Karar almak ya da alamamak: Mutlak butlanla afetler birbirine nasıl bağlanıyor?

Demokrasi krizleri ilk bakışta afetlerle ilgisiz görünebilir. Oysa afet yönetimi literatürü tam tersini söylüyor. Türkiye'de de mutlak butlan kararıyla birlikte, belediye başkanlarının tutuklanmasıyla derinleşen siyasi gerilim sürecine bir kurumsal belirsizlik daha eklendi. Türkiye’nin deprem gerçeği ise durduğu yerde duruyor.
Karar almak ya da alamamak: Mutlak butlanla afetler birbirine nasıl bağlanıyor?

Demokrasi krizleri ilk bakışta afetlerle ilgisiz görünebilir. Oysa afet yönetimi literatürü tam tersini söylüyor. Kurumların zayıfladığı, karar alma süreçlerinin tıkandığı ve toplumsal güvenin aşındığı bir ortamda büyük bir afet nasıl yönetilebilir? Yıllara yayılan, koordinasyon ve işbirliği gerektiren bir süreç, ortak karar alma kapasitesi zayıfladığında hakkıyla işleyebilir mi?

Aslında bu yazıyı Dünya Kent Forumu’nun düzenlendiği Bakü’de yazmaya başlamıştım. Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı tarafından iki yılda bir düzenlenen ve kentleşmeye dair sorunların kapsamlı bir şekilde ele alındığı etkinlikten Türkiye kentlerini ilgilendirebilecek gözlemlerimi aktaracaktım. Yazım, CHP’ye mutlak butlan kararının çıktığı haberini almamızla yarım kaldı. Tam da demokrasi kırılganlığının başlı başına bir afet riski oluşturduğunu yazarken ülke bambaşka bir kriz başlığıyla yeniden sarsıldı. 

  • Malum Türkiye’de gündem günde üç defa değişiyor. Değişmeyen, hızlı gündemin gündelik yaşamımıza etkileri. Belki daha az ilgi çekici, ama sandığımızdan daha derin.

Gelişmeleri sindirmesi zaman aldı. Haftalardır bir yerde açık duran sekmeyi kapatmak için sayfayı tekrar açtığımda aktarmak istediğim şeylerin tam da içinden geçtiğimiz süreçle ilişkili olduğunu idrak ettim. Toplumsal olarak hissettiğimiz yası belki başka bir afet tehlikesi biçimiyle açıklamak mümkün olur. Nitekim “ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.” Bu sözü yazı boyunca aklımızda tutalım. 

Bir afet tehlikesi olarak demokrasi krizi 

Türkiye’de son 3 yıldır deprem bölgesinde çocuk dostu kentler odağında çalışma yürüten bir şehir plancısı olarak, forum boyunca ağırlıklı olarak çeşitli afet ve kriz deneyimlerinden geçen kentlerde risk yönetimini aktaran oturumlara katıldım. Katıldığım tüm oturumlar kentleri “çoklu krizlere” hazırlamak için afet, risk ve tehdit kavramlarını nasıl genişletmemiz gerektiğine dair bir çerçeve sunuyordu.

Afet tehlikesini fiziksel kaynaklarla sınırlamak, afet sonrasında neden kırılganlaştığımızı açıklamıyor. Afet literatüründe “hazard” olarak geçen kavramın Türkçede karşılığını kurmak biraz zor. En yakını karşılığı “tehlike” ya da “zarar verme potansiyeli” şeklinde çevrilebilir. Ancak bu kavramın tam anlamını karşılamıyor. 

  • Mevcut deneyimlerimizde biz bu potansiyelleri “doğal afetler”, en çok da “deprem” bağlamıyla değerlendiriyoruz, müdahalelerimiz ve önlemlerimiz de bu çerçevede kalıyor. 

Örneğin deprem hazırlıklarında en öne çıkan ulusal yöntem, yarattığı tüm hak tartışmalarıyla birlikte kentsel dönüşüm. Depremin yaratabileceği toplumsal gerilimleri, yeni kırılganlıkları, ekonomik çıkmazları hesaba pek katmıyoruz. Nitekim 6 Şubat depremlerinin hemen ardından insani yardımların yarattığı kaos, iyileşmenin TOKİ ve yerinde dönüşüm marifetiyle üretilen “asrın konutları” projeleriyle sınırlı kalması bu yaklaşım kısırlığının mekansal sonuçları. 

Bu çerçeve içinde “afet tehlikesi” olarak görülen riskler doğal afetler ve iklim krizinin getirecekleriyle sınırlı değil; toplumsal olaylar, ekonomik dalgalanmalar ve siyasi krizler de afet tehlikesi olarak sınıflandırılıyor. Yani evet, bu yeni yaklaşımda toplumsal kutuplaşma, güvensizlik, demokrasi krizleri de afet tehlikesi. 

6 Şubat depremlerinden sonra hâlâ yanıtını bulamadığımız “Neden koordinasyonsuzluk oldu?”, “Bazı kentler neden daha çok zarar gördü?”, “Üç yıl geçti, deprem bölgesi neden hâlâ toparlanamadı?” sorularının ve çok daha fazlasının yanıtı biraz afet tehlikesi kavramına genişletilmiş hâliyle bakmakta. Afetlerde risk yalnızca fiziksel değil, politik de bir mesele. Hep öyleydi. Maksat adını koyalım. Bazen adını koymak mücadele mekanizmaları geliştirmeyi kolaylaştırıyor. 

Karar almak ya da alamamak…

Türkiye'de kent yönetimi iki farklı idari mekanizmanın birlikte işlemesine dayanır: Yerelden seçilen belediyeler ve merkezî idarenin ildeki temsilcisi olan valilik. Bir kentin sağlıklı bir şekilde yönetilmesi için iki mekanizmanın uyum içinde çalışması gerekiyor. 

  • Valiliği yalnızca eylem yasakları, kolluk kuvveti yönlendirmeleri ya da zorlayıcı hava koşullarında okulların tatil edilmesi gibi durumlarda duymuş olabilirsiniz. Ancak bu mekanizmanın kentsel karar alma süreçlerindeki rolü sanıldığından daha belirleyici. 

Çok fazla teknik detaya girmeyeceğim ama en kritik örnekle açıklamaya çalışayım. Afet yönetiminde belediyeler kendi görev alanlarına giren altyapı hizmetleri, yerel afet hazırlıkları ve belediyeye ilişkin acil durum planlamasından sorumluyken, il düzeyindeki afet koordinasyonu, kurumlar arası eşgüdüm ve merkezî idareyle koordinasyon valinin başkanlığındaki il afet yönetim sistemi üzerinden yürütülür. Yani afet müdahalesi ve yeniden inşa sürecinde valiliğin kurumlar arası koordinasyondaki rolü oldukça kritik.

Yetki ve sorumlulukların çakışmasının ya da yeterince net tanımlanmamış olmasının sonuçlarını depremden hemen sonra yaşanan koordinasyonsuzlukta deneyimledik. Burada yetkinin kimde olması gerektiği tartışması yürütmek amacında değilim, yeni bir model de önermiyorum. İşleyen bir demokraside, kent düzeyinde farklı kurumların birbirini dengeleyebildiği bir yönetişim modeli, farklı risklerin tartışılmasını ve kamu yararının daha kapsayıcı biçimde tanımlanmasını mümkün kılabilir.  

  • Ancak demokrasi kırılganlaştığında, merkez ile yerel yönetim arasında gerilimler arttığında, tüm kademeleriyle kamu kurumları afet gibi kriz durumlarında hızlıca ortak karar alamadığında ya da biri kendi yetki alanını diğerine dayattığında deprem gibi bir doğa olayının afete dönüşme riski artıyor. 

Mevcut algılayışımızda biz afeti 6 Şubat 2023’te meydana gelen depremler olarak, yani yalnızca deprem anları olarak tanımlıyoruz. Oysa depremlerin ardından meydana gelen yıkımlarla birlikte devam eden altyapı sorunları, kalıcı konutlara bir türlü geçilememesi, ekonomik yoksunluk, depremden etkilenen kentlerdeki kira artışları, kentlerin bir türlü “ayağa kalkamaması” ve bu yazıya sığmayacak ancak devam eden birçok sorun afet. Afet “oldu” ve bitmedi, devam ediyor. 

  • Deprem bölgesindeki deneyim, merkezî yönetimle ilişkileri daha uyumlu ilerleyen bazı kentlerin yeniden yapılanma süreçlerinde daha hızlı ilerlediğini, siyasal gerilim yaşayan bazı kentlerin ise ortak karar alma, finansmana erişim ve kurumlar arası koordinasyon açısından daha fazla güçlük yaşadığını gösteriyor. Bu durumda, demokrasi krizlerinin afetlere etkisini nasıl gözardı edebiliriz?

Gelelim başlıktaki sorumuza, mutlak butlanla afetlerin ne alakası var? Bu kararla birlikte, belediye başkanlarının tutuklanmasıyla derinleşen siyasi gerilim sürecine bir kurumsal belirsizlik daha eklendi. Afet riski tablomuzda kurumsal kapasite ve toplumsal güven başlıklarına en az birer kırılganlık puanı daha eklendi. Zaten bu toz dumanda afetlere hazırlık da, afet bölgesinde devam eden sorunlar da pek kimsenin umurunda değil gibi. 

Türkiye’nin deprem gerçeği ise durduğu yerde duruyor. Fay hatları siyasi gündemi takip etmiyor. Ancak toplumun afetlere nasıl hazırlanacağını belirleyen kurumlar, karar alma süreçleri ve ortak hareket etme kapasitesi her gün yeniden şekilleniyor. Bu yüzden demokrasi krizlerini yalnızca siyasal krizler olarak değil, afetlerin büyüklüğünü ve devamlılığını belirleyen yapısal riskler olarak da düşünmek gerekiyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Gizem Kıygı

Şehir plancısı ve kent tarihçisi. Çalışmaları çocuk dostu mekanlar, mekansal adalet, afet planlaması, yerel demokrasi ve hafıza mekanlarına odaklanıyor. Şehir Dedektifi: Kent, Çevre ve Sanat Derneği'nin kurucu genel koordinatörü olarak yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve eğitim kurumlarıyla ortak projeler geliştiriyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldu, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü'nde yüksek lisansını tamamladı. Bugüne kadar çocuk dostu kamusal alanlar, afet sonrası iyileşme, kent hafızası ve katılımcı tasarım üzerine çok sayıda proje tasarladı ve yürüttü. Koordinasyonunu üstlendiği Perre Çocuk ve Kent Bienali, Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) tarafından Golden Cubes Awards Special Mention ile ödüllendirildi. Yazılarında ve çalışmalarında, çocukların kenti deneyimleme biçimlerinden hareketle daha adil, kapsayıcı ve demokratik şehirlerin nasıl kurulabileceğini sorguluyor. Dünyalar Kadar adlı resimli çocuk kitabının yazarı. Boş vakitlerinde arpı Sally ile gürültü yapmayı seviyor.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR