Kazıklı Bağ Âlemi Nasıl Oluyor?

Edirnekapı haricinde mesire – Domatesi senden, sirkesi ondan – “Hadi efendim Kazıklı’ya götürelim mi?

Mehmet Selahattin, 6 Temmuz 1929

Fatih’ten sonra manzara parça parça değişti ve nihayet kendimi birkaç yüz sene evvelki İstanbul’un silüeti ile karşı karşıya buldum. Harabeler buradan itibaren artık birer mahalle değil, âdeta koca bir iklim teşkil ediyorlar. Şurada burada bir ihtiyar çenesindeki çürümüş diş manzarasında birkaç ev görünüyor. Fakat bunlar ilk bakışta insanın üzerinde meskûn değilmiş tesirini bırakıyor.

Tedricen yükseliyoruz. Haliç sırtlarındayız. Eyüp’ün kenar mahalleleri gözüküyor. Rami tepelerinden çakıl taşlarını peşine katıp sürükleyen insafsız bir rüzgâr, ortalığı toza dumana boğuyor. Tramvay cızırtılı sesler çıkararak dar bir kavisi döndükten sonra durdu:

“Edirnekapı!”

Sağımızda yıkık bir sur enkazı uzanıp gidiyor ve ilerisi göz görebildiği yere kadar hep mezarlık. Çarpık burunlu bir adam oturduğu gaz sandığında şöyle bir doğrularak karşısındaki sebzevatçıya seslendi:

“Hasa Ağa! Bana iki domates ver.”

Sebzevatçı uyurla uyanık arası cevap verdi. Bu cevap bir homurdanmaya benziyordu:

“Sabahtan beri bu kaçıncı domates be! Allah yağlı müşterileri eksik etmesin.”

Sanki domates değil de kafasını yarmak için taş atıyordu. Küfrederek iki çürük domates fırlattı. Öteki böyle istiskallere alışık görünüyordu.

“Ne yapalım a kardaş?” dedi. “Domatesi senden sirkesi bizim Rıza’dan, geçinip gideceğiz.”

İki sıralı dükkânların arasından geçerek dört yol ağzı bir meydana çıktım. Bu meydan ölülerle dirilerin birbiriyle kaynaştığı yerdir. Trakya Birahanesi, Edirnekapı Birahanesi ve sonra bu birahanelerin (!) hemen karşısında ucu bucağı bulunmaz bir servi ormanı hışırdıyor. İçimde bir ürperme hissetmeden ilerisine bakamıyorum. Fakat buradakiler hayat ile ölümün sınırında olduklarını hiç düşünmeden sakin, müsterih gülüyor, söylüyor ve hatta eğleniyorlar.

Şivesinden yabancı olduğu anlaşılan dürbünlü bir ihtiyar ‘r’leri ‘ğ’ diye konuşarak çıplak ayaklı bir çocuğa yaklaştı:

“Kağriye Camii siz biliyoğsunuz?”

Adamın lafı ağzında kaldı. Kovuklar arasından 8-10 çocuk birden fırlayarak koştular.

“Efendi amca ben tarif edeyim.”

“Müsyü onlar bilmez, ben anlatayım.”

“Sen sus be! Efendi benden sordu.”

Nihayet içlerinde en aklı başında görüneni güya izahat verdi:

“Şuradan sap, anlıyon mu? Sonra doğru al git. Önüne üç yol gelir, birincisine sapma.”

“Bak gördün mü yanlış anlatıyor. Müsyü sen birincisine sap.”

“Efendi beni dinle. Onlar numara yapıyor. Sen ikinci yola sap. Önüne bir yangın yeri gelir, doğru al git.”

Yabancı adam bu birbirini tutmayan tariflerden bir şey anlamayarak çekti gitti.

Kahvelerin önünde bir sürü ot arabası mola vermişler. Mezarlık içince mandalar güneşe karşı dinleniyor. Arada bir tenteli arabalarda hanımlar geçiyor. Bir tenteli araba da benim önüme çıktı.

“Hadi efendim Kazıklı! Götürelim mi?”

“Kazıklı neresi?”

“Nah şuracıkta! Bir gör de bak. Beğenilecek yer değilse paranı almam.”

“Kazıklı ha?”

“Siz adına bakmayın. Eski bir bağ imiş. Hâlâ da Kazıklı Bağ derler.”

“Kalabalık oluyor mu?”

“Nah böyle kum gibi! Ta Eyüp’ten, Silahtar’dan gelirler.”

Kasacası allem etti kallem etti bizi kandırdı, arabaya bindik. Meğer şuracıkta dediği yer bir çeyrek saatten fazla sürüyormuş. Fakat burası -adı kendinin olsun- sahiden güzel bir mesire imiş. Rüzgâr püfür püfür esiyor. Başınızı sağa çeviriyorsunuz Marmara sahilleri, hatta birer benek hâlinde Adalar… Yalnız az ilerisinin bu dünyada olmayanlarla meskûn olduğunu düşünmek içlere garip bir ezginlik vermiyor değil.

Ne hikmettir bilinmez en hoş manzaralı yerleri kendimize değil ölülerimize tahsis etmişizdir. Rumeli Hisarı, Karacaahmet, Edirnekapı, Eyüp sırtları ölülerden ziyade dirilere layık yerler değil mi?

***

Kazıklı Bağ’da teklif tekellüf yok. Herkes bildiği gibi bağdaş kurup yahut ağaç gölgesinde yan gelip keyif çatıyor. Bir taraftan gramofonlar işliyor, bir taraftan udlar tıngırdıyor ve diğer taraftan bunların tamamlayıcısı olan akcinli, Anadolu’nun bazı yerlerinde rakının bir adı da budur, evet akcinli meraklıları körpe salatalık turşusuyla çekiştiriyorlar.

Her şey iyi güzel. Yalnız nasıl anlatmalı? Kazıklı Bağ bu mevsimde bütün cumayı geçirmeye değer bir yer değil. Herkesin sahillere döküldüğü temmuz sıcaklarında ne bağ aranıyor ne dağ! Öyleyse gelecek hafta size Filurya için söz veriyorum. Buna da bir diyeceğiniz yok ya?


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Bağa gel bostana gel #37

Kazıklı Bağ, İstanbul’un bağları, Bağlarbaşı, akcinli, karacinli

05 Tem 2022

Şarap Sıhhat ve Kuvvet verir... Beyaz şarap - Kırmızı şarap İnhisarlar idaresi (Suavi 1942)

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR