluruz soyut eserlerde. Biraz da gördüğümüz şeyin üzerinde düşünmeyi, sorgulamayı yani kısaca “zaman harcamayı, emek vermeyi” gerektiriyor. Fakat yine de bu “anlamlaştırma” tutkumuz niye?

Marcel Duchamp şöyle diyordu:

“Benim gibi sıradan bir bilim insanı, bir sanat eserinde sanatçının zihni ile aynı doğrultuda çalıştıracak titreşimleri arar.”

Düşünsenize bu sözleri söyleyen biri, bir sanat eseriyle karşılaştığında tabiri caizse onu çamaşır sıkar gibi sıkıp, suyunun çıkarıldığı anlamları gördüğünde ne şaşırırdı! Çünkü Duchamp’a göre “sanat eseri sanatçıyla iletişim kurmak için bir araç” olarak kullanılmalıydı. İzleyici ancak böylece “sanatçıyla ve onun yaratıcı edimiyle” bağ kurabilirdi. Bunca analize, bireysel veya toplumsal yargılara karşıydı. Ne de olsa onun için “aktarım, malzemeyi sanat haline getiren şey”di.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Unagi.Unagi.

BÜLTEN SAYISI

İzleyici Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Binadan giriş katına doğru adım attığınızda tabiri caizse sizi “çiçek bahçeleriyle” karşılayan bir sergi değildi bu.

31 Oca 2023

Canan Tolon - Tunnel Vision sergisi (@Dirimart Pera)

YAZARLAR

Unagi.

Okuyucularına çağdaş ve güncel sanatı yalın anlatımlarla sunmayı hedefleyen sanat bülteni. Her ayın birinci ve üçüncü pazar günü yayımda.

İLGİLİ OKUMALAR