
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Nüfus sorunu, 18'inci yüzyıla kadar bütün dünyada en temel dertlerden biriydi. O dönemlerde esas problem nüfusun azlığıydı. Toplumsal refah ve gelirin tarıma dayalı olduğu modern-öncesi dönemde toprağı ekip biçecek yeterli sayıda elin olmaması erk sahiplerini kaygılandırırdı. Çünkü bu sadece vergilerin azalması ve ekonomik kriz demek değildi. Az nüfus aynı zamanda kıtlık, açlık, salgın ve ayaklanma anlamına gelirdi.
Nüfus, modern dönemde de sorun olarak görülmeye devam etti ama bambaşka bir biçimde. Bu kez nüfusun az değil, çok olması bir sorundu. 16'ncı yüzyılda Amerika kıtasının Avrupa ekonomisine eklemlenmesi ve kapitalist pazar ilişkilerinin yaygınlaşması hem tarım üretiminde hem de gıda çeşitliliğinde artışların önünü açtı. Yüzlerce yıldır aynı düzeylerde kalan ve hatta 14'üncü yüzyılda Kara Veba'nın etkisiyle gerileyen dünya nüfusu bu dönemde yavaş yavaş artmaya başladı. Özellikle 18'inci yüzyıldan itibaren tıp alanındaki gelişmelerle bu yavaş ama istikrarlı artış birden hızlandı. Nüfusa bakışı tamamen tepetakla eden şey, artıştan çok artışın bu muazzam hızı olmuştu. O zamana kadar azlığından korktuğumuz nüfusun artık çokluğundan korkar hâle geldik.
Bazı güçlü imajlar ve metaforlar, yanlışlanmış teorilere dayansalar dahi düşüncemizi şekillendirmeye devam eder. Nüfus korkusunu ilk formüle edenlerden biri, hepimizin bildiği gibi Thomas Malthus’tu. 1798’de yazdığı Nüfusun İlkeleri Üzerine Bir Deneme’de (Essay on the Principle of Population) Malthus her 25 yılda nüfusun iki katına çıkarak geometrik olarak artacağını buna karşın tarımsal üretimin aritmetik olarak büyüyeceğini vazetti. Nüfus ve kaynaklar arasında büyüyecek olan fark, kıtlık ve büyük felaketler anlamına gelecekti. Mathus’a göre ancak doğum oranlarının düşmesiyle ya da açlık ve savaşlarla fark azalacak ve tekrar denge sağlanabilecekti.

Kaynak: Malthus, Essay on the Principle of Population, Tablo 1, S243
Malthus'un teorisi çok kısa bir zamanda yanlışlandı. Sanayileşme ve teknolojik gelişmeler her alanda üretimi artırarak kıt kaynakları çoğalttı; refahın hızla büyüdüğü ülkeler başta olmak üzere nüfus artış hızı yavaşladı ve hatta durdu. Bütün bunlar olurken Malthus da çok eleştirildi ama öte yandan aritmetik büyümeyle geometrik büyümenin kısa zamanda yaratacağı uçurumun görseli bize miras kaldı. Nüfus artışı kendi başına bir sorun olarak ele alınmaya, Malthusçu yaklaşım farklı biçimlerde karşımıza çıkmaya devam etti. Örneğin, 1968’de Stanford Üniversitesi’nde Biyoloji Profesörü Paul Ehrlich, Nüfus Bombası (Population Bomb) kitabını yazdığında Amerika'da gelecek on yıllarda milyonlarca insanın açlıktan öleceğini ilan edecekti. Ehrlich’in de korkuları boşa çıktı ve öngörüleri yanlışlandı ama nüfusu patlamaya hazır (hatta patlayan) bir bomba olarak düşünmemize yol açan metaforu bizimle kaldı.

Bu kuvvetli korkularımızı bir kenara bırakırsak ve dünya nüfusuna sadece büyüme üzerinden bir "bomba" olarak bakmak yerine "Nasıl bir nüfus?" diye bakarsak neler görürüz? Burada güncel ve sonuçları itibarıyla hayati iki eğilim karşımıza çıkıyor: Dünya nüfusu yaşlanıyor ve şehirlileşiyor. Her iki dinamik de büyük dengesizlikleri ve orantısızlıkları içinde barındırıyor. Nüfusla ilgili meselelere buradan yaklaşmak çok daha kafa açıcı ve çözüm düşünmek için yol gösterici olabilir. Deneyelim...
Dünya yaşlanırken Afrika gençleşiyor
Birleşmiş Milletler’in raporuna göre, 2018 yılında, tarihte ilk kez 65 yaş ve üzeri nüfus, 5 yaş ve altı çocukları geride bıraktı. Yani dünya nüfusu hızla yaşlanıyor. 2019'da 143 milyon olan 80 yaş üstü insan sayısının 2050'de 426 milyona çıkacak. 2050 yılına kadar dünyada her altı kişiden birinin, Avrupa ve Kuzey Amerika'daysa her dört kişiden birinin 65 yaşın üzerinde olması bekleniyor. Giderek yaşlanan Avrupa ve Kuzey Amerika'da bu durumun çok ciddi ekonomik ve toplumsal sonuçları olacak. Örneğin, bakım ve sağlık ekonomisi çok daha önemli bir hâle gelecek, sosyal politikaların siyasi tartışmalardaki ağırlığı daha da artacak. Aşağıdaki tabloda kıtalar bazında genel yaşlılık trendlerini görebilirsiniz.

Kaynak: Birleşmiş Milletler, World Population Ageing 2019 Raporu, s. 5.

Kaynak: Birleşmiş Milletler, World Population Prospects Highlights, 2019.
Afrika ise tam tersine genç bir kıta. Özellikle Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya ile karşılaştırıldığında bu durum iyiden iyiye netleşiyor. Avrupa vatandaşlarının sadece %27'sine kıyasla, Sahra-altı Afrika vatandaşlarının yaklaşık %60'ı 25 yaşın altında. Sahra-altı Afrika genelinde medyan yaş 18, Kuzey Amerika'da 35, Japonya'da 47'nci dünyanın en genç 20 ülkesinden 19'u Afrika'dan. Örneğin bu ülkelerden biri olan Nijerya'nın nüfusunun %42'si 14 yaş altında.
Bu durum özellikle muhafazakâr Batı ülkelerinin vatandaşlarını oldukça kaygılandırıyor. İklim değişikliğine bağlı olarak artacak tarımsal ve ekonomik problemlerle Afrika'dan büyük göç akınları bekleyen Avrupa devletleri bunu engellemek için özellikle Kuzey Afrika'da şimdiden çok yoğun askerî önlemler almış durumdalar. Bu konuyu daha önceki bir yazıda ayrıntılı tartışmıştık: İnsansız keşif uçakları, sınır çitleri ve tarama istasyonlarıyla küresel güvenlik endüstrisinin en büyük yatırım alanlarından biri Afrika çölleri. Bir yandan da mültecileri daha denize ulaşmadan durdurmaları ve kamplarda tutmaları için Libya, Mısır, Çat, Nijer gibi ülkelerdeki yoz yönetimlere aktarılan milyonlarca avro var. Güncel politik tartışmalarda bu konu sık sık gündeme geliyor elbette. Öyle ki daha liberal yayınlardan New York Times’da bile genç nüfus bir tehdit olarak resmediliyor kimi zaman: "Küresel ekonomiye daha fazla baskı uygulayan, siyasi huzursuzluk yaratan, kitlesel göçü teşvik eden ve evlilikten internet erişimine ve şehirlerin büyümesine kadar her şey için derin sonuçlar doğuran şey, gençlik patlaması. Zamanımızın sözü şu olabilir: gençlere dikkat et, yoksa yaşlılığında sana sorun çıkarabilirler."

Kaynak: Birleşmiş Milletler, World Population Prospects Highlights, 2019.
Hâlbuki ırkçı ve Batı merkezli önyargılar bir kenara bırakılırsa gençlere ve gençlere ev sahipliği yapan Afrika ülkelerine pekâlâ başka türlü yaklaşmak da mümkün. Bırakın işin sosyal adaletle ya da tarihsel tazminatlarla (sömürgecilik ve emperyalizm dönemlerinin içerdiği büyük talana karşılık!) ilgili kısmını, meseleye salt ekonomik açıdan yaklaştığınızda bile manzara çok farklı değerlendirilebilir. Örneğin, McKinsey Global Institute tarafından 2016'da hazırlanan rapora göre 2010-2015 arasında Afrika ülkeleri ortalama %4.4 büyümüşler. Yine aynı raporda kentleşme, teknolojik dönüşüm ve doğal kaynaklara bağlı olarak kıtanın ekonomik potansiyelinin hayli yüksek olduğu belirtiliyor.
Yaşlanan dünyaya ve bu süreçte Afrika’nın özgün konumuna dair düşünürken gazeteci Trish Lorenz’in çalışmaları oldukça yol gösterici oldu. Lorenz, bu yılın The Nine Dots Prize makale ödülünü kazanmış. The Nine Dots Prize, her sene dünyanın boğuştuğu meselelerle ilgili bir soruya yanıt olarak yazılmış 3 bin kelimeyi geçmeyen makaleler arasında yapılan bir yarışma. Örneğin, Trish Lorenz The Nine Dots Prize’a gönderdiği makalesinde "Yaşlanan bir dünyada genç olmak ne anlama geliyor?" sorusunun cevabını aramış. Bu makaleler aynı zamanda bir araştırma gündemi ve kitap iskeleti şeklinde de düşünülebilir. Çünkü yarışmanın kazanımları arasında hatırı sayılır bir para ödülünün yanı sıra makaleyi temel alarak hazırlanacak kitabın Cambridge University Press tarafından basılması da var. Dolayısıyla başta Nijerya olmak üzere Afrika’da gençlerin toplumsal ve kültürel hayata katkılarını ve düşüncelerini Trish Lorenz’in yeni kitabında daha ayrıntılı olarak okuyabileceğiz. Bu arada Lorenz’in çalışmaları ilginizi çektiyse önceki yazılarımızda andığımız Thoughtlines podcast serisinde Trish Lorenz’le yapılmış bir programı dinleyebilirsiniz.
Nüfus oburu megaşehirler
Sosyal bilimcilerin yazım dili sayılarla ve olgularla beslenen, soğukça, biraz da kuru bir dildir; ama bazen keskin gözlem ve değerlendirmelerini iyi bir anlatımla birleştirenler de çıkar. Onlar için sosyal olguları ve örüntüleri çarpıcı biçimde aktarmada daha başarılıdırlar diyebiliriz. Tır şoförlüğü, mezbaha işçiliği ve siyasi eylemciliği de içeren sıra dışı bir akademisyen kariyerine sahip Mike Davis’i bunların arasında sayabiliriz. Davis’in 2004 yılında yayımlanan, daha sonra aynı isimle bir kitaba dönüşen ve çok ilgi gören Gecekondular Gezegeni makalesinin etkileyici bir açılış paragrafı vardır:
Seneye bir zaman Lagos’un gecekondu mahallesi Ajegungle’de bir kadın doğuracak, batı Java’da bir genç adam Jakarta’nın parıltılı ışıklarına doğru gitmek üzere köyünden kaçacak, bir çiftçi fakirleşmiş ailesini Lima’nın pueblo jovenes’lerinden birine taşıyacak. Olayın tam olarak ne olacağı önemsiz ve kimse farkına varmadan da geçip gidecek. Ama “olay” insanlık tarihinde bir dönüm noktası teşkil edecek. İlk kez kentsel nüfus kırsal nüfusu geçecek.
Tam da Davis’in işaret ettiği gibi çok muhtemelen tekil, sıradan ve önemsiz bir olayın içine gömülü hâlde bu büyük dönüşüm 2009 yılında yaşandı. Yani dünya tarihinde ilk defa şehirlerde yaşayan insanların sayısı köylerde yaşayanlarınkini aştı. Peki bu olay neden bu kadar önemliydi? Hatırlayalım...
Öncelikle yaklaşık 9 bin 500 yıl önce ilk şehirlerin kurulmasından bu yana dünya, insanların ezici çoğunluğunun kırsalda yaşadığı bir yer olageldi. 1500'lerde dünya nüfusunun sadece %6’sı şehirlerde yaşıyordu. Şehirleşme oranı yüzyıllarca fazla bir değişim göstermedi ve 18'inci yüzyılın ortalarına kadar da durum böyle devam etti. Yani şehirleşme oranı insanlık tarihinin çok büyük bir bölümünde hem düşük hem de sabit kaldı.
1750’den sonra ise sanayileşme ve ticarileşmenin artmasına paralel olarak şehirlerde yaşayanların sayısında yavaş ama kararlı bir yükselme başladı. Altını çizelim tekrar: Kararlı olmasına kararlı bir artıştı bu ama şehirleşmenin hızı uzunca bir süre yavaş seyretti. 20'inci yüzyılın başında şehirleşme oranı ancak %12 seviyesindeydi. 1950’lerde şehirleşme oranı %30’a ulaştı ve 21'inci yüzyılın ilk on yılının sonunda, yani yaklaşık 9 bin 500 yıllık şehirleşme tarihinin son 10 yılında şehirlerde yaşayanların sayısı kırsalda yaşayanların sayısını geçebildi. Kısacası daha düne kadar dünyamız kırsal bir dünyaydı. Şehirlilik hem çok çok yeni hem de giderek daha da hızlı yaşanan bir gelişme. Tabii bu şehirleşme oranlarının küresel ortalamaları yansıttığını ve bölgesel farklılıkları hesaba almadığını da unutmamak gerekiyor. Başta Kuzey Amerika ve Avrupa’da olmak üzere tarihi çok eskilere giden şehirler de var, Asya ve Afrika’da olduğu gibi son 10-20 yılda nüfusları katlanarak büyüyen şehirler de...

Bugün dünya nüfusunun %55’i şehirlerde yaşıyor. Bu oranın 2050'de %68'e çıkacağı tahmin ediliyor. Hâlihazırda Kuzey Amerika ve Avrupa şehirli nüfusun %75’in üzerinde olduğu bölgeler olmakla beraber şehirleşmedeki bundan sonraki büyümenin %90'ının Afrika ve Asya'da olması bekleniyor. Şehirleşme oranlarındaki bu hızlanmaya katkıda bulunan en önemli üç ülke Çin, Hindistan ve Nijerya. Hatta Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’da bazı şehirler küçülüyor. Dolayısıyla, dünya şehirleşme tarihine daha başından beri damgasını vuran büyük coğrafi dengesizlik, yeni biçimler alarak ve şiddetlenerek sürmeye devam ediyor.

Dünyada şehirlerin büyümesi ve kalabalıklaşmasının rekor seviyelere ulaştığı bir dönemden geçiyoruz. Nüfusu 10 milyonu aşan yerleşim merkezleri artık megaşehirler olarak anılıyor. Bugün 33 tane var bunlardan. 37 milyonluk Tokyo, 29 milyonluk Yeni Delhi, 26 milyonluk Şanghay’la yarışan Mumbai, Lagos, Meksiko, Sao Paulo ve Pekin listenin başındaki megaşehirler. İstanbul da 16 milyonluk nüfusuyla bir megaşehir artık. Megaşehirlerin devasalığına ve kapsam alanının genişliğine dair şu veriler de oldukça çarpıcı: Birleşmiş Milletler demografları 2030’da megaşehir sayısının 43’e çıkacağını ve dünyadaki her 11 kişiden birinin buralarda oturacağını öngörüyor. Başka bir deyişle önümüzdeki yıllarda dünya nüfusunun yaklaşık %10’u 43 şehirde toplanacak.
Bütün bu rakamlar ve oranlar bize modern şehirleşme sürecinin ne kadar hızlı yaşandığını da gösteriyor. Koskoca insanlık tarihinde bir göz kırpışa tekabül edecek bir sürede kendimizi megaşehirler dünyasında bulduk. Megaşehirler, 2010’ların başında şehirler üzerine yapılmış çok kapsamlı ve önemli bir çalışmanın başlığına yansıdığı gibi “sonsuz” şehirler. (Endless City: The Urban Age Project by the London School of Economics and Deutsche Bank's Alfred Herrhausen Society, 2011)

Megaşehirlerde müthiş bir çeşitlilik yaşanıyor. Zenginliğin de sefaletin de her türlüsünü buralarda bulmak mümkün. Keza hijyenin ve pisliğin de. En modern/gösterişli binalar bu şehirlerde, ve tabii en derme çatma gecekondular da... Bir megaşehirle diğerini yan yana koymak da çok zor, tek ortaklıkları belki de çok ama çok sayıda insanı içlerinde barındırmaları (ya da kimi yerlerde barındıramamaları!). Altyapı, ulaşım, sağlık hizmetleri, iş imkânları, güvenlik, yeşil alana erişim gibi meselelerde çok büyük farklılıklar var megaşehirler arasında. Ama şurası kesin, şehirleşme küresel düzeyde dengesiz ve orantısız bir şekilde seyretmeye devam ediyor. Ya da Ahmet Kaya’nın söylediği gibi "nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça..."


Kaynak: Living in the Endless City, 2011 [Rakamlar biraz eski ama bugünün önde gelen megaşehirleri arasındaki çeşitliliği iyi yansıtıyor]
Bugünkü bültenimizin sonuna yaklaşırken megaşehirlerin arketipi hâline gelen Lagos özelinde George Packer’ın New Yorker yazısını hatırlamak önemli. 1950’de birkaç bin insanın yaşadığı Lagos, Packer’ın makalesini yayınladığı 2006’da dünyanın 6'ncı büyük kenti olmuş. 1950’den itibaren her yıl %6 oranında yani inanılmaz bir hızla büyüyen bu şehirde yaşanan kaosu, kaosun ürettiği sefaleti ve biçare hayatları anlattığı yazısını Packer, yerel bir yöneticiyle yaptığı söyleşiden alıntılarla bitirir. Bu yerel yönetici Lagos’u "yaklaşan bir felaket" olarak tanımlar ve şehrin artan nüfusunun yaşadığı fakirliğin ve ekonomik açmazın "patlamaya hazır bir bomba" olduğunu söyler ve ekler: "Ama biliyor musun, burada yaşanan deney başarısız olursa dünya bu başarısızlığın ağırlığını hissedecek." Packer ise bu alıntının üzerine şunu yazar:
Daha da karanlık bir olasılık var: O da dünyanın bu ağırlığı hiç mi hiç hissetmemesi. Asıl korkunç olan Lagos’un çöp toplayıcılarının ve sokak satıcılarının bizim hayatlarımızla hiç ama hiçbir ilişkisinin olmaması. Onlar makroekonominin dış çeperlerinde bir varoluş süpürmeye çalışıyorlar. Küreselleşmenin sert terimleriyle varlıkları artık süfli.
Zappa Zamanların geçen yılki kimi yazılarında da bahsetmiştik süfli hâle gelmiş ıskarta hayatlardan. Son iki yıldır bazı hayatların süfli kılınmasının ne anlama geldiğini somut biçimde gördük aslında. Afrika aşılama oranın en düşük olduğu kıta. Bir doz Covid-19 aşısı olabilmiş insanların oranı %19 bile değil. Lagos’u merak ediyorsanız Nijerya’da bir doz aşılanmış olanlar nüfusun sadece %9 kadarı. Küresel Kuzey’deki devletlerin, vatandaşları için aşıları stokladığı, çoğunun en 3 doz aşı olduğu ve onları aşı olmaya ikna etmek için milyonlarca dolar harcayıp taklalar attığı günümüzde, Afrika’daki bu aşılanma oranları bize Packer’in en karanlık senaryosunun gerçek olduğunu, yani Afrika’da yaşayan insanların küresel önceliklendirmeler içinde en dipte olduklarını, hatta bu sıralamanın dışına atıldıklarını, yani süflileştirildiklerini söylemiyor mu? Bu durumun bugün her anlamda içe içe geçmiş bir dünyada ne kadar vahim sonuçları olduğunu/olacağını söylemeye gerek yok herhâlde. Yoksulluk da salgınlar da savaşlar da sonuçları itibarıyla sınır tanımıyor, siz ne kadar duvarları yüksek örmeye çalışsanız da...
Başa dönecek olursak, esas meseleyi nüfus artışı ya da fazla nüfus sorunu olarak koymak önümüzü görmemizi engelliyor. Nüfus sorununa, demografik ve mekânsal dengeyi merkeze alarak, kaynakların adil paylaşımı konusunu unutmadan yaklaşmanın insana, doğaya, yeryüzüne çok daha faydalı olacağı açık. Doğanın kaynaklarının sonlu olduğunu ve bunları şimdiye dek yaptığımız gibi hoyratça kullanmaya devam etmenin sürdürülemez olduğunu biliyoruz. O anlamda Malthus’u, Avrupalı beyaz erkeğin bakışının belirlediği 18'inci yüzyıl düşünce dünyasının doğa ve dünyanın geri kalanı ile kurduğu kibirli, hükmedici ve araçsal ilişkinin ürettiği kendisine aşırı güvenli liberal düşünceye yönelik bir uyarı olarak kabul edebiliriz. İlla bir şeyden korkacaksak, Malthus’un önerdiği gibi nüfustan korkmak yerine, üretme ve dağıtma biçimlerimizin ve ilişkilerimizin kabul edegeldiğimiz halinden ve onların yol açtığı nüfusun ve kaynakların mekânsal, coğrafi ve yapısal dengesiz dağılımlarından korkalım.
Son bir not: Bu yazıda kullandığımız tahminler ve bunlara dayalı geliştirilen tablolar ve grafikler çoğu demografi çalışmasında olduğu gibi Birleşmiş Milletler’e ait. Çünkü Birleşmiş Milletler yıllardan beri bu alandaki neredeyse tek otorite. Ancak son yıllarda salgının da etkisiyle bu tahminlere baz teşkil eden doğurganlık, hastalık ve ölüm oranlarında yaşanan olası değişiklikler yüzünden gelecek projeksiyonlarının güvenilirliği oldukça tartışılır hâle geldi. Hatta dünyada kötüleşen ekonomik koşulların demografik açıdan geleceğin tahmin edilebilirliğini daha da azaltacağı söyleniyor. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla ortaya çıkan yeni siyasi dönemin, belirsizlikleri iyiden iyiye artıracağı da ortada. Bu alanda mevcut tartışmaları özetleyen ve Birleşmiş Milletler’e alternatif hesaplama/projeksiyon yöntemlerini tartışan oldukça güncel ve iyi bir yazı için tıklayınız.
Bu yazının hazırlanması sürecinde verdiği destek ve yönlendirmeler için Burak Şuşut’a çok teşekkür ederiz. Yazımızın başlığına karar verirken Adamlar’ın "Koca Yaşlı Şişko Dünya" şarkısından ilham aldık. Onlara da çok teşekkür ederiz.
Bitirirken her zamanki hatırlatmalarımızı yapalım: Bu bülteni çevrenize iletebilir, apos.to/n/zappa-zamanlar adresi üzerinden ücretsiz kayıt olmalarını söyleyebilirsiniz. [email protected] adresinden bize ulaşabilirsiniz, düşüncelerinizi, okuma ve dinleme önerilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz.
Herkese şimdiden iyi haftalar.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR



