Barınma krizi: Finans değil yaşam sorunu

Barınma krizi: Finans değil yaşam sorunu

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Volkan Altınok*

Geçtiğimiz iki yazıda kira göçünün olası etkilerine dikkat çekip,  bu “zorunlu göçün” bireylerde psikolojik; kentlerde sosyo-kültürel ve sandıkta da siyasi değişimler yaratacağı üzerinde durmuş, hem olguyu hem de olası etkilerini daha iyi anlayıp yönetebilmek için, göç eden aktörlerin kim, göçün nereden nereye olduğunun ve aynı şekilde yabancılara satılan ve el değiştiren konutların ne yoğunlukta olduğunun ölçülüp modellenmesi gerekliliğinin altını çizmiştim.  

Bir okurumuzdan “Kira göçü konusunda hep göç anlatmışsınız, peki artan kiralar boyutuyla ilgili çözüm öneriniz ne?” şeklinde bir yorum geldi. “Romantik sosyal bilimci gibi göç tartışmışsınız, hadi artık biraz realist, ciddi bir ekonomist gibi, ayakları yere basan 'kira' tartışalım” diye duyuyorum. 

Olguya dair kullandığımız tamlama “kira göçü” olduğu sürece; konunun “kira” olarak ele alınıp finansçı, ekonomist, konut üreticisi, emlakçı ve belki de istatistikçiler nezdinde enflasyon, stagilasyon, reel, nominal, faiz, inşaat maliyetleri ve kira çarpanı gibi kavramlara sıkıştırılarak tartışılması kaçınılmaz. Evet, enflasyon var, döviz arzı, kur sorunu hammaddenin artışı inşaat maliyetleri arttırdı, evet, sıfır ev fiyatları ve kiralar globalde de ülkemizde de arttı ama burada bu tartışmalara  “kira” odağında baktığımızda  konut, ev, barınma, yaşam meselelerini bir çırpıda atlayıp yine aynı oyunun içinde debelenir buluyoruz kendimizi…  

Mevcut piyasa koşullarında, enflasyon şahlanırken konut finansmanı modelleri üretmek ya da “yeni konut yapalım” - serbest piyasa kuralı, bir ürün azsa fiyatı artar, demek ki az konut var, biraz daha yapalım ucuzlasın-  demenin ötesine geçmiyor.  İki yaklaşımda da sorun olduğu aşikar; üretilen “en uygun” konut finansman modeli dahi orta gelir grubunun dahi ödeyemeyeceği şartlar sunuyor. (1 milyon TL ev kredisi, aylık 14 bin TL geri ödeme üst gelir grubunun 3. konutunu almasını sağlarken evsiz kimseyi ilk konut sahibi yapmıyor) Kamu arazilerine, altyapı, nüfus baskısı vs düşünülmeden ( ya da sandığımızdan ince garrymandering hesapları yapılarak ) kararnameler ile imar izni verilip yeni konutlar yapılırken, sadece İstanbul’da 1 milyon 800 bin konutun boş olması (IPA konut raporu)  fiyatı yükselsin diye domatesleri denize dökmekten farksız.   

Çözüm önerisi sunma noktasında, domatesleri denize dökmeyin demekten ileri gidemiyorum. Yine de “Konuta rant değil hak temelli yaklaşmak, dolayısıyla konuyu finans kapital ekseninden çıkarıp “barınma hakkı” odağında tartışmak, sonrası için de kamu, yerel yönetimler, konut üreticileri, sivil toplum, akademi ve kiracılarla veriye dayalı, katılımcı planlamalar yapmak” gibi öneriler sunabilirim;  ama karar vericiler sermayenin kayığına binip bu kadar uzaklaşmışken kıyıdan bu sözlerin ne kadar duyulacağını öngöremiyorum.  Asırlardır tam da bu konu hakkında uyarı çakarları çakan Marks, Engels, LeFebvre, Harvey, Castells gibi koskocaman deniz fenerlerini görmezden gelenlerin; bu önerileri de duymayacağı aşikar ama tabi kayık batınca da tamir masraflarını bize yüklemekten geri durmayacaklar.  Aslında, her şeyden önce kira göçü gibi bir sorunu üreten sistemin, değişmeden, kendi içinde bu probleme kalıcı bir çözüm üretilebileceğini düşünmüyorum.  Serinin bu son yazısında toparlama mahiyetinde konuya dair konuşulanları deşifre edip, çözüm önerilerini de serdikten sonra izninizle biraz hayal kuracağım…  

Biraz mıntıka temizliği yaparak başlayalım;  “Kira” göçü dediğimiz konuda aslında göç eden kiracı; kiracı göçünün temel nedeni de konut krizi. Konut krizinin olma nedeni ülkede az konut olması değil, konutun bir yatırım aracı olması. “Daire kirası, ev kirası, konut kirası” gibi tamlamalarda sözü geçen kira aslında “evi” imliyor.  Herkesin farklı anlamlar atfettiği bu “başımızı sokacağımız”, “dört başı mamur” mekana dair  en derli toplu tanımı Marcuse ve Madden yapmış:  “Ev içinde oturanlar için toplumsal yeniden üretimin esas alanı; kiracı için hayatlarındaki en büyük ekonomik yük;  ev sahibi için refah, statü, kâr ya da kontrol kaynağı; onu inşa eden, yöneten ve sürekliliğini sağlayanlar için “iş”, finanse edenler için gelir, alıp satanlar içinse spekülatif kazanç anlamına gelmekte; ev devletler için aynı anda vergi geliri kaynağı ve vergi harcamalarının bir unsuru, kentlerin yapısı ve işleyişleri içinse temel bir öğedir” Marcuse & Madden (2021)

Burada değinilmemiş bir unsur olarak “ev sahibi olmanın türün devamına katkısı” konusunda bir alt başlık açmak isterim. Evlilik programlarında yaşını başını almış damat adaylarının gerine gerine barajını yapmış ve dişisini bekleyen bir kunduz gibi “Evim var!” “Kendi evim!” “EV BENİM EVİM BİZZAT KENDİMİN!” deyişini akıllara getirmek isterim. Ev sahibi olmak kimileri için cinsel seçilimde de öne geçme anlamına geliyor olabilir. Konuya dair kavrayışımızı kira denen soyut rakamdan, insan gerçekliğine aldıysak devam edelim. 

 “Barın(ama)ma” sorunu aslında dar gelirli için hep vardı, aktif çalışma hayatının yarısı ya da dörtte üçünde “kirasını ödemek” için çalışan orta sınıf, artık tüm maaşıyla da ödeyemeyeceği kiralarla karşılaşınca konu gündeme taşındı.  Kira göçü hakkında ilk haberlerin  “Kira göçü: Memurlar, kıyı kesimlere ve metropollere tayin olmak istemiyorlar” başlıkları,  şu klasik “tılsım peşinde filmleri”ndeki  “Yerliler daha fazla ilerlemek istemiyor” repliklerini hatırlatıyor.  En az risk alan, kamusal hizmetlerin asıl sağlayıcısı ve en “garantici” kesim olan; sabit gelirli memurlar eskiden torpille tanıdıkla gelmek istedikleri metropol ve kıyı kesimlere yüksek kiralar yüzünden gelmek istemiyorlardı.  Söz konusu öğrenci değil, işçi değil memur ise sorun büyük demekti…  Konuya dair ilk refleksler  “Sektörler ne olacak?” ekseninde tartışıldı...  “Çalışansız kaldık, acaba yetişkin yurtları mı yapsak?” gibi çözüm önerileri gelmekte gecikmedi.   

Bu sözler  “insanlar barınamıyor” diye değil,  “Pazar diye bir canavar var, bu canavar metropolde oturuyor, işte onu yaşatmamız için, buna bakan - mavi, beyaz pembe, yeşil - fark etmez, “yakalı” çalışanı, (kısaca yeni prekarya diyelim) kutu kutu bir yerlere stoklayalım; aman hizmetler devam etsin” şeklinde okunuyor. Zaten kentin farklı noktalarında beton kutularda oturan, metal kutularla bir yerden bir yere gidip başka beton kutularda çalışan prekaryanın toplu halde bir yerde stoklanması, totoliter rejimlerin giriş çıkış saatlerinden, erkek kadın ayrımına, ne giyeceğinden, ne düşüneceğe kadar karışabileceği bulunmaz bir “panoptikon” deneyi anlamına geliyor. “Zaten Japonya gibi gelişmiş ülkelerde de var diye pazarlamaya çalışacakları bu yetişkin yurtlarını boşverin, direk Matrix’deki gibi insanların enerjilerini kabloyla emin, olsun bitsin… 

Bu konular tartışıladursun, kira göçüne dair kentte hizmetler aksamasın deyü “Tez elden TOKİ ucuz konutlar ürete” diye emir geldi. Markalı konut üreticisi gibi davranan,  ürettiği konutların %0.1 i gerçekten dar gelirliye yuva olan TOKİ yine konut üretecek… Peki ama nereye? “Orada altyapı uygun mu, trafik ne olacak, nüfus baskısını kaldırır mı, yüksek katlılar mahalle dokusunu bozar mı?” demeye kalmadan çözüm yine hazine arazisine imar ve kat izni vererek aranıyor:  “Kartal ilçemizdeki kamuya ait tam 29 bin 625 metrekare büyüklüğündeki arazi, Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan 3 Ağustos tarihli kararname ile 17 katlı yapılaşmaya açıldı.”  (Yapılacak konutlar gerçekten ihtiyaç sahibine mi, yatırımcıya mı, yabancıya mı yoksabelli bir partinin seçmenine mi kısmet olacak; izlenmesi anlamlı…)  Diğer yandan TÜİK verilerine göre 2002-2020 yılları arasında ülke genelinde 12,5 milyon yeni konut üretilmişken, ve özellikle büyük kentlerde, nicel olarak bir stok sorunu olduğu söylenemez." de denirken,  yani bunca ev boşken, neden bunca kiracı evsiz? Sorusu anlam kazanıyor. Kaybedenler klübündeki bir replik geliyor aklıma; “Bunca insan yalnızken, neden bunca insan yalnız?”  

Hollanda, İrlanda gibi ülkelerde boş duran, kiraya verilmeyen konutların kamu tarafından alınıp kiraya verilmesi zorunluluğu var. Aslında “ecdadımız”,  henüz konut bir üretim aracı değilken, tarlaların boş durmasına razı gelmemiş,  tımar sisteminde askerin, memurun maaşını ödeyen tarlalar üç sene boş kaldığında başkasına verilirmiş. Ülkede boş konutların değerlendirilmesi konusunda bir düzenleme yapmak; diğer yandan ikinci üçüncü ev sahipliğine daha yüksek vergiler getirip, bu vergilerle kirayı subvanise etmek iyi bir çözüm önerisi gibi duruyor. 

Diğer yandan; gerçekten sosyal konut üretilmesi; yani sosyal problem üreten değil, sosyal problemleri çözen konutlar üretmesi mümkün.  

Yazının tam burasında hayal kurma izni istiyorum. Sosyal konut illa Pruit İgloo yapı konutları gibi, kutu kutu, mutsuzluk üreten yapılar olmak zorunda değil.  Mekânsal olarak dışlanan başka bir tür insan yerleşkesi olarak kurgulanması da gerekmiyor. Çeşitliliği kucaklamayı ilke edinmiş planlamalara teşvik veren, farklı gelir grubundan öğrenci, ileri yaş, aile ve beyaz yakalı isteklerini aynı mekânsallıkta, bir arada çözmeyi hedefleyen tasarım ilkeleri “ev” algımızı emlak’tan “barınma hakkına evirebilir. 

Tabi ki kount üreticisinin bu toplumsal projeye sıcak bakması için teşvik ve vergi indirimi sunulmalı. (hayal kurarken bile kapitalisti incitmeme özeni…)  Geçilmeyen köprülerin ya da birilerinin 3. 4. evlerinin kur korumalı faizlerini nasılsa hep birlikte ödüyoruza, biraz da toplumsal projelere para haracalayım değil mi? Özetle,  büyük konut projeleri içerisinde dar ve orta gelirliye de konut tahsisi; öğrenci, memur, ileri yaş, engelli kotası ile sosyal konutları mekânsal olarak dağıtabilir. 

Tam burada ibremizi sosyal belediyecilik yaptığını iddia eden aktörlere çevirebiliriz: Her adayın seçim vaadi olarak dillendirdiği ama ne hikmetse göreve gelince asla yapamadığı “ada bazlı dönüşüm” doğru planlanırsa bu kent içi akışı ve toplumsal kutuplaşmayı azaltacak bir güce sahip.  Özellikle konut yaşının eski olduğu merkezi bölgelerde mekanla bağı koparmadan, oradaki insanların ihtiyaç ve isteklerine uygun konut tipi ve sosyal donatıları bir arada çözecek planlar öne çıkarılmalı. Aynı adada hem aile (2+1) hem üniversite öğrencisi, beyaz yakalı (1+1) hem mekanla bağ kurduracak ileri yaş gündüz bakım evi, kreş, terzi vs gibi fasiliteler, STK’lar ve küçük üretim alanlarına yer vermek; orta gelir ver dar gelirliyi aynı habitatta yaşatmak önemli bir paradigma değişimi olabilir. 

Bütün bunların olması için barınmanın hak olduğunu anlamak gerekiyor. 

Kent araştırmacısı*

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

Muhalefette Davutoğlu çatlağı, krizin çözümü

Yaşam tarzları ve siyasi tercihler

17 Ağu 2022

AA

YAZARLAR

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak