Yazar Kayra Babalık Röportajı

“Senarist ve yönetmen arasında iyi bir bağ olması, yapılan işi her zaman bir adım daha öteye taşıyor.”
Yazar Kayra Babalık Röportajı

Kayra ilk olarak biraz kendinden ve yazarlık/dramatik yazarlıkla olan ilişkinden bahseder misin?

Doğma büyüme Kadıköylüyüm. İlkokul, lise, ilk üniversite, her şeyi burada okudum. Meslek lisesi mezunuyum. Turizm bölümü. Liseden sonra Marmara Üniversitesi’nde aynı bölüme kayıt oldum. Daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi, Dramatik Yazarlık bölümünün yetenek sınavlarını kazanınca, Marmara Üniversitesi’ni bırakıp oraya geçiş yaptım. Yazı ile olan ilişkim de meslek lisesi yıllarına dayanıyor aslında. Lisenin ikinci, üçüncü sınıfında dergilere yazı yollayarak, çoğu zaman baskı kısmında matbaaya bile koştururak başladı. Liseyi bitirip, üniversiteye geçtiğim sıralarda turizm sektöründen canıma tak etti sanırım. “Bu işi yapmayacağım, yazarak hayatıma devam edeceğim” diye de sanırım buralarda bi yerde dedim. Yetenek sınavı ile girilen ve yazarlık eğitimi alabileceğim bir bölümün varlığını da tam bu sıralarda öğrendim. Bunu öğrenmemle 2-3 ay sonra yetenek sınavı olduğunu öğrenmem de bir oldu zaten. Koştur koştur sınavın nasıl yapıldığını, nasıl olduğunu öğrenmeye çalıştım. Sonrasında da olabildiği kadar hızlı hazırlanıp koştur koştur İzmir’e gittim. Sınavı kazandığımı öğrendiğim andan itibaren de benim için mesleğe dönüştü. Lisede dergi çıkarıp, politik yazılar yazmaya çalışırken birden hayatıma tiyatro metni yazarlığı ve senaryo  gibi yeni bir kapı açılmış oldu. O zamandan beri de hala bu alanda çalışıyorum.

Senaryo ve toplum beklentisi açısından Türkiye’de sektörü değerlendirecek olursak bize neler söylersin?

Yeni yeni iyi bi’ yere gitmeye başladığını söyleyebiliriz. Birkaç iyi örnek dışında televizyonu bu tanımın dışında tutmaya çalışıyorum tabii ki. Orası içler acısı. Çünkü oradaki en büyük handikap dizilerin ortalama sürelerinin uzunluğu. İster istemez en iyi işi bile basit ve ucuz oluyor. Bu sürelerin bu kadar uzun olmasının da tabii ki toplumun beklentisi ile bir alakası yok. İzleyen de rahatsız bu sürelerden. İçerisinde olan senarist, yönetmen, oyuncu, set işçisi, aklınıza gelebilecek herkese yazık olan büyük bir çile aslında. Çok büyük emek, çok büyük bir mücadele ama elimize geçen birkaç iyi iş. Geriye kalanı vasatın üzerini geçemiyor maalesef.  Ama kafamızı televizyondan internet platformlarına doğru çevirdiğimiz zaman geleceğe dair güzel şeyler hissediyoruz ister istemez. Orada işler daha yolunda gidiyor ve zaman ilerledikçe daha da yolunda olacak diyebiliriz.

Televizyonda/İnternette iyi bulduğun, takip etmeye çalıştığın yerli diziler var mı?

Televizyonda şu an devam eden iyi diyebileceğimiz nadir iş var bence. Ama TRT’de Masumlar Apartmanı’nı çok düzenli izleyemesem de bayağı merakla takip ediyorum. Az önce bahsettiğim dizi süreleri sorununu bi kenara bırakırsak, özellikle senaryo, oyunculuk ve sanat olarak televizyonda izlediğim en başarılı  işlerden biri. İnternet platformlarında da Masum ve Bir Başkadır soluksuz izlediğim yapımlardı. En son Exxen’de yayınlanan Gibi’yi de unutmamak lazım tabii. Hepsini kendi türleri ve kendi koşullarına göre değerlendirerek konuşmak lazım tabii. Bunların ortalamanın çok üzerinde işler olduğunu düşünüyorum. İzlerken “keşke bu işin içerisinde bir yerde bulunabilseydim” dedirtiyor insana.

Bitirme tezini, “Türkiye’de Futbol, Tribün, Taraftarlık ve Fanatizmin Ultras Kültürü Üzerinden İncelenmesi ve Bir Örnek Oyun: Curva” başlığıyla tamamlamışsın. Kendi alanından uzak gibi duruyor. Biraz bundan ve senin alanınla olan bağından bahseder misin?

Çocukluğumdan beri futbol ve tribün kültürü ilgimi çekti. Hayatımın her alanında da futbol ve tribün bir parçam oldu. Okul için İzmir’e taşındığımda bile hemen, maçları birlikte takip edebileceğim bir grup buldum kendime. Ama tabii bu alanın sosyolojik derinliği üzerine üniversitede düşünmeye başladım. Oldukça derinlikli ama ülkemizde o kadar da üzerine düşülmemiş, gerektiği kadar yazılıp çizilmemiş bir konu bana kalırsa. Kimi için yeterli gelebilir belki ama akademik çalışma sayısı oldukça az. Takımlar, o takımların hitap ettiği toplumlar, dolayısıyla o tribünlerin sosyo-ekonomik ve politik kimlikleri, birbirleriyle temas ettikleri, çatıştıkları yerler var. Çoğu zaman ülkelerin siyasi hayatlarında bile söz sahibi olmuşlar. Genellikle Avrupa kadar net ve keskin çizgiler barındırmasa da ülkemizde de öyle. Bir yandan sanatın bazı alanlarıyla da doğrudan dirsek teması halinde tribünler. Koreografilerde, hep birlikte söylenen, ortak akılla yazılmış, yapılmış tribün bestelerinde, elle boyanan pankartlardaki resimlerde bunu görebilmek mümkün oluyor. Barındırdığı kolektif ruh da çok özel bir yere temas ediyor. Bir yazar olarak bu alanda çalışmak oldukça zengin ve keyifli. Böyle bir tiyatro oyunu yazmak istediğim için böyle bir tez başlığı seçtim aslında. Hem tiyatro metni, hem senaryoda buralarda kalem oynatmayı seviyorum sanırım. 

Sence yazmak ve çekmek arasındaki en derin ayna nedir? İyi bir eser bu anlamda nasıl ortaya çıkar?

Çekmek, yönetmek, bunlar çok başka meziyetler. Farklı bir disiplin, farklı bir beceri istiyor. O yüzden o alana dair büyük laflar edemeyeceğim. Hakim değilim çünkü. Bilgim yok ama ilgim var diyeyim. Ama şuna inanıyorum. Ya da doğru olduğunu düşünüyorum: Sinema, televizyon için konuşuyorsak eğer; senarist ve yönetmen arasında iyi bir bağ olması, yapılan işi her zaman bir adım daha öteye taşıyor. O frekans yakalandığı, kan tuttuğu zaman daha verimli sonuç elde ediliyor. O yüzden senaryo çalışırken yönetmenle birlikte yazmaktan her zaman çok keyif aldım. Yönetmen senaryoya çok başka bir yerden bakarken, ben de bambaşka bir yerden bakabiliyorum. Bu ikimizi de fazlasıyla besliyor. İster istemez verim alıyorsun bu şekilde. Aynı şeyi oyuncular için de söyleyebilirim. Bir oyuncuyla senaryo üzerine çalışmak, yine aynı derecede keyifli bir şey benim için. Bir oyuncunun bakış açısıyla senaroyaya müdahale edildiğinde birden hiç düşünmediğim bir şeyi fark edebiliyorum. Benim hiç aklıma gelmeyen bir şey yakalayabiliyor. Birden “Aaa hiç böyle düşünmemiştim” oluyorum. Bu şekilde takım oyunu oynandığı zaman, oyuncularınızın da her biri de kaliteliyse, o zaman olabilecek en iyi oyunla istediğiniz skora ulaşıyorsunuz.

Bu alanda çalışmak isteyenlere ne önerirsin diye klasik bir soru sorayım son olarak?

Üniversitelerde yetenek sınavı ile alınan bölümler müthiş bir avantaj ve fırsat sağlıyor. Sizde ne varsa üzerine yirmi-otuz ekliyor. Bu kesin. Yaşın da pek bir önemi yok burada. İnsanların genelde öyle bir kaygısı oluyor ama yazarlık da bence otuzdan sonra başlıyor biraz. Ben 2011 yılında okula girdiğimde 30 ve 40 lı yaşlarında sınıf arkadaşlarım vardı. Şimdi muazzam işler yapıyorlar. Ağzımızın suyu aka aka izliyoruz yaptıklarını. Bunun haricinde tek bir püf nokta var bana göre. O da bol bol izlemek, bol bol okumak, bol bol pratik yapmak. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

PagePage

BÜLTEN SAYISI

Hafıza ve mekan!

Zamanın bilince etkisi…

18 Eyl 2021

Eduardo Sánchez - Unsplash

YAZARLAR

Page

Page, tasarım ve kültür ortaklığından beslenen, toplumsal yapıyı sanat pratikleriyle eleştiren ve aktarmaya çalışan bir yayın olma hedefinde...

İLGİLİ OKUMALAR