Kaynaklarımızın Tükenişine Geri Sayım

İklim krizi dendiğinde neler hissediyorsunuz? Kimi zaman bizden çok bağımsız ve uzakta olup biten bir şey gibi hissettirse de kendini, aslında bu geniş çaplı problem hayatımızın tam içinde! Neden mi? Çünkü en temelde dünya bizim yuvamız ve tüm canlılar gibi biz insanlar da barındığımız, beslendiğimiz, faydalandığımız, içinde yaşadığımız evi kaybetme riski karşısında doğal bir endişe duyuyoruz. Yine de iklim krizi, küresel ısınma, hava kirliliği, su kirliliği gibi kavramları yıllardır öyle çok duyuyoruz ki zamanla bu kavramlara alışıyor ve bir nevi bağışıklık geliştirircesine yeni duyduğumuz bilgilerin önemini kaçırabiliyoruz. Bu durum karşı karşıya olduğumuz krizi yok saymamızla sonuçlanabiliyor. Belki bu sayede hayatımıza devam etmemiz kolaylaşıyor ama durum gerçekte hiç de böyle ilerlemiyor.
Hiç “sıfır günü” diye bir kavram duymuş muydunuz? İlk olarak 2018 yılında Cape Town’da kullanılan bu kavram, kaynakların tam olarak tükeneceği güne işaret ediyor. Öyle ki bu kavram ilk ortaya atıldığında sıfır günü itibariyle dört milyon insanın musluklarından bir daha su akmaması bekleniyordu. Bu kavram, insanların dikkatini konuya çekerek geri dönüşü olmayan günlere ne kadar kaldığını takip edebilmelerini sağlamak için ortaya atılmıştı. Bu strateji gerçekten de işe yaradı çünkü sadece Cape Town’da yaşayan insanlarla kalmayıp tüm dünyanın ilgisini çekti.
Sıfır günü ile ilgili bir iyi bir de kötü haberimiz var. İyi haber, insanları bilinçlendiren bu kampanya sayesinde sıfır gününün önce bir ay, sonra iki ay derken bilinmeyen bir tarihe kadar ertelenmiş olması! Kötü haber ise bu kavramın hayatımıza tek seferliğine giren bir kavram olmayışı. Yakın gelecekte sıfır günü için bir tarih belirlenmesi gerekecek şehirler arasında İstanbul da yer alırken 2040 yılına kadar dünyanın birçok yerinde su ihtiyacının karşılanamayacağı öngörülüyor.
Bu satırları okumak sizde hangi duyguları uyandırdı? Dünyamızla ilgili gelişmeleri takip etmek, öğrenmek, bu felaket senaryolarının önüne geçebilmek için araştırmalar yapmak isteyen bir insan olsak bile bu tarz haberleri okuduğumuzda sıklıkla korku, panik, endişe gibi hislere kapılabiliyoruz. Eko-anksiyete kavramı, tam da bu noktada türlerin yok olmasından, kaynakların tükenmesinden ve bir gün içinde yaşanabilir bir dünya bulamamaktan duyulan kaygıyı ifade etmek için kullanılıyor. Peki günümüzde birçok kişi tarafından hissedilen bu kaygı bizi hangi açılardan etkiliyor?
Fiziksel semptomlar: Kaynakların günden güne kirleniyor oluşu sindirim sistemi, solunum sistemi, bağışıklık sistemi gibi birçok mekanizmamızı derinden etkiliyor. Bunun sonucunda da insan vücudunda astım, damar tıkanıklıkları, besin yetersizliği, alerjik reaksiyonlar gibi semptomların ortaya çıkması maalesef ki kaçınılmaz bir hal alıyor. Bunların yanında hissedilen kaygı, uyku ve iştah problemleri gibi sonuçlar da doğuruyor.
Psikolojik ve bilişsel semptomlar: Travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve hafıza kaybı iklim krizi sonucu rastlanan psikolojik ve bilişsel sorunlardan yalnızca birkaçı. Stres seviyesinin sürekli yükselişte olması toplumsal bir soruna dönüşerek ilişkilerimizi de oldukça olumsuz etkiliyor. Toplum gitgide daha agresif bir yapıya sahip olurken şiddet unsuru daha çok öne çıkıyor. İlişkilerde umutsuzluk ve çaresizlik duyguları sıklıkla gözlemlenebiliyor.
Bir doğal afet ya da çevresel bir sıkıntı yaşandığında deneyimlediğimiz fiziksel ve psikolojik semptomlar bazen bizi daha da umutsuzluğa sürüklüyor, kederli hislere boğuyor ve adeta bir yas sürecine sürüklüyor. Ekolojik yas kavramı, ekosistemin ve canlıların gördüğü zarardan ve onları kaybetmekten dolayı duyduğumuz üzüntüyle beraber ortaya çıkan tüm duyguları barındırıyor. Hatta yukarıda bahsettiğimiz “durumu yadsıma” da yasın ilk aşaması olan reddetme adımını oluşturuyor. Gerçekten elimizdeki şansı değerlendirip kaderimizi değiştirmekse kızgınlık, pazarlık, depresyon süreçlerinin ardından gelen kabullenme sürecinde mümkün oluyor. Durumu kabullenip bilgilendiğimizde bireysel olarak da, sosyal ortamlarımızda da etki alanımızı genişleterek kendi “sıfır günü”müzü çok daha uzak bir geleceğe erteleme ihtimalimiz olabiliyor! Peki bu konuda bilinçlenmek için ne yapabiliriz?
Karbon, su ve plastik ayak izinizi hesaplayarak alışkanlıklarınız üzerinden doğada bıraktığınız izleri görün!
Okuyun, izleyin! Örneğin Netflix belgeseli Explained’in su krizi ile ilgili bölümüne, Cowspiracy isimli belgesele, “Muz Ne Kadar Kötüdür?”, “Sürdürülebilir Yaşam Rehberi” ve “Vegan Bir Dünya” isimli kitaplara göz atabilirsiniz!
Sosyal medyada yer alan Greenpeace, Yuvam Dünya, 1.5derece, Doğa Derneği gibi iklim aktivisti hesaplardan güncel bilgileri edinebilirsiniz!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş




