Kıvılcım Kıran: 'Türkiye bir insan olsa travma sonrası stres bozukluğu yaşıyor olurdu'

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Kıvılcım Kıran, Türkiye’nin stresli gündemi altında kafası karışanlara psikoloji zaviyesinden bakan, şefkat üzerine düşünen ve çalışan bir klinik psikolog. Ona, stresin gündelik hayatımızın bir parçası hâline geldiği bu dönemde, Türkiye’nin ruh hâlini ve kendimizi bu çalkantılı süreçten nasıl çıkartabileceğimizi sorduk. Kıran, apolitikliğin insanları daha çok köşeye sıkıştırdığını hatırlatırken rutinlerle gündem arasında nasıl bir denge oluşturulabileceğini de anlatıyor ve ekliyor: “Türkiye bir insan olsa travma sonrası stres bozukluğu yaşıyor olurdu.”

Klinik ve örgütsel psikolog Kıvılcım Kıran
Her gün değişen gündem nedeniyle Türkiye’de sürekli stres altındayız. Çoğu zaman bir günde yaşadığımız travma, normalde uzun vadede atlatılması gereken olaylardan oluşuyor. Bu kadar stres ve yoğunlukla nasıl başa çıkabiliriz?
Bireysel iyilik hâli diye bir şey çok mümkün değil ya da şöyle ifade edelim, bireysel iyilik hâlimiz, içinde yaşadığımız toplumun hâlinden bağımsız değil. Arka planda olan bitenin bize muhakkak bir etkisi oluyor. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi, yaşayan canlıların ihtiyaç duyduğu güvenlik hâli. Biz her şeyden önce güvende olmak isteriz. Havamızın, suyumuzun, barınma ihtiyacımızın, yemeğimizin karşılanmasını, canımızın koruması isteriz. Bu beynin derinlerinden gelen istek ve ihtiyaçtır. Düşünerek yaptığımız bir şey değildir.
Bütün yaşayan canlılar zarardan kaçınmak, hayatlarını devam ettirmek ister. Tabii ki Türkiye’de arka planda yaşanan olaylar nedeniyle hepimizin hayatta kalma ve güvenlik sensörleri çok hassas. Bazen bunu anlatmak için şu metaforu kullanıyorum: Eskiden arabalara takılan alarm yanından geçerken bile öterdi. Türkiye’de yaşama hâlini biraz ona benzetiyorum. Arka planda sürekli patlamalar, saldırılar, cinayetler oluyor; mantıkla açıklanamayan kararlar alınıyor; zaten ekonomiyle, kural ve kanunlarla alakalı belirsizlik olduğu için insanlar güvenlik hissini yaşayamıyorlar.
Sürekli bir yarım kalmışlık ya da eksiklik hissi oluşmuyor mu?
Evet. "Adil dünya inancı" teorisine göre eden bulur; her kötü hareketin bir sonucu vardır; iyi, ahlaklı, düzgün insanlar günün sonunda mutlu olur. Katiller, hırsızlar, uğursuzlar cezalandırılır; buna inanırız. Toplumsal hayat bu inançla devam eder. Toplumsal sözleşme nedir? Biz birarada yaşayacağız, birbirimize iyi bakacağız, antisosyal davranışlarda bulunan, sana bana zarar veren insanları uygun bir şekilde cezalandıracağız, toplumu ve yaşamı korumaya devam edeceğiz; kural budur. Çok uzun süredir Türkiye'de insanlar böyle hissetmiyorlar. Bireysel durumumuz ne olursa olsun iyi hissetmememiz normal. Bazen insanlar kendilerine bir fanus yaratıyorlar, onun içinde yaşamaya çalışıyorlar. O da her zaman çalışan bir sistem değil. Çünkü bu da dışarıdan bir etkiyle çok hızlı patlatılabilir.
Son yıllarda insanların en çok kaygı yaşamasına neden olan meselelerden biri bu değil mi? Eskiden apolitik olan, kendi işine bakan insanlara zarar gelmeyeceği inancı vardı ama öyle bir noktaya geldik ki sistemin getirdiği olumsuzluklardan kaçmak eskisi gibi mümkün görünmüyor. Kazalar, cinayetler, depremler, tartışmalı yargı süreçleri vs. her kesimi etkiler hâle geldi.
Güvenlik denilen şeyin güçlü olanla yan yana gelmek olduğunu düşünen bir kesim vardı. Eğitim sistemi kötüleşince tavır şuydu, “Parası neyse veririm, çocuğumu özel okula gönderirim.” Para vererek okulla ilgili beklentileri, yani eğitim kalitesini, güvenliği, hijyeni satın almaya çalışıyorlardı. Kapalı bir komünite yaratmaya çalışıyorlardı.
Geçenlerde Cihangir’de bir toplantı düzenledik, insanlar "Gelirken biraz stres yaşadık" dediler. Çünkü Taksim metrosu her toplumsal olayda kapatılıyor. Bugün bir yerden bir yere gitmek bile güvenlik açığı hissi yaşatıyor. Güvenli bir alan yaratmaya çalışırken kendini toplumdan tecrit ediyorsun. Kendi küçük güvenli dünyanda yaşarken başka gruplar daha tehlikeli bir hâle gelmeye başlıyor çünkü bir yandan iletişimin de kopuyor.
Başka bir sorun da şu, biz aslında bu kadar nerede ne olduğunu bilmeye programlı değiliz. Elimdeki telefonla Artvin’de ne oldu, Bartın’da ne oldu, İzmir’de ne oldu her dakika izliyorum. Dünyada Gazze’yi görüyorum. Bütün bunları bilmek benim için çok fazla. Çünkü bir şey de yapamıyorum. Fakat sürekli bir ajitasyon içinde yaşıyorum, güvenlik algım sarsıyor. O aradığım güvenliği hayatımı küçülterek de satın alamıyorum.
Kendimi güvende hissedebilmek için artık ağaç kovuğunda yaşar hâle gelmem gerekiyor ama biz grup içinde yaşamaya programlıyız. Dolayısıyla sağlıklı ve güvenli komünitelere ihtiyacımız var. Bu birarada kalma hâli, isteği elbette sürekli farklı grupların acılarını yarıştıran, ayrıştırıcı kutuplaştırıcı “bunlar, şunlar, onlar” diliyle de zedeleniyor.
Yas tutamıyoruz
Grand Kartal Oteli’nde 78 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan yangının davası geçen haftaydı. Geçen hafta aynı zamanda 12 asker şehit oldu. Arka arkaya büyük travma yaratacak olaylar yaşıyoruz, kimi zaman yaşadıklarımızı da unutuyoruz. Bu yas hâliyle nasıl başa çıkılır?
Psikolojik sağlamlık ve iyi oluş hâlini çok anlatıyorum ben. "Türkiye, evlatlarına bir türlü huzur vermiyor" diyoruz ya, bir sunum hazırlarken geçen sene ne olduğunu hatırlamaya çalıştım. O kadar çok olay yaşamışız ki inanamadım. Ama yaşamışız. Bir keresinde Hollanda’ya gitmiştim, tomruklar yola saçılmış. Aynı haberi üç gün yayımladılar. O kadar algılayamadım ki her gün aynı olay tekrarlanıyor sandım.
Hazırladığım sunuma yerel seçimler, İstanbul Adliyesi saldırısı, Eylem Tok ve oğlu vakası diye başladım, Van kayyum krizi, hayvan katliamı, Zehra Kınık, teğmenler vakası, Narin Güran olayı, Yenidoğan skandalı, Ahmet Minguzzi, Grand Kartal yangını diye uzayıp gitti. Arkada dünyada da Filistin var, Trump’ın gelişi var, bir sürü farklı olay yaşanıyor. Bunların hepsi için üzülüyoruz, şaşırıyoruz. Türkiye’de sürekli sinir sistemimiz hopluyor, sonra sürekli nefes al, günlük hayata geri dön.
Bu zorluklarla başa çıkabilmek için bu yas süreçlerini çözümlenmesi, anlamlandırılması, suçluysa suçluların ceza alması, yeni düzenlemelerin yapılması toplumu sakinleştirir. Böylece kendi hayatlarına döner insanlar.
Grand Kartal Otel yangını bu anlamda önemli bir örnek mesela. Kimse sorumluluk almadı, herkes birbirini suçladı. Devlet insanları tatmin edecek bir açıklama yapamadı, bakan soruşturma açmadı. Herkesin yargıya güvensizliği var. Bunlar olduğu için insanlar isyan ve feveran hâlinde. Başka ülkelerde böyle olaylar olduğu zaman raporlar tutuluyor, önemler alınıyor, sorumlular cezalandırılıyor ve yasın tutulmasına bir alan açılıyor.
Biz bu olaylardan sonra adalet arayışı, öfke, korku, kaygı, hesap sorma duygu hâlinde bayağı uzun kalıyoruz. Halbuki böyle olaylardan sonra bireysel, toplumsal ritüeller olur, anma günleri yapılır. Bunlar yapıldıktan sonra kolektif travmamızın kolektif yasa dönüşmesi için alanlar, kanallar açılır toplumun içerisinde. Biz buraya gelemiyoruz. Yasın gerçekten de insanların ihtiyaçlarını giderecek şekilde tutulması mümkün olamıyor Türkiye’de.
Apolitiklik zarar veriyor
Sağlıklı bir hayat için en çok dile getirilen konuların başında stresi düzenlemek geliyor. Oysa biz sürekli bir olağanüstü hâlle yaşıyoruz, bu durumda “sağlıklı” olana yaklaşmak mümkün mü? Uyanır uyanmaz elimize telefon almak ve gündemi takip etmek pek çok insanın rutini.
Bu “hiperajitasyon” ya da “hipervijilans” diye bir durum yaratıyor hayatımızda. Bu nedir? Bizim temel davranışımız şudur, bir ev içinde bir yuva yaparız ve halka halka toplum ve mahalle içinde kendimizi güvende hissederiz. Güvende hissetmenin yolu da toplumsal sözleşmeler, kurallar, kanunlar, dünyanın belirli şekilde işleyeceğine dair inançtan geçer. Kendimizi bu toplumun bir parçası olarak görüp şöyle düşünürüz: “Bu topluma karşı ödevimi yerine getireceğim, toplum da bana karşı yükümlülüklerini yerine getirecek.”
Devlet mekanizması da bunun sağlayıcısı olur. Biz yetkimizi belirli sürelerde bu insanlara veriyoruz. 19 Mart süreciyle beraber, insanların ayağının altından devlet sözleşmesiyle ilgili halı çekilmiş oldu. Çünkü bugüne dek biz seçeceğiz, seçtiklerimiz bizi yönetecek fikri geçerliydi. Şimdi gündelik konuşmaların içine bile, “Arkada bilmediğimiz şeyler var” düşüncesi girmeye başladı. Komplo teorileri ortaya çıktı. “Bilmem kaç yıllık devlet aklı var, biz anlamayız, oyun içinde oyun var” denildi. Biz neden düz halk olarak oy verdiğimiz bu yapıların arka planda bizim anlayamadığımız şeyler yapıyor olmasını normalleştirip kabul edelim ki?
Şeffaf yönetime ilişkin beklenti tuzla buz oluyor. Distopik bir kültürün içinde yaşamaya başlıyoruz. Elin kolun bağlı, hiçbir kontrol mekanizması olmadan, bizim dışımızda yapılan şeylerin bize etkisini oturup bekliyoruz. Bunların hepsi güvenlikle alakalı. Güvenlik hissinin sağlam şekilde bozulması zaten travma yaratır. Travma, kendini koruyamama, olanlarla baş edememe, olan bitene tepki verememe hâlidir. Dışarı çıksam şimdi, birisi bana saldırsa ben onunla dövüşebilsem ya da biri beni korusa ben “Şükür, olması gereken oldu” derim. Eğer ben kendimi koruyamadıysam, kaçamadıysam büyük bir sıkıntı yaşamış olurum.
Biz şu an “Başımıza her an bir şey gelecek” hissiyle ve “Bir sonraki kim, başka ne olabilir?” soruları arasında yaşıyoruz. Bu da artık toplumsal sözleşmenin bozulduğunu ve onun yerine artık anlamadığımız başka kuralların geldiğini gösteriyor. Kural kitabı yok şu anda.
Çatışma, gerginlik ve inkar toplumun temel özellikleri hâline geldi. Bir grup hukuksuzluk var diyor, bir grup hukuksuzluk yok diyor. Bu çatışma ortamı içinde bir diyalog ortamı gelişebilir mi? Herkes bağırırken kim kimi duyacak?
Diyalogla ilgili problemi olan bir toplumuz. Bu olayların dışında da var bu sorunumuz. Bir kere akılcı değil, duygusal, çabuk yükselen, dürtüleri daha yüksek bir toplumuz. Çocuksu bir toplum olarak niteler psikiyatrlar. Siyasetçilere, bize hizmet etmesi gereken insanlar olarak değil, tâbi olduğumuz ebeveynler gibi bakarız. Kendi eşitimiz, seçtiğimiz ve bize hizmet etmesi gereken insanlar olarak görmeyiz. Reis, başkan gibi isimler takarız ve karizmatik liderlere bağlı kalırız. Bunu koyalım cebe.
Diyalog becerimiz çok zayıf, bunun tarihsel sebepleri de var. Şu andaki nedeni korku ve güvensizlik kültürü. Biz ve onlar ayrımı, güçlü olanlar, güçsüz olanlar ayrımı çok uzun süredir devam ediyor. Aşırı güçlenip diğerlerini ezmek gibi bir refleks de var. Farklı farklı mizaçlara göre kimisi yandaş diye niteleniyor, kimisi hiçbir şeye karışmamaya çalışıyor, kimi eyleme geçmek istiyor, öbürü sağduyuyla yaklaşmak istiyor. Sağduyuyla hareket edebilmemiz için rol modelleri görmemiz lazım. Rol modeli olacak insanlar da kendi kabuğuna çekiliyor. Apolitikliğin zarar verici hâle gelmesinin nedeni bu. Çünkü rol modele ihtiyacımız var.
Dolayısıyla bizim diyalog ortamımız zaten bozuk, tepedekiler yeterince iyi model olmuyorlar ya da olumsuz model oluyorlar. O yüzden kutuplaştırıcı dilin ne kadar zararlı olduğunu söylüyoruz. Mesela Adalet Bakanı Yılmaz Tunç “Ak Gençlik çok iyidir” dedi. Yalnız bir partinin gençlik kollarını övmek, geride kalan gençlerin kendini öteki hissetmesine, adalete güvenememesine yol açar.
Gençler sistemi döndürmek istemiyor
Gençler demişken, bu gerginlik ve çatışma ortamından gençler ve çocuklar nasıl etkileniyor?
Gençler başka yönetim görmediler. Bizim zamanımızda açık oturumlar olurdu televizyonda. Farklı siyasi görüşlerden insanlar yüz yüze otururlardı. Bugün böyle bir ortam yok. Yöneticiler yüksek sesle, kürsülerden, miting alanlarından sesleniyor. Siyasetçilerin biraraya gelişleri her seferinde bir olay oluyor. Cenazelerde, anmalarda, bayramlarda sürekli birbirlerini görmezden geliyorlar. Öyle bir hâl aldı ki bu, gençler artık “Demek ki ötekiyle bağ kurmak yanlış galiba” diye düşünmeye başladı.
Türkiye son yıllarda çok daha fazla içine kapandı. Dış dünyayla bağlantımızı koparan bir söylem içinde yaşıyoruz, o yüzden gençler bir karmaşa yaşıyorlar. “Almanya bizi kıskanıyor” deniliyor, Almanya’dan vize alamaz hâldeyiz. Bu çelişkiler kafa karışıklığı yaratıyor. Öte yandan da dünyaya açılmış durumdayız. Çok ikircikli ve zor bir durum.
Biz çocukken Avrupa’da Amerika’da ne olduğunun farkında değildik. Şu anda burada olanların da, dünyada olanların farkındayız. Bu tezat ve imkansızlık öfkeyi artırıyor. Jenerasyonlar arasında her zaman kopukluk olur ama şu anda o ayrım iyice ayyuka çıkmış durumda. Dolayısıyla da gençlerin ve çocukların hayatları da belki ilk defa bu kadar etkileniyor. Eğitim sistemi tamamen değişti, rekabet çok arttı. Bu jenerasyonun güvenceleri azaldı. Toplumu devam ettirecek istekleri de azaldı.
Çoğu genç evinden çıkamıyor, evlenmek istemiyor, iş bulamıyorlar, çocuklarını nereye okula göndereceklerini bilemiyorlar. Bunların hepsi ekonomiye ve sisteme duyulan güvensizlikten kaynaklanıyor. Toplumun sermayesi genç nüfusudur. Genç nüfusa güvenir her toplum. Alttan gelenin çarkı döndürmeye devam ettirmesi beklenir ama alttan gelen sistemi döndürmeye isteksiz şu anda. Güvenlik ve umut, iyimserlik olmadan, insan türü de devam etmek konusunda isteksiz olur zaten. Haz, canlılık, umut olmazsa neden yaşasın ki? Kendini sistemini koruma moduna alır, minimal yaşar.
Sakinlik pek çoğumuzun aradığı, ihtiyaç duyduğu bir şey. Bu yoğun gündem içinde nasıl kendimizi sakin tutabiliriz?
Durumu kötü bir şekilde anlattık ama dünyada sıkıntı yaşayan ilk nesil biz değiliz. Tarih savaşlarla, kötü yöneticilerle, hırslı insanlarla dolu. “Nasıl düzeliriz” sorusuna verilecek cevabın bir mikro, bir makro ölçeği var. Büyük travmatik şeyler olduğunda ve psikologlar “Sakinleşin” dediğinde insanlar “Biz sakinleşmek, normalleşmek istemiyoruz” diye tepki gösterir. Aslında demek istediğimiz de bu değildir. Aşırı yükselmiş bir sinir sistemi, hayatı devam ettirmeyi engeller. Bireysel ölçekte kendimizi regüle etmek, duygularımızı yön gösterici olarak belirleyip o yönde eyleme geçmek gerekir.
Tabii ki kötü şeyler için üzülme demek değildir bu. Sempatik aksiyona girmekle empati arasındaki farkı anlamamız gerekiyor. Empati bir başkasının başına gelen kötü şeyi anlayıp, ona yardım için istek duymaktır. Sempatik aksiyon ise, kuş gibi çırpınmaktır. Toplumsal yaşamın kurallarından biri de birinin başına gelen şeye yardım etmek, el uzatmaktır. Güçlü olan alan tutar. İyi olan kötü olanların elinden tutar.
Değişim için hareket gerekir
Günlük hayatını devam ettirenler de büyük tepki çekiyor bir yandan.
Ne yapalım? Alternatifimiz ne? Günlük hayatı devam ettirmek, olan biteni önemsememek değil ki. Sabah işe gideceksin, sonra gerekirse akşam eyleme katılacaksın; bağış yapacaksın, boykot yapacaksın. Hiçbir şey yapmamak ve günlük hayatına olduğu gibi devam etmekle deliler gibi kendini yerlere atmak arasında yapılabilecek bir sürü şey var.
Biz yaşananları siyah ya da beyaz diye algılıyoruz. “Herkesin sokaklara dökülmesi lazım” deniliyor ya, belki bu da bir noktada gerekebilir ama bu nihayetinde örgütlü bir mücadele, öyle değil mi? Onun için siyasilere baskı kuruyoruz.
Ben sokakta örgütlü mücadele görmüyorum. Tabii burada şunun da etkisi var, 80’li yıllardan itibaren devlet dediğimiz sistem, sistematik olarak sokakla bağımızı kesmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Sokak aslında halklara helal olan bir yerdir ama 80’li yıllardan itibaren o kanal çalışmasın diye sokakta olmak marjinalleştirildi. Her türlü yürüyüş, her türlü eylem, her türlü hak talebi sürekli terörizm, marjinalleşme, vandallık suçlamalarıyla karşılandı. Halbuki öyle değil, hak talebi sokakta yapılır. Hangi muktedir sokakta bir eylem olmadan harekete geçer ki?
Sokaktaki eylemi de örgütleyecek bir yapı gerekiyor. Şu anda yapılmaya çalışılan da bu. Çok otoriter bir rejimle karşı karşıyayız, bunu aşabilmek için de haneleri sağlam tutacağız, mentalleri sağlam tutacağız, ses çıkaracağız.
Günlük hayatı devam ettirmenin çok hassas bir dengesi vardır. Bir taraftan yeterince sağlam olabilmek için günlük hayatın rutinini devam ettirmek gerekir ama bir yandan da günlük hayatın rutini insanı yutar. Dolayısıyla da buralarda yutulmamak için “Benim değerlerim ne? Ben nasıl bir toplumda yaşamak istiyorum? Ben hangi hareketimle nasıl bir toplumun inşasına katkıda bulunuyorum ya da baltalıyorum?” diye düşünmek gerekir. Şu anda Türkiye böyle bir yol ayrımında. Toplumun her kesiminin takkeyi önüne koyup bir düşünmesi gerekiyor.
Bütün bunlarla sağlıklı bir şekilde başa çıkabilir miyiz?
Çıkabiliriz tabii. İnsan psikolojisi etkilenir ama bir taraftan da sağlam çözümler üretebilen bir türüz. Bu dünyayı, bu sistemi, bu devlet mekanizmasını, müziği, şiiri de biz yarattık. Bunun içinden çıkmak için değerlerimizi gözden geçirmemiz, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize, nasıl bir hayatı inşa etmek istediğimize dair düşünmemiz, buna odaklanmamız gerekir. Apolitik olmak en kötü seçenek. Onun dışında ne taraf olursa olsun bir tarafta politik olmak senin istediğin hayatı dizayn etme gücüdür.
Peki bu aralar siyasi gündem terapi odasına ne kadar yansıyor ya da yansıyor mu?
Yansıyor tabii. Tabii danışanın da getirmesi gerekiyor. Biz kontrol ediyoruz “Nasılsınız?” diyerek. Bazı danışanların gündemi olmuyor, bazılarının oluyor. Bir alan açmak gerekir buna. Ama şunu görüyoruz, Türkiye’de çoğu insanın hayata dair bir paniği, bir güvensizliği, bir kaygı hâli var. Farklı farklı kültürlerde yaşayan insanların da elbette kaygısı, depresyonu olabilir ama Türkiye’de insanlar çok iyi durumda değil.
Dünyada herkes koşuyor ama biz dik bir yokuşta koşmaya çalışıyoruz. Bunun hem fiziksel hem duygusal bedeli var. Stres bir yere kadar olumludur, güçtür ama bir yerden sonra insanı gerçekten de hem fiziksel hem duygusal olarak hasta eder. Dolayısıyla da bir parça zorluk, bir parça zorlanma hayatın kendi içinde normaldir ama Türkiye’de insanlar şu anda bir stres testine maruz kalıyor gibi. Radyasyonlu ortamda yaşayabilen hamamböceğine döndük, bu da gerçekten reva değil.
Patlamaya hazır bomba gibiyiz
Peki bu kadar gergin bir dönemin sonunda ne olur? Bu dönemin arkasından nasıl bir rahatlama yaşanır?
Böyle zorlanma durumlarından sonra eğer toplumun uzlaşacağı bir çözüm bulunursa "onarıcı dönem" dediğimiz süreç başlar. İnsanlar daha umutlu, daha istekli, daha katılımcı olurlar. Ama bunun böyle olabilmesi için farklı kesimlerden insanların uzlaşması gerekiyor. Dönemler illaki geçer ama sonrasında beraber yaşama kültürümüze ne olacak? Hangi şartlarda yaşanacak? Rövanşist, birbirini hırpalayıcı, intikam alıcı bir yaklaşım hiçbir zaman iyilik getirmez. Bunun sonunda zarar görülür.
Gerginliğin bu kadar yükselmesinin bedelini tarihte de ödedik.
Oldukça tehlikeli. Patlamaya hazır bir bomba gibi üzerinde oturuyoruz ve patlamaya hazır bir bombayız.
Türkiye bir insan olsa psikolojisini nasıl tanımlardınız?
Şu an durumumuz tam travma sonrası stres bozukluğu. Algısı bozulmuş, tehlike algısı artmış, travma sonrası stres bozukluğu içinde bazen çökkün, bazen aşırı ajite hisseden bir hâldeyiz. Akıllı yetişkinler gibi değil, küçük çocuk refleksiyle hareket ediyoruz. Kendimiz için daha akılcı ve pragmatik düşünebilmemiz gerekiyor.
Biraz şefkate de ihtiyacımız var değil mi?
Şefkat aslında acıya karşı bir duyarlılık ve onu gidermek için eyleme geçmektir. Eylem yoksa şefkat de yoktur. Herkesin acısını görmek ve ona uygun eylemleri yapmaktır. Toplumsal anlamda şefkat nasıl olur? Kurallar, kanunlar, sistemler, demokrasi, hak, hukuk, adalet dediğimiz şeylerle olur. Şefkate ihtiyacı olan bir toplumun herkesin acı çektiğini anlaması ve herkes için kabul edilebilir eylemlere geçmesi gerekir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





